YANDI KİTAP DAĞLARIM


.
.
.
Üstad Necip Fazıl’ı yazmak müşkül, zor iş. Sanatı, fikirleri, hayatı hakkında çok şey yazıldı. Yazan da bilir ki, onu en iyi anlatan yazılarda yine de eksik bir şeyler vardır. ‘Hayatını bir gayeye vakfetmiş’ kahraman, kelimeleri dize getiren şair, yarınlarda daha iyi anlaşılabilecek bir deha, Hak aşığı-hakikat müdafii ve dava adamı…

“Sonuna kadar zirve, sonuna kadar derinlik… Boşluk bırakmadı ki doldurulsun” diyor Osman Yüksel. Üstadın şiiri, edebî kudreti, fikirleri, imanı ve mesajı hakkında değerlendirme yapmaktan imtina ederim. Erbabınca yapılan değerlendirmeler isabeti ölçüsünde, üstadın eserlerini okuma/anlama ameliyemize refakat edebilirler. Necip Fazıl’ı anlamak; şiirlerini ezberlemek, eserlerini okumak olmasa gerektir. Elbette okumadan anlaşılmaz ancak, onun imanını anlamadan sanatı, fikirleri ve çilesi bütünüyle kuşatılamaz. Onu büyük yapan, İslam’ı her türlü sapkın fikirlerden azade doğru tanıyan imanı, Türk’ün ruh köküne nüfuzu, mürşidi Esseyyid Abdulhakim Arvasi’ye bağlılığı ve bu bağlılığın ona kazandırdığı tasavvuf ahlakına dayalı edebiydi. 
Sonsuzluk kervanı, “peşinizde ben,
Üçayakla seken topal köpeğim!”
Bastığınız yeri taş taş öpeyim.
 
Üstadın eserleriyle, ciddi/şuurlu okumaya başladığım bir dönemde; on altı yaşında bir lise talebesi iken tanıştım. Yatılı okulda, okuma isteğimiz zaten bir tutkuya dönüşmüştü. 12 Eylüle üç yıl kala “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diyen sesle ‘Sakarya Türküsü’ söylüyorduk. Aynı dönemde  “Bu ülke su alan bir gemi” ikazını yapın C. Meriç, “murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmayı’ işaret ederken, daha çok entelektüel/akademik çevrelere hitap ediyordu; ancak, onu dinleyen de yine Necip Fazıl’ın takipçisi Anadolu alperenleriydi.
 
 Halimize bakıp muhasebe yapmanın zamanıdır. Necip Fazıl yirmiiki yaşında ‘Kaldırımlar’ı, kırküç yaşında ‘destan’ı, kırk beş yaşında ‘Sakarya türküsü’nü yazmıştı. ‘Zindandan Mehmed’e mektup’u yazdığında elli yedi yaşındadır. Ya biz! Yirmili yaşlarda hayatı tanımaya çalışıyor, otuzlu yaşlarda duraklamaya başlıyor, kırktan sonra ise tamamen dünyevileşiyoruz! Artık ev, araba vb. sevdaların peşinde koşarken, ‘mukaddes emaneti’ büsbütün unutuyor, eşref saatlerimizde geçmişin hatıraları olarak yâd ediyor, akademik/bürokratik mevkilerde ise hiç hatırlamıyoruz. Üstadın gençliğe verdiği önem bunun için midir? ” Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan, fert fert “Ben varım!” cevabını verici, her ferdi, “Benim olmadığım yerde kimse yoktur!” duygusuna sahip bir dava ahlakını parıldatıcı bir gençlik…”   Onun tesir ettiği gençlik bu manada neye sahipse, ona borçludur. Ya bizim yetiştir/eme/diğimiz gençlik ne yapıyor? ‘Popstar’ olmak için sıraya giriyor!
 Baktığımız her ufkun öte yanına hasret;
Bir ömür sürüyoruz; nereye varsak hicret…
Olup biteni tenkit etmekten öte, rahatın tuzağına düşmeden, bize mezara kadar eşlik edecek eşyanın tasallutundan kurtulup, tevarüs ettiğimiz değerleri, temsil etmenin, hayatın içine katmanın ve yarına taşımanın mücadelesini kanaatimce tam veremiyoruz.
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın
Onlar vazifelerini hakkıyla yapıp, iyi atlara binip gittiler. “Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada/ Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez”  ifadesinin işaret ettiği manayı idrak etmeden, ‘bu gün değilse, ne zaman’ sualini kendimize sorarak nefs muhasebesi yapmadan konuşmaya, şikâyete kimsenin hakkı olmasa gerektir. Son söz üstadın:

Yandı kitap dağlarım, ne garip bir hal oldu!
Sonunda bana kalan, yalnız ilmihal oldu!
İSA YAR       
*Berceste Dergisi/ Mayıs 2004

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir