KÜÇÜK DEV ADAMIN RESMİ…


.
.
.
.

       (çıkın resminizden)
       
Onu, her gün hep aynı yerde, ikinci katta görmeye alışmıştım.
       
Sabah işhanına gelince, zemin katta zabıta ile selamlaşır (zabıta müdürlüğü buradaydı), asansöre iltifat etmeden merdivenlere yönelir, sağlık ocağının geçici hizmet verdiği birinci katı ayaküstü kolaçan edip ikinci kata geldiğimde mutlaka orada olurdu. Selamlaşır, kısaca hatırını sorar ve bir üst katta odama çıkardım. Çalışma odam kütüphane katında olduğu halde, kendimi farklı bir iklimde hissetmeden odama geçer, mesai arkadaşlarımla günü selamlar, masama otururken pencereden denize kısa bir müddet bakakalır ve mutat başlardı… Sonsuzluğun işaretlerini taşıyan denize bakmak sıradan bir alışkanlık olsa bile, havanın açık ya da kapalı olmasına göre manzara değişirdi. Yani bu sahici deniz bir tabloda tasvir edilene benzemez, illa birkaç martı uçuşur, eski iskelenin ilerisinde, yalının denizden su içen tarihi evleri kırmızı kiremitleriyle göz okşardı.
       
Biz hikâyemize dönelim.
       
Sağlık ocağının olduğu katta, poliklinik sırasında yurdum insanının sabr u sükûn içre ve fakat “işim bitse de gitsem” arzusuyla bekleyişlerine mukabil, aşı odasında bir bebeğin/ çocuğun nazlı ağlayışına sıkça şahit olunurdu. En üst katta yer alan rehabilitasyon merkezinde arada bir, lisanını muallim taifesinin anladığı çocuk sesleri duyulurken; kütüphane katı büsbütün sessiz sayılmazdı. Binanın tam ortasında, cam çatıdan zemine kadar inen ve her katta aynı simetride salonun tam ortasında yer alan, uzun bir tabut gibi etrafı demir korkulukla çevrili aydınlatma boşluğu vardı. Böylece bina içi aydınlatma günışığı ile sağlanırken, bina içinde sesler günümüzde kaybolan komşuluklara nispet yaparcasına birbirine karışıyordu.  Yalnız ikinci kat, Onun olduğu bu kısım en sessiz bölümüydü binanın. Tanıdığım fatihlere benzemese de, adı Fatihti. Fatih mi bu kattan, kat mı Fatihten etkilenmişti bilmiyorum, sükûnet sanki bu kata sığınmıştı. Zaten Fatih bir görüntüydü; ses değildi, sessizlikti.
      
Onu hiç otururken, dururken görmedim. Onun da bir odası vardı muhakkak ve ikinci katın temizliği ondan sorulurdu. Bazen paspas yapar, bazen de elinde bir evrakla dolaşırdı. Belki tesadüf etmediğim zamanlarda, bir yerlerde oturur, çay içer, konuşurdu. Bir de ağzından düşürmediği sigarası! Hep ağzındaydı. ‘Sigara yasağı’ başlayınca Fatihi katta daha az görmeye başladım. Belli ki sigara içmek için dışarı çıkıyor, “dışarı çıkmak için” tekrar içeri giriyordu. Ne olduysa bu yasaktan sonra oldu zaten!
      
Dedim ya Fatih bir görüntüydü, canlı bir tasvir.  Ortaya yakın boyunda saklı bir heybet, kaçamak bakışlarında zapt edilmiş bir sükûnet vardı ve lakabı ise küçük dev adamdı. Kırk altı yaşında olduğunu ‘o haberi’ okuyunca öğrendim. Demek ki aramızda bir yaş vardı. Kravat takar mıydı; galiba. Lacivert takım elbisesi gösterişsizdi ama ona bir vakar verdiği de muhakkaktı. Aslında Fatih kimdi, hikâyesi neydi; bilmiyordum.
       
Bana göre Fatih, ikinci kattı; sessizlikti, paspasla temizlikti, sigaraydı. Yok, daha fazlasıydı. Fatih şehirdi, çağdı, memuriyetti. Belki yılgınlık, yorgunluk, tahammül, ama daha çok saklı bir öfke, yalnızlık, çaresizlik, yani insanlıktı. ‘İnsanlığın son adası’ olmuş bir coğrafyanın ortasında, adasız kalmış bir insandı. Fatih, aslında bizdik. Fatih, bizim saklı yanımızdı. Biz! Statü, makam, imkân, marka… gibi aslında bize ait olmayan bir kimliği maske edinenler! Bütün çıplaklığıyla hakikatimizi Fatihin sadeliğinde ve suskunluğunda gördüğümüzden ve o sıradanlıktan, alakasızlıktan korktuğumuzdan, tegafül yaparak onu değil, elindeki paspası görüyorduk…
       En son, cuma günü mesai bitiminde görmüştüm onu. Her zamanki gibiydi. İki gün sonra mesaiye başlarken onu göremedim; herhalde katta değildi… Masamda mahalli gazetede bir resim, bir isim ve haber: kalp krizi geçiren belediye park ve bahçeler müdürlüğünde görevli… Fatih ölmüştü!
      

      
Gazetede resmi görünce Fatih gözümün önüne geldi. Evet, onun resmiydi; yani bir ‘vesikalık’ fotoğraf. Birden fark ettim ki, onun resmiydi ama o değildi! Gazetede olan ‘bir resim haliydi’, suretti, pozdu. Fotoğrafçının tespit ettiği bir andı, hepsi bu. Fotoğraflarımız ne kadar da bizden uzak, ne kadar da yanıltıcı olabiliyordu. Fotoğraftaki biz, “biz” değildik. Vesikalara yapıştırılan bu fotoğraftı, biz değil. Albümlerde saklanan bu resimlerdi, biz değil. Tıpkı, yaşayanın biz olması gibi, resmin değil. Yaşayanın ve yaş alanın/yaşlananın.
      
Resim, verdiğimiz pozdur. Bize telkin edilen ”postur”  yani vaziyet almadır. Ah, o fotoğrafçılar! Bir sanat icra ediyor edasıyla çenenizi düzeltir, başınızı çevirir, “gülümseyin” der. Sizi hiç tanımayan o adam yani fotoğrafçı, sizi en iyi anlatacak pozunuzu çektiğini sanır! Sizi bir resim halinde size iade eden fotoğrafçı, sıradaki ‘müşteriye” teveccüh ederek, sizi hemen unutur ve siz elinizdeki resme/kendinize bir başkası gibi tekrar tekrar bakarsınız. Resimlerde o sunî tebessüm, tâbi bir sırıtma kadar bile sıcak değildir…
      
Aynı yalan aynalardadır. Aynada görünen kim? Dahası: şu hareket eden, konuşan, bir resim değil cisim olarak görünen kim? Biz miyiz?
      
Ey! Diplomasını, doktorasını, sertifikasını çerçeveletip duvara asan; unvanını elbise gibi kuşanan, elbisesini değiştirse bile unvanından soyunamayan sen! İş hanında,  kattakiler! Çıkın resminizden! O paspas bir başka elde; siz günlük telaşınızda.  Evrakı taşıyan birileri yine olacak ve fakat evrakı taşıyanı ‘son gününde’ taşıyanlarda… Geride kalan vesikalık resim, unutulacak isimdir. Bir de başkalarının yüzüne, hatta kendi yüzüne bile bir fotoğrafçı yabancılığı ile uzak bakanlar…
      
Şimdi, ikinci kata her gelişimde, lacivert takım elbisenin daha da gölgelenerek bir hâtıra gibi katta saklandığını vehmeder ve fakat Fatihin ise artık sönmüş son sigarının dumanıyla çekip gittiğini düşünürüm. Tutunamayanları ve yaşar gibi yaşayanları bir kez daha fark ederek…
      
İsa YAR 

 

*Berceste Dergisi 2008  … Haber Takip Gazetesi/23.06.2008

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir