KİMSEYE ETMEM ŞİKÂYET…


.
.
.
.

          Bazen şehirden çıkmak isteği yoklar içimi.
         
Alıp başımı gitmek ve mesela dağlardan seyretmek isterim denizi; sonra kaybolmak içimin denizlerinde…  Ancak, bu isteğim fazla sürmez, yine bir çay ocağında bulurum kendimi. Çay ocağı dedimse, maksat çay içmek değil, dostlarla hemhal olmaktır. Yarenlik edecek dostlarımızın olması ne güzeldir ve o çay ocağı ‘Küllük’varî bir mekânsa terki pek o kadar da kolay değildir. Hele bugünlerde…
         
Bu kaçış arzusuna rağmen şehre kapanıp kalmak alışkanlığın ötesinde bir şeydir. Sosyolojik izahı erbabına göre muhakkak vardır (bu mevzuu İslam Ürkmez ile bir ara konuşmalıyım). Kanaatimce, mekân olarak şehrin dışına çıkmakla şehirden uzaklaşmış olmuyoruz! Kalabalıkları bir uğultu gibi kendimizde taşıyoruz. Şehri/kalabalıkları o kadar içimize almışız ki tenhada bile kendimizle baş başa kalamıyoruz; kendimiz, yani hakikatimizle… Varlığımızı bir başkası/öteki üzerinden idrak ediyoruz; kim bilir, aynaya bakmak ihtiyacı duymamız belki de bundandır.  ‘yok’ derken, aslında ‘var’ demek istiyoruz… Tenhada kalabalık kuşatıyor bizi, kalabalıkta yalnızlık.  Kaçıyoruz ve belki kaçarken kendimize yakalanıyoruz. Kendimize ve kendimizle yüzleşmeye…
         
Bu hâlimiz bir memnuniyetsizlik hâlimidir? Hayır, değil. Daha çok, bir farkındalık sersemliği! Fark etme, idrak ve daha ötesine geçemeyip olduğu yerde ‘erteleyip/ertelenerek’ beklemek. Yani hâl-i intizâr. Bu merhaleyi aşamadığımızdan, olmanın eşiğinde ve belki “a’raf”ta kozamızı örüyoruz. Dışımızda bir dünya var ve varlığını “realite” olarak her an bize hatırlatıyor. Muhayyileyi, tasavvuru ezen, kendi gerçekliğini dayatan ve insana kaçış alanı bırakmayan dünyevî gerçeklikle kuşatılmışız. Bu kıskaçtan belki fikir ve his imkânıyla firar edebilsek de, ecdat kadar hür olamadığımız için, yine dönüyoruz bizi esir eden sıradanlık kafesine. Onlar ismen değil, hakikaten içe doğru derinleşen bir irfâna sahiptiler; biz ise dışımızda popüler görünümüyle mantarlaşan parçalanmış bir kültürün sahibiyiz. Onlar fehmederlerdi; biz anlamıyoruz bile…
         

         
İmdi, yukarıdaki ifadelerden ne anlamamız icap eder ya da “sen nerede yaşıyorsun kardeşim” diyebilirsiniz.  Demeseniz de olur ama bir kere sorduk! Geçen günlerde bu şehirde bir akşamüstü, davet edildiğimiz “şiir gecesine” giderken, yolda karşılaştığım iki ‘gazeteci’ dostla ayaküstü konuştuktan sonra daha iyi anladım ki günümüzde “edebiyat karın doyurmaz, bol çay içirirmiş”… Edebiyat, yani insanın kendi iç denizinden, inci çıkarması. Oysa ırmaktan kum çıkartsa neler kazanır… Gazeteci dostları reel memleket meseleleri ve mahallî mevzularıyla baş başa bırakıp,  kendi ‘gündemime’ bir sukut-ı hayâl gibi hikâyeme ve şiire yürüdüm. Sarkis Efendi’nin o nihâvend şarkısı dilimde:
         
“kimseye etmem şikâyet ağlarım ben halime
         
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime”
   
         
İsa YAR
                                             Haber Takip Gazetesi/Tenha Köşe 02.06.2008

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir