SEVSİNLER STATÜNÜ!


 

.
.
          Statü, hiyerarşi içinde lazım bir tanımlamadır ve sistemik yapıda bir gerçeklik olmakla beraber, çalışanlar başta olmak üzere toplum nezdinde abartılarak daima yüceltilmiştir. O kadar ki statü adeta ‘insanın’ önünde yer alır hale gelmiştir; insanın yani statüyü temsil edenin.               

          Makam ve mevki, aynı zamanda o makamı temsil edene nispetle anılmalı iken, günümüzde durum statü lehine anlam kazanmış ve böylece “temsil eden” sıfırlanarak adeta konuşan, hareket eden bir makam (statü) olmuştur. Makamı terk ile bir bakıma elbiselerinden soyunmuş gibi üryan bir kimlik haline gelebilmektedir makam sahibi. Bu sistemde yani statik/seküler yapıda insan bir unsurdur sadece ve insanî meziyeti ile değil, idarî performansıyla muteberdir. Öte yandan “statü” sadece kamu ile alakalı bir kavram değil, cemiyetin bütün şubelerinde, yapılanmalarında adı ne olursa olsun var olan ve muhakkak “unvan” sahibinin ve hatta unvana yakın olanların nefsanî pay aldıkları bir cazibe merkezidir. Herkes isterse kendisine bir statü bulabilir… İşaret etmek istediğim problem unvanın insanı aşmasıdır.

          Oysa büyük addedilen şahsiyetlerin hâl bilgisini okuduğumuzda bulunduğu vazifeler anlatılırken merkezde insanı görürüz ve temsil ettiği makamlar sadece işaret taşlarıdır. O makama, imkâna gelirken de ayrılırken de mezkûr şahsiyet kendisidir. Büyüklüğü artmaz ya da eksilmez. Çünkü esas olan insandır; dolayısı ile müktesebi, ilmi veya kesb-i kemal-i hüner eylediği meşgaledeki ehliyeti, dirayetidir sahih ölçü. Şu modern zamanlarda böyle insanların işi zordur. Kemalâtını sergileme gibi bir imkândan mahrum olabildiği gibi, statünün istediği de bu değildir zaten.

          Plastik medeniyet bu olsa gerek. Ruhu olmayan bir yapı ve bu yapının idamesi ise insanın varoluş hakikatinden uzak bir eda ile sergilediği performansa bağlı… Bu yapıdır insanı ve dolayısı ile cemiyeti sıhhatinden eden. Batı menşeli bu anlayışın topluma sunacağı nihayetinde daha büyük hastaneler ve hapishaneler; tüketim pazarında huzur aramaya devam edecek tatminsiz bireylerdir. Statik anlayışın tahakkümü ve müdahalesiyle asli fonksiyonu zaafa uğramış aile yapısı gelenekten kopmanın ötesine de geçip, anlamını neredeyse büsbütün yitirecek ve böylece insanlık kendi sonunu bir sosyal bunalım eşiğinde yaşayarak tamamlayacaktır… 

          Görünürde böyle olsa da, toplumun hafızası diyebileceğimiz derin idrakte yine de belki şuuraltı ya da irfan tesmiye edebileceğimiz kirletilmemiş, bozulmamış bir hakikat algısı hep vardır. Toplumda bu şuuraltını şuura yükseltenlerin sayısını bilemiyoruz ve fakat S. Ahmet Arvasi’nin “ideal insan” diye tanımladığı irfan sahiplerinin sayıca az olduğunu da biliyoruz. Türk toplumunun sosyolojik yapısı dikkatle incelenirse hemen her ferdinde ortak bir idrak olduğunu görürüz. Bu idrakin ister farkında olunsun ister olunmasın, çoğu kez toplumun refleks cevaplarında tezahür ettiği görülür. Gerek toplum ve gerek ise “birey” ret ve kabullerinde tanımlayamadığı bu şuurdan hareket eder. İster fevrî ister düşünülmüş olsun her tavır ve fiil onu besleyen, tetikleyen bir arka plana dayanır. Bu ise şahsın/toplumun kendisini, öznesini oluşturan müktesebatıdır. Bir şekilde imkâna kavuşmuş olanların, statüyü temsil edenlerin, insanî bir hal karşısında ya da zor durumda kaldıklarında gösterdikleri doğal tepki toplumun herhangi bir ferdinden farksızdır.

          Nasıl ki heykel siluetin/suretin taşta donmasıdır; statü de kendisini temsil edeni bir şekilde kendisine bağlar, kelepçeler. Bu bağ ne zaman çözülür; müşkül mesele! Belki daha çok hakikatin bir anda idraki ya da insanî tarafın tetiklenmesiyle… Mesela tarlasında çalışan, ilkokul diploması bile olmayan, ama hayatı belki bir irfan penceresinden seyreden bir anne-baba ile ailenin akademik eğitim almış, statü sahibi olmuş, şehirde yaşayan evladı herhangi bir beşerî hal karşısında aynı doğal tepkiyi verir. Bir türküde hüzünlenmek gibi… Farkında olsun ya da olmasınlar geleneğe yaslanan bir ahlak anlayışına sahiptirler. İşte bu benzerlik/aynilik gösteriyor ki insanımızın özünde saklı kalan ve fevri olarak açığa çıkan hissiyat, hassasiyet, hak bilirlik vasfı, dayandığı esasların ihyasıyla toplumu kuşatabilir;  yine ve yeniden ideal insanın tesir ettiği “ideal toplum” oluşabilir. Ben bu ümidi muhafaza ediyorum. Bununla birlikte bu dirilişin kolay olmayacağının da farkındayım. Yıkmak kolay, inşa zordur. Bir insanın inşası ve daha da önemlisi kişinin kendisini düzeltmesi kolay olmasa gerek.

          Statü ruhun prangasıdır vesselam. 

          İsa YAR

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir