Dibaceye mektup


.

 

(ömür, bir mevsimi resmeden dört renktir) 

1 (Hazan)
Ağaçlar yapraklarını döküyor dibace.
Kuşlar kayıtsız uçuyor; rüzgârda hüzün kokusu…
Dalgalar sahile yürürken; kumlar ıslanıyor, ben üşüyorum.
O metruk, eski iskele gibiyim; şimdi en çok martılar anlar beni. 

Kelimelerimi kaybettim dibace!
Dalından kopmuş bir yaprak nasıl bırakırsa kendini rüzgâra, işte öyle dilimde kelimeler; kopuk, dağınık, serkeş…
‘ya tahammül ya sefer’
Trenler geçmiyor bu istasyondan, gemiler limandan çoktan ayrılmış, itidâl ve öfkenin sarkacında, tam dilimin ucunda…
Oysa ben dengenin insanıyım dibace.
Ahenge vurgun bir tarafım var; ama vurgun yiyen taraflarım ahengini yitirdi dibace.
Düştüğüm yerden kalkmayı bilirim, bunu öğrendim.
Şimdi hüzün nihandır içimde, gam mihmandır.
Hiç vazgeçmedim yürümekten ve yorulmaktan.
Ben yenilmekten yorulmam, kavgadan kaçmam dibace; yılmaktan korkarım, yıkılmaktan değil…
Her gece kanayan bir yanımla sükût çığlık atar odamda.
Hiç de dostane değil bakışlar, aynaya bakınca gördüğüm adamda!

O günden beri dibace, baharımıza eylülün düştüğü sabahtan beri, sabahı özlemedim. 
Saklandığım gecenin aydınlığında gördüğüm hakîkat, günün gerçeğinde yoktu…
Yollara, sokağa, şehre bak; ölüler yürüyor maskeleriyle! 
Makyajlı ölü sûretler…
Ruhları yok onların; ruhlarından soyunmuş bedenler, gönülleri taşlaşmış nefsler gördüğün!
Sen de beni hiç görmedin dibace!
Kırk kapının ardında saklı olanı buldun da bir beni göremedin; çünkü yanındayım, yakınındayım; o kör noktadayım 

2 (kış)
Elhân-ı şitâyı söylüyor artık rüzgâr.
Yeryüzü bekliyor, kardelen bekliyor, asuman bekliyor;
Kuşlar, çocuklar, yollar, yolcular bekliyor…
“bekledim, beklenen bilmedi beni” diyen şair bekliyor.
Kar gibi yağmasını affın, dibace!
Yangın yeri coğrafya, yanan gönüller dibace, serinliğe hasret bekliyor.
“Hasta, sabahı; şeytan, günahı; taze ölüyü, mezar”
Ve yarın bekliyor: tarih, yazmak için yeni zaferleri; yeryüzü, yeni seferleri; serden geçen neferleri…
Hep bekliyoruz. 

Kış, ne güzel örtüdür dibace.
Doğuma hazırlanan toprağın örtüsü, kuru dallarda saklı yaprağın örtüsü…
ve duyarsan, bir bahar muştusudur rüzgarın söylediği…
Kış artık bahardır dibace… 

3 (nevbahar)
Bahar gelince dibace, burada hiç durmadan yağmur yağar.
Çisil çisil “bu yağmur, bu kıldan ince”…
Hüzün şiir gibi dilime gelince, sular ırmağa inince, yenildiğimi bilince, bahar istasyonumda durmuyor dibace… Toprak tohumu çürütüyor. Toprak unutmuş akından gelen atların nal seslerini; yaprak rengini, ses ahengini, yiğit dengini…
Kızlar elif’siz, evler kimsesiz-sessiz, mânâ sensiz dibace.
Rüyamızı çalan hangi densiz dibace?

4 (yaz)
Güneş gördüklerinden utanıyor dibace!
Bulutlar hicapta! Ağlıyor icabında, ben ıslanıyorum…

… yaz akşamlarında kaçarım gölgemi alıp şehirden.
Sığınırım gecenin aydınlığında, gecenin ve her şeyin sahibine.
Mehtap yakamozlanarak sürüklenirken sularda, bir yerlerde sabah kıyama durmuştur.
İstanbul’da bir Fatih, Bağdat’ta bir çocuk ağlar; içimde yolculuk ağlar dibace…
Altay’larda al taylar tayy-ı mekân etmişler…
Sesler duyarım! Ümitlenirim ve susarım dibace…
Orası artık sözün bittiği yerdir 

İsa YAR

(Sükût Dergisi 5.sayı 2007) 

* ‘dibace’ hiç kimsedir.


Dibace’ye mektuplar (2) 
Şehre bak dibace.
Bir uğultunun içinde kaybolan insanlar göreceksin.
Sürükledikleri gölgelerinin ardında kalan sahipsiz seslerini duyacaksın.
Makinelerin efendiliğinde ezilen insancıkları ya da şehirden kaçan ruhları göreceksin.
Belki göremeyeceksin.
Şehir kör eder insanı dibace; kör ve sağır.
 
Şehir biraz da geniş caddeler, mutantan meydanlar ve işlek yollardır. Lakin kalbe giden yollar kapalıdır bu hengâmede. Bir ‘lagar’ kapağı kadar kıymeti yoktur kalp kapağının.
Şehir insanları eşyayı severler ki belki bundandır. Onlar gözleriyle, mideleriyle severler. Aşklarını vitrinlerde, ekranlarda, sokaklarda sergiler ve seyrederler. Maşuklarını cüzdanlarında taşırlar. Onların sevdaları hesaplanabilir bir şeydir!  Kontörle yüklenen, banka kartıyla taksit taksit harcanan, tüketilen bir alışkanlık… Bir dolmuş bile hattını değiştirmezken, onların sevdaları ‘sim’lidir; değiştirilebilen bir telefon hattıdır en fazla… Aslında onların bir sevdası da yoktur dibace.
 

Bu hengâmede akıl firarda, gönül kuyulardadır. Kaç Yusuf masalı kaldı, kaç mecnun kaç Leyla? Kaçtı iffet kokan mâşuka ve göçtü sevda yüklü kervanlar… 

Çık şehirden dibace!
Burada yağmurlar bile kirli yağıyor; kirlenen suyu hangi su ile yıkarız?
Ruha kurulan pusuyu nasıl ruhsuzların başına yıkarız?
Bir gözyaşımız gerçek dibace,
Bir de;Şehirden çıkamamış, pimi çekilmiş bir bomba gibi kendi içinde dolaşan şair… 

İsa Yar (Nisan 2008)


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir