ACİL SERVİS



.
.
.
Güneş henüz doğmamıştı.
Hastahanenin bahçesinde kimse yoktu. Karadeniz’den gelen serin esintinin ağaç yapraklarını hışırdatmasından ve seherde ötmeye başlayan kuşların cıvıltılarından başka bir ses duyulmuyordu. Şehir ise saklandığı sükûnette, doğan gün için uğultu bestelerken; Acil Serviste hastalar sabahı, beyaz gömlekliler nöbetin bitmesini bekliyorlardı… Hayır, beklemiyorlardı; onlar hep oradaydılar ve zaman bölünerek ve adeta bir lastik gibi uzayıp kısalarak, herkesi bir yerlere sürüklüyordu…
Sükûta anîden (aşina) bir ses düştü; cankurtaran (ambulans), ürperten ve fakat şifalı ve ümitli sesiyle süratle yaklaştı… Sedye, hasta, serum, müdahaleler…
__”Damar yolunu açalım… Evet, tamam.
__Şimdi ‘kombivent’ verelim; Tansiyonu aldık mı?
—Sakin olun hanımefendi! Korkulacak bir şey yok…”
         İzdihamın sükûnet olarak algılandığı yer acil servis! Ancak yanıltıcı bir sükûnet bu: bütün insanî hislerin iç içe harmanlandığı, temerküz ettiği/toplandığı bu sakinlik -duruma göre- bir feryada veya hayatı keşfetmenin sevincine dönüşebilir.
         Dışarıda kendi mecrasında zamanın sardığı hayat; burada incelir, çözülür, kopar ve düğümlenir… Acil servis -idrak eden için- hayatın nabzının sayıldığı yerdir. İnsanın, tanımadığı başka bir insana ‘insanî’ müdahalesidir acil serviste müşahede edilen. Nihayetinde bütün çabalar insana yardıma yönelik ve hayata dairdir.
         Burada hayat dokunulabilir bir şeydir! Aczin şuura yükseldiği bu mekânda, acil servis personeli ‘gafleti’ misafir edemeyecek kadar meşguldür. Teyakkuz hali burada o kadar iyi saklanmıştır ki, ancak acil vakıa bütün telaşı ile servise intikal edince kendini gösterir. Bu zuhur ise öyle sakin tezahür eder ki; fark edemezsiniz bile. Soğukkanlı ama süratli ve mahirane hareketlerle yapılması gereken yapılır.
 
         Burası insanı hayata bağlayan ipin/bağların aşikâr olduğu yer. İnsan; dış tesirlerle veya iç âleminde yaşadığı kırılmaların/sarsıntının tahribatı ile öyle bir hâle gelir ki,  vücut bir şeylerin iyi gitmediğinin işaretlerini verir. Hasar uzuvlarda/bedende ise iş nispeten kolaydır. Tıbbi müdahale, başarısını sadece bedene tasarruf ederek gösterebilir. ‘Psikosomatik’ tabir edilen rahatsızlıklarda bile -ki sebebi hissidir-, iğne/ ve ilaçla şuurun/idrakin neredeyse geçici iptali temin edilir.   Eğer asabî/hissî bir kırılmadan sonra ‘mahiyetini bilemediğiniz’ ruhunuz incinmişse yine acil servise düşer yolunuz; lâkin ilacınız kendi içinizdedir. Muhtevasında ‘muhabbet’ yazan bir tablet, şurup, ampul, serum… henüz üretilemedi! Karşınızda, sizi anlamaya ve yardımcı olmaya çalışan insanlar bulursunuz; bu da bir şeydir. Biliyoruz ki hayatı anlamlı kılan biraz da acılarımızdır. Şairin ifadesiyle: “bu âlemde gamsız âdem olmaz/onun için, gamsız olan âdem olmaz”
         Gün doğar, yükselir, zevale yaklaşır, akşam olur ve gece… Acil serviste zaman böyle tanımlanmaz. Orada zaman an’dır. Orada zaman hastadır ve mekân hayattır. Burada beklemenin ne manaya geldiğini en iyi şairler ifade eder: ”Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir / Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat” diyen şair uzayan/geçmeyen zamanı; ”Ne hasta bekler sabahı / Ne taze ölüyü mezar / Ne de şeytan bir günahı / Seni beklediğim kadar”(N.F.K) diyen şair ise, beklenene hasreti…
         Ve insan yüzleri, yüz ifadeleri… Yüzler maskesizdir burada, ifadeler samimi, insanîdir. Hasta yüzleri: önce endişeli, belki korku dolu ama ümitli; maddi imkânı/mevkii ne olursa olsun, aczini idrak ile canı verene tevekkül, tababeti temsil edenlere kendini teslim… Sonra rahatlama, hayatı fark etme, insana bürünme…
         Ve beyaz gömlekliler… Ev, aile, çocuk, özel/mahrem dünyalarını bir an için unutmuşçasına kendini işine yani ‘hayatı kurtarma vesilesi olmaya’ adamış güzel insanlar… Öyle ki başka bir yerde/zamanda birbirinden farklı düşünen değişik ilgileri olan bu insanlar, Acil Serviste bir tek şey için seferberdir: hasta, yani insan. Hasta veya hasta yakını olarak geldiğiniz bu serviste endişeden kurtulup evinize, işinize, uykunuza dönebilirsiniz. Ama beyaz gömlekliler hep oradadır. Siz sancılarınızı bırakıp, uykunuzu alıp gidersiniz; Onlar yeni sancılarla rahat uykuları mübadele için orada kalırlar. Esasen sağlık kuruluşlarında bu hep böyledir. Acil Servis ise bunun özetidir, bir tabloda resmedilmesidir.
         Oraya herkesin yolu düşebilir: bir cankurtarana yol vermeyen sürücünün de, beyaz gömleklileri sadece bir ücretli gibi görenlerin de… Çünkü Acil Servis mekân olarak belki hastanenin içindedir ama esasen hayatın içindedir. Sizin gibi…
         Kim bilir! Bir gün acil servise yolumuz düşer ve oradan ötelere yol buluruz; kıpırdayan dudaklarımızda şu mısralar:
“Garip geldik gideriz, rafa koy evi barkı!
Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı…”
Hastanenin önüne iki araba yanaştı.
Hayata tutunan bir hasta, yakınlarının yardımı ve ihtimamla arabaya bindirildi. Acil servisin önünden ayrılan araba, içinde tebessüm ederek şakalaşan insanlarla şehrin içine doğru uzaklaştı…  Başka bir kapının önünde ise, arabaya bir tabut yerleştiriliyordu. Araba, içinde hıçkıran gözü yaşlı insanlarla, ‘morg’ yazan kapıdan uzaklaşarak şehrin dışına yöneldi… Hastanenin içinde ‘doğumhane’den bir bebek ağlaması duyuldu, duyanlar gülümsedi.  İki araba da uzaklaşmıştı.
 
(Bu yazı Ünye Devlet hastanesi Acil Serviste 24 saat’lik müşahade/gözlemin sonrası kaleme alınmıştır.)
*Berceste dergisi/ 52.sayı-ekim 2006
 
*tss dergisi sayı 16 (2008)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir