SÜKÛT ÜZERİNE…


.
.
.
.

          Sükût! Ne kadar güzel, ne kadar anlamlı bir kelime…
         
Bütün konuşmalarımız ve susmalarımız hakikatinde sükûta dairdir. Şiir ve yazılarımız da öyle. İfadelerimiz derin bir sükûttan doğar ve ister anlaşılsın, ister anlaşılmasın yine bir sükût iklimine çeker bizi; bizi yani kelam ve kalem sahibini. Suskunluk, bir sise bürünme halidir; adeta sisin içinde saklanmak gibi. Sis belki bir yalnızlıktır, kendisi ile başbaşa kalmaktır; iç evine çekilmek ve orada dış seslere kulağı kapayıp iç sese dikkat kesilmektir.

         Sükût, bir sis gibi bizi kuşatır ya da biz o sise dalarız. Orada öreriz kozamızı. Şiir orada demlenir, yazı orada kaleme gelir ve oradan salarız ifadelerimizi gayrıya; bir çığlık gibi… Bu sis, yani yalnızlığa çekilmiş sükût hali kendi mekânını da inşa eder; münzevi bir adamız olur. Ada’mız ya da adımız… İnsan denizinde bizi tanımlayan sınırlarla çizilmiş, tecrit edilmiş ada’mız. Varsa böyle bir ada’mız, o zaman kendimiziz; adamız. Kelimelerden inşa ettiğimiz sandallara yükleriz anlamlı ifadelerimizi ve salarız insan denizine; adressiz mektuplar gibi. Hepimiz bir Robenson’uz Cuma’sını arayan, yamyamlar arasında; yamyamlar yani zamanı kokutanlar…
        
         Böyle bir adaydı sükût dergisi.
        
Küllük adıyla meşhur çay ocağının mütevazılığında, şehrin uğultusuna sırtını dönmüş birkaç güzel adamın, meselesini mefkûre bilmiş kelam ve kalem sahiplerinin sesini dışarıya duyurduğu bir imkândı… Sükût adasından altı defa duyuldu bu ses. Dikkat çeken bir ses miydi, bilmiyoruz ama duyanların dikkat kesildiği muhakkaktı. Uzak yakın adalardan mukabil sesler geliyordu ve fakat sükût adası nedense uzun bir sessizliğe bürünmüştü. O gün bu gündür ismine yakışır bir dergidir artık sükût; ses vermeyen! Bilmiyoruz, “sükût” dergisi içten içe yanan, sise bürünmüş bir volkanik ada mıdır günü gelince konuşan; yoksa bir rüya mıydı,  bu sahilde seraplaşan… Biliyoruz ki ‘Robenson’ ve ‘Cuma’ bir romanın kahramanıydılar; muhayyeldiler ve fakat İbrahim Ocak’ın muzip ifadesiyle ‘sükûtîler’ gerçekti, genel yayın yönetmeni Zeki Ordu kadar… Bana sükûtu sormasalar, sükût edip geçecektim.

          Sükût! Ne kadar güzel, ne kadar anlamlı bir kelime; gel de sükût etme…

         İSA YAR 

*Vizyon Gazetesi /Kelam-ı kibar köşe yazısı 7.12.2009

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir