GÜNLÜK


.
.
.

 Günce     

Yaşadıklarımı anlamlandırmaya, hayatı anlamaya çalışıyorum.

Anlama çabasının ötesinde daha başka bir şey bu, yerimi anlamaya çalışmak gibi! Yerimi yani tutunduğum gerçekliği ya da tutunamamayı, bir şeylerin, günlük yaşantıyı oluşturan şeylerin birbiri ile uyum veya tezadını, çelişkilerimi, direnme ve teslimimi, pek çok şeyi bir arada düşünüyorum. Düşünüyorum da denemez, düşünmeye çalışıyorum.

Fark ettim ki yıllardır bir çelişkinin içindeyim. Zihnimde inşa ettiğim tasavvura dayanan muhayyel dünyam ile gerçek dünya arasında tenha bir “kurtarılmış” alanda yaşıyorum. Düşüncelerimin, duygularımın ikliminde yaşadığım bu tenhadan çıkmayı sevmesem de dışımdaki hayat beni kendi meydanına çekiyor. Günlük yaşantımız görünür olan bu meydanda tezahür ediyor zaten. Oysa insanı bir tekdüzeliğe, sıradanlığa hatta modern köleliğe mahkûm eden bir zemin bu; çağdaş ve kirli…

Bana göre kirletilmiş çağın bu kirli zemininde yaşamak zorundayız. Güya yaşıyoruz lakin açmazımız da tam burada başlıyor. Günübirlik yaşantımızda, sosyal münasebetlerde, yüklendiğimiz rol modellerde iki dünya arasında kalmış gibi oluyorum. Kendi dünyamdan bakıyorum her şeye ve bir çocuk gibi acı çekiyorum. Zemini tanzim edecek imkâna sahip olmadığımız gibi zemini terk etmemiz kolay görünmüyor. Bu zeminde kendime rağmen var oluyorum. Günün ifadesi ile özgür değiliz hiç birimiz. Bir anlamda özgürlük bedel istiyor. Zeminin dışına çıkmanızla mümkün huzur ancak bu kaçış hayatın dışına çıkmakla eşanlamlı; kaçamıyorsunuz. Her meseleye bir şair gibi bakıyorsunuz, tepki veriyorsunuz ve dolayısıyla gittikçe yalnızlaşıyorsunuz. Öte yandan bu duruşunuz size içten içe bir zafer zevki tattırsa bile görünür olduğunuz zeminde yenilgiler alıyorsunuz.

Şüphesiz yaşadığımız hayat bir roman değil. Gerçeğin zemini sert, gerçeğin kendisi de. İnsan ilişkileri insana rağmen tezahür ediyor bu zeminde. Hesaplar yapılıyor, menfaatler dikkate alınıyor; ahlakîlik sadece “retorik” bir “söylem” olarak kayıtlara geçiyor. Dostluklar, arkadaşlıklar, ağabeylik-kardeşlik sözlükte anlamını bulan ama bu zeminde tüketilmiş kavramlar. Bu kavramları bu zeminde asli manasıyla temsil etmenin karşılığı bir çocuk gibi kandırılmaktır. Şair ise hiç büyümeyen bir çocuktur…

İçim diyor ki: büyümek istemiyorum, kandırın beni. Yaralarımı sararak şaşırtın, utandırın beni. Yok, bir kâbus ise gördüğüm, uyandırın beni. Bu zehir idrakten arındırın, içinizde barındırın beni. Biliyorum, bir şey değişmeyecek. Bari bir adım daha atın usandırın beni ki yakayım gemileri… / Ocak 2013

 


           Yazmak ve yaz(a)mamak üzerine…

            Yazmanın ileri merhalesi, yaz(a)mamak olmalı diye düşünüyorum. Sözün ardından gelen sükût gibi…
           Yazamamaktan neyi kast ettiğimizi biraz açalım. Yazmayı, yaşamakla neredeyse eş anlamlı sayacak kadar kalemle hemhal olmuş birisi için artık yazmamak bir tercih olmasa gerekir. Yazmak, kişinin mahremiyetini gayrıya açmasıdır aynı zamanda. Mahremiyetini, yani kalbini ve kafasını… Başka bir ifadeyle, paylaşmak ya da varlığından haberdar kılmak başkalarını. Kendisini, kendisi olarak ifade etmek bir bakıma ve kendinde kalarak, muhite sarf-ı nazar ettiğinde görebildiklerini kelimelere yüklemek ve salmak söz denizine.

 

           Bazen, evet bazen, insan hayatta öylesine tenha kalıyor ki o zaman söz taşıyamıyor biriken anlamı. İçinizde biriken anlam sizi gâh uçurumlara sarkıtıyor gâh zirvelere kanatlandırıyor; kopuyorsunuz ve fakat kaçamıyorsunuz! Ne bu halet-i ruhîden ne de cemiyetten. Etrafınızda bulunanlar ki en yakınınız/da olsalar bile bazen ikliminizi yeterince kavrayamıyor, sizi anlayamıyorlar; muhabbetlerine rağmen. Belki size öyle geliyor. O zaman sözden yani ifade etmekten kaçıyorsunuz. Bir mahremiyet alanı inşa ediyor ve orada yaşıyorsunuz. Bu iyi bir durumdur belki ya da öyle olması gerektiğini düşünürken dışınızda bıraktığınız “şey”ler mütemadiyen duvarınızı dövüyor. İçinizde dahi rahat kalamıyorsunuz.

            Hayata müdahale etmeseniz de hayatınıza müdahale ediliyor ki bu kaçınılmaz bir şey. Etrafınız sizden sizi işitmek istiyor. Konuşarak, yazarak ve susarak sesleniyorsunuz ve fakat adeta dilinizi anlamıyorlar. Kelimeleriniz bile lügatte aynı olsa da cümlede değişiyor. Yoruluyorsunuz. Yazmakla maksadınız kendinizi ifade etmekse ve ifadeleriniz kelimelerini kaybetmiş kalabalığın uğultusunda yitiyorsa, susmak zorunda kalıyorsunuz. Oysa susmak daha derin bir ifade tarzı. Susmak derin bir yalnızlık ve susmak anlamanın eşiğininde kalakalmak …

            Yaz(a)mamak nefes almaktır ve yazmak nefesi vermek. Hayat da bir anlamda zaten nefes alıp vermekten ibaret değil mi…

         Aralık 2011

 NE HABER

Dönüp yazdıklarımı yeniden okuyorum.

Yaşadıklarımı yeniden yaşamak istediğim anlamına gelmeyen bir okuma bu. Dönüp izlerime bakıyorum. Aynadaki yüzümüz değil bizi en iyi anlatan, biliyorum. Yüzünü sadece aynada görebilecek bir yüzsüzlüğümüz ya da hangi yüzü taşıdığımıza dair bir şüphemiz de olmadı hiç. Yazmak yaşamaktı ve hayatın üzerimizdeki tasarrufu yazdıklarımızdaydı…

İnsan gittikçe sessizliği daha çok seviyor, belki bana öyle geliyor. Uğultuyu barındıran kalabalıkların bana öğretebileceği bir şey yok. Yine de her insan okunmaya değer bir kitap. Bir kararda kalmıyor halimiz. Mesela bir yönüyle tanıdığımız insan bizi şaşırtabiliyor. Şaşırıp kalıyorum! Dostluğu yeniden anlamlandırmaya çalışıyorum, yaralanmış arkadaşlıkların onarılması gerektiğini fark ediyorum. Yabancıyı yeniden tanımlıyorum. İnsanlar hakkında ne kadar yanılabiliyoruz! Kim bilir, insanları ne kadar yanıltıyoruz.

 

Yazdıklarımı dönüp yeniden okuyorum.

Yeni şeyler yazmıyorsam, bu sözümün arkasında olduğumu gösterir. Sesimi çoğaltmak sözümü derinleştirmez ya da susmam sesimi kaybettiğim anlamına gelmez. Kıymet hükümlerim itibariyle, iddiam, ret ve kabullerimle bir istasyon gibi yerimdeyim. Yanımdan gelip geçenlerin boşaltılmış beyinleri, tenhalaşmış yürekleri avucumda! Kendilerinden soyunup dünyayı yüklendiler; yükleri dillerinde, kalplerinde zikirdir artık: evdir, arabadır, makamdır, imkândır…

Yeniden okuyorum yazdıklarımı dönüp.

Dönmediğimi köşelerden, belki içimde kıvrılarak bir ırmak gibi aktığımı, yüreğimin buz tutmadığını hatta yangın yeri olduğunu fark ederek yalnızlığa sarınıp serinletiyorum içimi.

Buradayım… 10.10.2011

 

İsa YAR

www.isayar.com


.
 


 

    

“Görenin gördüğü, görünen değil”

Göz ardı edilemeyecek kadar göz önünde oldum ama göze batmadan, göze girmeden, göze gelmeden… Göz önünüzde olan suretimin arka planında, kendi yalnızlığında, bir ‘ben’ saklandı hep! Bu beni tanımadı hiç kimse; belki ben bile… Parça parça görüldü ve tanınmadı!

O şairâne yalnızlıkta inşa oldu ne olduysa ve dışı sıradan bir görünürlükle çeperlendi. Görenlerin ya da gördüğünü sananların gördüğü bu suretti; çoktan terk ettiğim bir suret…

Bu münzevî yalnızlık ne gariptir ki uğultulu/uyuşuk kalabalıklar içinde tecelli etti. Bir sureti gördünüz. Bu körlüktür. Bu çağın hastalığıdır…

İsa YAR


 

Günler geçerken

“aşk imiş her ne var âlemde” Fuzulî 

Günler geçerken,
           
Adına yaşamak dediğimiz her ne varsa ve hayatımızın meşgalesi içinde her ne ile iştigal ediyorsak edelim, şu yeryüzü maceramızın anlamını tam manasıyla ortaya koyamıyoruz. Hep bir şeyler eksik kalıyor. Okuduklarımız, görüp şahit olduklarımız, bilip tecrübî olarak öğrendiklerimiz idrakimizde her şeyi tanımlanabilir kılsa da; tanımlanmamış bir kifayetsizlik hep var. Hazzın ki bu hüzün de olabilir, müntehasını tadamadığımız gibi, elemin de derinliğine inemiyoruz. Bulanık, karışık bir hal…
           
Hakikat ölçülerimiz içinde bir hayat algımız var; istikametimizi belirleyen. Bu çerçevede oluşmuş kabullerimiz, retlerimiz, bir imtihan sırrıyla şuura yükselmiş bir iman’ın tezahürü her an’ımızda var. Bu iyi.  Sınırlarımızı bu şuur ve imanın, fikir ve hissiyatın mahdut ve malum ölçüleri içinde çizdiğimiz doğrudur. Bizi toplum içinde ima eden de budur. Lakin kendimizi bazen çok mu sınırlıyoruz diye sormuyor da değilim; kendimizi ve kendimize yakın bulduklarımızı.
           
Fıtrî, insanî ve tâbi olanın istikamet üzere ve hududu muhafazası ne kadar lazım ise, çok tâbi yahut masum insanî hallerin de tezahür edeceği bir alana ihtiyacı var. Kitabî malumat ile yani adeta dayatmayla yol almak yoruyor. Aşk ile yürümek varken.
          
Yoldan çıkmış ya da yolda olduğu halde yolun hakikatinden gafil kalabalıkların ‘ne derler’ sınırlamasıyla hazzımızı da hüznümüzü de saklıyoruz ama kalbi kandıramıyoruz. İç evimizde, içimizde mukim olanları dış nazarlardan nihan ediyoruz. O kadar ki içimizde mihman olanlar bile mihmandarlığımızı bilmiyor. Bilmelerini istemiyoruz. Adeta kendilerini iç evimizde misafir ediyor ve fakat suretlerini eşiğin dışında bırakıyoruz. Böylece yarısı bizde, yarısı kendilerinde kalıyor. Ne gidebiliyorlar, ne gelebiliyorlar. Biz de öyle. Böylece bu parçalanmış kalabalık mücessem bir yalnızlık oluyor. Git diyemiyoruz, kal diyemediğimiz gibi.
           
Leyla ve Mecnunun sevdası olsun, bir Allah dostunun aşk-ı hakikisi olsun, bizi cezb ediyor. Leyla ya da Mecnun olmak, derviş olmak geçmiyor aklımızdan. Böyle bir çabamız yok.
           
Çölden şehre, olduran yalnızlıktan öldüren kalabalığa kaçıyoruz. Kalabalıkların kalbi yok oysa. Acı çekiyoruz.
           
Kalabalık, birbirine acı çeken yüzlerle bakanların oluşturduğu kuyudur. Kalabalık, eleştiren, gözetleyen, sindiren, silen bir kör kuvvettir. İnsan ise, kalabalıktan/kabalıktan uzaklaşmadıkça gerçek sevgiyi öğrenemeyecek.
          
İnsan, önce kalabalığı içinden atmak zorunda…

İsa Yar

 

YOLDA OLMAK…

Neler saklamışım içime meğer…
Aynaya baktığımda göremediğim, göremeyeceğim!
Bir kahraman, bir korkak, bir çocuk hiç büyümeyen ve baba, evlat, adam, dost, yâr, ağyâr…
Sanki bir şehir inşa etmişim içimin tenhasında günün kentlerine benzemeyen; dar sokaklar, cumbalı evler, köşesinde bir mescid, arastasında çay içen erbab-ı sühan. 
İçime saklanmışım da önce ben unutmuşum kendimi kendimde…
Dışımda her şey adeta kırılan aynanın parçaları ve her parçada bir parçam; dağılmışım…
Kırklı yaşımın son dönemlerinde hâlâ “kitaplara kaçan” bir adam olmak…
Bir ramazan akşamı şimdi tenha sayılan ‘pelit park’ta şehre çöken geceyi hissetmeye çalışıyorum; şehre hâkim bu tepede masaların en köşede olanında çayımı yudumlarken. Aşağıda ve karşımda karanlığa bürünmüş deniz, sahil yolunun ışıklı çizgisi, gözlerden nihan olmuş beton binalarda geceye kör bakan ışıktan pencereler…
Masamın üzerinde bir-iki dergi ve birkaç kitap: “ruhun malzemeleri, Tahir Sami Bey’in özel hayatı, waldo sen neden burada değilsin, suskunlar”…

Dün, ramazanın bir gün öncesi Samsun’da “cibran”da tanışıp, bir ruh akrabalığı ile susup konuştuğumuz Nevzat’ı hatırlıyorum. Mekânın sahibi ve fakat gurbeti ve hüznü gözlerinde saklayan güzel bir adam… “ben kalabalıklardan tenhaya kaçan bir adamım; ama görüyorum ki tenha da hayli kalabalık” diyorum. Güzel gülüyor yani yaralı… Birkaç güzel adamla tanışıyoruz… Çıkardıkları “kent kültürü” dergisinin birkaç sayısını takdim ediyorlar, mekâna “berceste”yi bırakıyorum. Nevzat Onmuş, şiir ve yazılarımı mesela neden yedi iklim, dergah ve hece’ye göndermediğimi soruyor… Cibran görülesi bir mekân, şu bizim küllük’ün akrabası hani…

İçim dışıma çıkmıyor, dışım içimi örtmüyor…Ve içimde bir şair, yazar, tutunamamış bir adam…
“-Uğur! Bir çay daha…”
Gece sürüyor.

22.08.2009

 


Ayyüzlüm

 

Bir yüzün benim, bir yüzün annen…
Benzediğin kadar uzaksın bana.
Ne bensin, ne başkası; bu sensin.
Bu sen olmalısın.
Bir şey ancak kendisi olur, başkası olmaz.
En çok, benzeyebilirsin bir başkasına ya da başkası sana. Hepsi bu.
Kendimi sende aramıyorum, bunu öğrendim.
Kendini bende arama, bulamazsın; bende bulduğun seni, kendinde taşıyamazsın.
Bir başkasında olmamak kendinde olmaktır. Kendinde ve kendin ol.
Doğumunla anneni eksiltmedin, belki onu anneliğine yükselttin.
Ben sadece tuttum yumuk ellerinden, gözlerindeki gülümsemeye eşlik ettim, sildim gözyaşını.
Belki sevindim/üzüldüm seninle ama senin gibi değil, kendim gibi…
Muhakkak babam da böyleydi! 

Şimdi; canın yansa yanar canım.
Tebessümün yüzümü aydınlatır
Ve fakat ay da bulut da sen olursun, bana yansır hüznün, neşen… 


Demem o kiİnsanlar yalnızdır ve insan bir o kadar kalabalık…
Say ki kalabalık bir deryadır; sahili nere, adası nerde?
Onu sen bulacak, sen bileceksin.Yanında olamayabilirim.
Büyümek şudur: gözyaşını kendin sileceksin.
Herkesi kendine uzak, bu uzağı yakın bileceksin.
Ruhumuz gibi…
Ruhumuz bu gurbete atılalı beri, ötelerin hasretinde.
Burada yakınlık, ruha uzaklıktır.
Bir rüya teneffüsünde saklıdır vuslat.
Yeryüzü ne kadar geniş değil mi?
Yeryüzü ruha ne kadar dar!
Demem o ki
Bu işte bir hasretlik var.
Vuslat ötelerde, visal maverada, kavuşmak ebediyette…
Kendin ve kendinde ol.

Müstakim ol, muti ol…

 

Baban  

3/8/2009


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir