Tutsi Kalemden I


/‘Kar Soneleri’/
Kendi içine bakmanın en uygunu bu zaman diye düşündü/Zaman her halükarda kendi içimize bakmamız için uygundu/.Kar taneleri emin bir elin avucunun içinde yolculuk etmenin suhuletinde yağıyordu.-Ne kadar masum ve kuşatıcı. Ve ne kadar ötelere benziyor dedi./Hiçbir kar tanesinin bir diğerine benzemediğini / fark edemedi. Dışarıdaki havanın soğukluğuyla odanın içindeki sıcak havanın anlaşmazlığından buğulanmış pencerenin önüne geçti. Beyninin çözünürlüğünün şaha kalktığı bu vakitte, tabiatın gelin olma törenini hafızaya almak kaçınılmazdı. Kendi içinde telli duvaklı duygularının saflığını duyumsamaktan başka ne yapılabilirdi.

“Aşkın düşünceler, düşüncelerin eyleme geçmesi, yaşanamayanları yaşama, bilinmeyenleri bilme içgüdüsü. Kalemdeki mürekkebin içindekini anlama yetisi. Ve yaşanılan her karenin içindekileri çözme düşüncesinin meydana getirdiği aşkınlığın simyasında; kendimizi farklı yerlerde uyandırsa da kar; bize biçileni ister istemez yaşamak zorunda kalıyoruz. Hayat ne garip değil mi”?
İçine bakıyordu kalem tutucu. İçinde bunlar yazılıydı.(bkz:/Kar soneleri-Müberra insan).Diğer hatıraları okudu sonra. Gülümsedi. Gözleri nemlendi. İçlendi. Gönül koydu.-Bunları silip atmalı dedi.-Hele şunu; aklının hangi seyahatini fırsat bilip konuk etmişti.-Şunun yerine yenisini koymalı/içimin hafızası ne kadar da dolmuş/şu mecburen silinsin/.Sen can özüm hep kalmalısın.
—Burası boş kalsın dedi./Sol yanında bir yer hep boş kaldı/
Kar yağdı. Toprak sevindi. Öptü karın beyaz zambak görünümlü ellerinden. Kar eğildi bereket kokan toprağın bağrına.-Ne kadar kalacaksın? dedi toprak. Elleri nemlendi karın.-Güneş gelirse çok kalamam dedi. Kalamadı da. Döktü toprağın kucağına gözyaşlarını. Çaylar, göller, ırmaklar, denizler, okyanuslar içti karın gözyaşını. Hepsine yetti. Çünkü kar beyazdı, saftı, özdü. Gözyaşı bereketti aşktı.
Kalem tutucu o gün defterine bunları yazdı, karın yağdığını görünce.
“Karın yağdığını görünce
Kar tutan toprağı anlayacaksın
Toprakta karı görünce
Kar içinde yanan karı anlayacaksın”
Kalemi bu dizeleri yazdı sonra. Kendi içinden dökülen cümleleri yazıyormuş gibi yazdı
Yazmaya devam etmedi…
…Kitabın Dostluğu  
Senem Karayiğit/Gümüş 
Oysa zaman yazmak/ kendi içine bakması/ için en uygun zamandı. Ve zaman her hâlükârda / kendi içine bakması /yazmak için uygun değildi. Dış gerçeğin yüzeyselliğinde oyalanan biri için içsel bir program gerekliydi. Gece olmalıydı. Herkes uykuya çekilmeliydi. Ya da güneşin guruba kaymasının ardından, bakır renkli ufka takılmalıydı gözleri. Ya da bir deniz kenarında giden gemilerin ardından el sallayan, geride kalmışlığın sızısını içinde yaşayan bir kalbin hüznüne benzer bir hüzün peyda olmalıydı kalbinde. Ya da yeni bir dostluk kurmak için elini kitaplığın rafına uzattığı anın öncesinde bir zamanı yaşamalıydı.
:
-‘Eğlenceli’ bir o kadar da ‘asil’ bir iş yapmalıyım. Sıkletten uzak, bayağılıktan öte.’Saf ve sakin’ bir dostluk ne kaçınılmaz ihtiyacım!
—Arkadaşını ara. Hani; lise ikinci sınıfta sıra arkadaşın; saf ve sakindi.
—Hakkımda ne düşünür şimdi. Gecenin bir vakti aramak olur mu? Hem onca gevezelik yaparsam…- Ne öncesinde ne sonrasında bir gevezelik ‘sukut içinde’ bir diyalog.’Kendi kendimizle baş başa kalış’.
—Sukut ve diyalog ikisinin var olduğu bir mekân var mı?
Kendi içimiz,’hassasiyetlerimizle düşüncemizi ancak kendi içimizde konuşturabiliriz’.Sukutla.
—Sukutta ısrar niye?
-‘Sukut, söz gibi kusurlarımızın, sırıtışlarımızın izini taşımaz’
—Böyle bir dostluk işte ‘can özüm’.-Düşünceleri ile benim düşüncelerim arasına egosunu koymayan bir dostluk.’İrfanımı istila’ etmeden, bulanık lafızlardan uzak, saf bir dilde konuşan bir dostluk.
—Çok şey istemiyor musun?
—Az şey mi isteyeyim?
—Eğlenceli ve asil, saf ve sakin, sukut içinde bir diyalog, kendi benliğinde seni boğmayan bir tavır, şunu da ben ekleyeyim;’zekânı kibarlaştıracak’ bir zekâ. Bu senin dediklerin ancak kitaplarda olur can özüm.
—Ben de bir başkasını tarif etmedim ki.
-…
Cin fikirliliğin esintisi olan bir gülümseme ile kitaplarının bulunduğu odaya girdi.’İçindeki meçhul âlemin kapılarını açan’tılsımı bulmanın sevincini yansıtan bakışlarla baktı dostlarına.
:
-‘Don Kişot…’Seni çıldırtan kitaplar mı yoksa sen çılgın olduğun için mi kitap delisisin’!
-‘Yel değirmenlerini neden dev zannediyorsun’.
—Ne realistsin ne de idealist Kişot; romantik ve realist tavrınla sen;”gelmiş geçmiş en üzücü roman”sın.
-‘Diriliş’…”Ve ‘çirkin bir hayâsızlık’ işledikleri yâda kendilerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları üzerinde bildikleri halde ısrarla durmayanlardır”(3.135/Kur’an).Kendisine bu ayeti hatırlattı bu kitap. Ah Dimitri! Dimitri’nin arındığı İncil ayeti hatırına geldi.
“Ben seni bağışlıyorum sen de bir başkasını bağışla”.
—Ah Dimitri! Gerçeğini arayan Dimitri. Ah Katya! Gerçek aşkı bulduğuna emin değilim Katya!
-…
-“Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım”.-Seninle pek anlaşamamıştık dostum .-Seni ‘Simyacı’ dostumun hatırına okumuştum dedi. Bu cümleyi kurarken ‘-acaba kırdım mı’ diye düşünmedi. Bu endişeden uzak, dilinin gösteriş merasimi yapmadığı tek dostuydu kitaplar.
Eskileri yâd etmek elbette güzeldi. Yeni bir dostluğa merhaba demek daha coşkulu daha da güzeldi.
Ömrünle beraberim diyen bir sesin ılıklığından duyulan sürurla açtı kitabın sayfasını.
:
-“Kimim ben? Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi”(Cemil Meriç, Jurnal,18.6.1974)/Bu Ülke/
Eğlenceli ve asil, saf ve sakin sukut içinde bir diyalog başladı:
—Sukut…
/Aklıma gelenler/  
Senem karayiğit/ Gümüş 
Kalemi eline alışı,-artık yazmalıyım- düşüncesinden cesaret almışlığın verdiği kıvraklıktaydı. Kalem; hazırım diyor, yürek; ürkek bir güvercinin tedirginliğini yaşıyordu. Kalemi her eline alışında; içinde bir yerin nutku tutuluyor, zihinde toy fikirler at oynatırken, kalem kâğıdın üzerinde kalakalıyordu. Hiçbir zaman ne yazacağım? Diye soru sormadı kendine. Yazılacak çok şey vardı. Yazılmış da çok şey vardı. Öyle şeyler yazmalıydı ki kimse yazmamış olsun. Kimse kurduğu cümlenin kapısından girmemiş olsundu.
Aklına geleni kâğıda dökmenin ilk iş olduğunu düşünse miydi? Evet, bu iyi fikirdi!
Aklından aşk geçti.’Kavuşmanın sıradanlığında’ sığlılaşmış duyguları aşk üzerine yazı yazacak kadar kıpırtılı değildi. Aşkın yanına ayrılığı koyarsa belki o zaman yazılacak bir şeyler olurdu. Yazılacak çok şey olurdu. Çünkü ‘aşkın yanına en çok ayrılık yakışırdı’.
Aklına geleni yazmaya başladı ya;/şimdi aklına geleni yazsa mıydı? Hayatın kasırga ıslıklarından kulakları uğuldamış, çölün yakıcılığında ruhu üşümüş, yazma eylemini bir liman olarak benimseyen bu akla; aklına geleni yazmaktan gayrı ne yakışır ki? Değil mi?
“Meğerki bir hayale âşıkmışım”
Bu cümle on sekiz yaşın uçarılığında’yeniden var etme eylemini’ aşk diye tarif ettiren bir kalbin hayıflanması arifesinde hissedilen bir cümleydi. Hissedildiği anda da kurulan bir cümle;’meğerki bir hayale âşıkmışım’.(Bkz:12 Aralık 2000 saat 2–15-Kaybolan Günlük)
/-cümleyi tırnak içinde yazsam mı? Puşkin söylemiş olabilir. Bu cümleyi Puşkin’in söylemiş olduğunu bilmenin bu cümlenin kurulmasında bir payı yok. Belki yazılmasında var. Bir yazıda ünlü isimler okuyucunun önüne atılan kemik niteliğindedir!-Puşkin yazmış diye tırnak işareti içinde yazmanın zorunluluğu ağır geldiği kadar, çalmanın ızdıramından kurtulmadan da haz duyuyorum. Ancak bu cümleyi Puşkin’e verecek kadar da gönlü açık değilim.
Meğerki bir hayale âşıkmışım!
Yazılacak çok şey vardı. Yazılmış da çok şey vardı. Öyle şeyler yazmıştı ki herkesin yazdığı, öyle şeyler kalmıştı ki herkesin yazamadığı!
Aklına geleni kâğıda dökmenin ilk iş olduğunu düşünmenin gevezeliğin önüne geçemeyeceğini anlamak henüz bu acemi kalem tutucuya nasip olmadı. Aklına geleni yazmak yazı yazmak değildir’ diyen fikir işçisinin mağara’sına sığınıp, ‘kırkambar’ında çok fikir yemi yemesi gerekirdi.
Kalem tutucu devam edecek….
 
Cam Bardaktaki Nehir    
Senem Karayiğit/ Gümüş 
/Cam Bardaktaki Nehir/
Evimin ön bahçeye bakan penceresinden dışarı bakıyorum. Niyetim dışarıda olup bitenlerden nasibimi almak. Arabaların vızır vızır geçtiği koca caddede pek de nasiplenecek durum görünmezken; birden gözüm bankın üzerine oturmuş bir gence ilişiyor. Tuhaf bir hali var. Bir eli dizinde, bir eli çenesini kavramış vaziyette. Gözlerini kısmış, bir şeylerin sıkıntısı var, belli.-Neyse diyorum-onca kişinin arasında yalnız onu görmem de benin tuhaflığım – diyor farklı kareler yakalamaya çalışıyorum.-Şu kadın; kolundan tuttuğu çocuğu niye çekiştirerek götürür ki?-Bir yere mi yetişecek-Güne mi gidiyor ne?-Belki bankaya gidiyordur. Türk lirasını dolar yaptıracaktır./Ayıp olur şimdi diğer gün arkadaşları dolar çıkarırken, onun Türk lirası götürmesi/.
—İyi de; çocuğu niye kolundan tutmuş çekiştirerek götürüyor bu kadın!
—Neyse ben arabalara bakayım- diyorum/N e anlarım arabadan ben-Oturup da şimdi elâlemin arabasının motor gücünün tahminini mi yapayım-?/ Yok şu arabanın amortisörlerinin yaylanma özelliği ne kadar hesabına mı düşeyim/?-Başka işim yok mu benim!
Elim ne kadar da çok acıyor. Sahi elim;-‘akılsız başın cezasını ayaklar çeker’ hesabı, bu kadar sakarlığın cezasını da eller çekiyor demek ki.
—Ne vardı sanki tezgâhın üzerindeki bardağı görseydim de çarpmasaydım.-Hadi çarptım, yere düştü kırıldı, bari toplarken eline dikkat et de kesilmesin mübarek.
—bu ilk de değil hani, tecrübesizlik desem/Daha geçenlerde, çocuklara meyve rendelediğim cam rendeyi kırdım. Diğer kırılan porselen ve cam tabaklara ne demeli/
—Sahi; annem böyle durumlarda,”bir ‘uğursuzluk’ dönüp duruyor başımızda ya, hayırlısı” derdi.
-‘Cana geleceğine cama gelsin’ deyimini kullanmak yerine,”senin kırdığın bardak kırkı geçti/’senin kırdığın yumurta kırkı geçti’/ sözüyle kızgınlığını ifade ederdi.
Kırılanın dökülenin hesabında değilim de” neden” demeden de edemiyorum. Sebepler dairesinde bunu da açıklaması mutlaka vardır.
Bir yaprağın düşüşünde, bir kuşun acı acı ötüşünde, annemin gidenin arkasından su döküşünde, ocak başlarının görünmeyen aralıklarına gizlenen cırcır böceklerinin akşamları seslerini duyuruşunda, Fatmacıkların/gelincik/ tavukları geceleri kümesinde boğuşunda bir sebep olduğu gibi bir bardağın kırılışında da sebep aramak, ne kadar ayrıntı insanı olduğumu ele verir, bilemem.’ortalamaya yakın insan olmamanın yanına, ayrıntı insanı olmak da eklenince-niye kırılmasın bardaklar tabaklar diyesi geliyor insanın. Daha çok şey diyesi geliyor insanın ve daha çok şeyi merak ediyor insan böyle olunca.
Örneğin; neden okuduğum kitapların satır altlarını çizerim
—Neden bir başkası bir deniz kenarında oturup hayal kurmayı tercih ederken ben buna karşılık, çakıl taşlarını denizin hırçın dalgalarına savururum./Güneş üşütürken, yağmur niye ısıtır beni/.Arkadaşım ‘mor’ deyince, en sevdiği kazağını hatırlarken, benim annemin göz üstü morluklarını hatırlamam neden?
-‘Mavi’-Çakır gözlü kadın…
-‘Hüzün’-Köprü üzerine bırakılmış, kirli paslı bir örtüye sarılmış bir çingene bebeğin siyah gözleri
—Kar-Dilini dinini, tenini tanımadığım insanların yaşadığı, haritada yerini bulamazken, kendimi içinde bulduğum ülke.
—Gece-…
—Saat-…
—Kalem-Köyden uzakta bir bakkal. Anneden gizli folluktan aşırılmış yedi-sekiz yumurtayı yırtık gömleğinin önüne sarmış, arkasına düşen üç-dört köpeğin kovalamalarına inat, bakkala yumurtaları kırmadan getirmeyi başarmış bir çocuk.
—Kırmızı kalem-…
—Kurşun kalem-…
—0.7 kalem-…
Kalem açacağı-Bakkaldan alınan kalemi açmaya yarayan küçük çakı.
—ABC-Önünde ‘ABC’ yazan yakalığı takamamış bir çocuğun, ağaç üzerine yazdığı yazı.
Ağaç-Üzerinde ABC yazıldığı için babasından dayak yiyen çocuk.
Mavi balon-Galata köprüsünün üzerinde tezgâh açmış bir seyyar satıcıdan alınmış üzerine şu not düşülmüş;’ hep çocuk kal’.
Kitap-Yalnızlık.
Defter-Kaybolan günlük
Ayna-Saçları kurdelalı küçük bir kız
Cam-Çocuk buharlaşmış cam üzerine ayıcık çizmiş soruyor:
—Anne nasıl olmuş?
—Efendim… Ooo güzel olmuş kızım.
/Babam ayıcık alacak mı anne/?
Evimin ön bahçeye bakan penceresinden dışarı bakıyorum hâlâ. Bir eli dizinde diğer eli çenesinde, gözlerini kısmış vaziyette duran esmer genç! Ne düşünürdü kim bilir? Sıkılmış bir hali vardı. Belliydi. Bezgindi.
Aklım o esmer gençte kaldı
/Doğuluydu, belliydi. Gergindi.
Durakta ne bekliyordu. Gelen dolmuşa bindi mi? Bindiyse nereye gitti? Merak ettiğim bunlar değil aslında
Durgundu canı sıkkındı. Sıkıldığında eline kalemi kâğıdı alsa, ne çizer acaba?-İmza mı atar bulduğu her boşluğa? Yuvarlak mı çizer. Birbirine paralel oklar mı, yoksa’cin ali mi’?
—Mavi desem; ne düşünür?
—hüzün,
—kar,
—gece,
—saat,
—kalem,
—İstanbul,
—ağaç,
Bunların karşısına hayatının hangi karelerini koyar?
—O eli çenesinde duran esmer genç! Aynı sebepler halkasından geçmişliğimiz var mı seninle? Bilmiyorum.’Ortalamaya yakın insan tipi’ değilsin bu belli.-Söyle söyle! Ayrıntılarda gezindiğimi sen de söyle./ benim, bardağın kırılma sebebini merakımı; işin cıvığını çıkarma diyeyim. Herkesin ‘mor’unun yanında benim morumun farklılığını duygusallığım, mavide denizi düşlemeyişimi; anneanneme bağlılığım, hüznü’kara gözlü çingeneye aşkım’,kalemi, geceyi, İstanbul’u, okumanın önemini bilmemenin hayıflanmaları say. Peki ya; senin şu, sıkıldığın anlarda”iki dağ arasına bir nehir çizmen” buna ne demeli?
—Esmer Doğulu genç!’İster o nehirden insan cesedi geçsin, ister bir yığın insan seli o nehre akıp gitsin. İsterse, gidenleri geri getirsin’./Gidenleri geri getiri mi dersin/?-Belki gidenleri geri getiremez ancak gidenlere seni götürür! Bu böyle esmer genç.
-/Sen de gidersen; gözü yaşlı analar, yüreği her gam dolduğunda o nehri’kan rengi kırmızısına boyar’ bilesin!
– Anne! Bu deniz buda gemi. Ben çizdim. İstanbul’a gidelim mi anne?
—Gideriz kızım.

.
.
—On beş yıl sonra…
İstanbul’un en güzel semtinde. En işlek caddesine bakan pencerenin kenarında esmer güzeli genç kız. Genç kızın elinde kalem kâğıt iki şehir arasından gecen bir gemi resmi çiziyor. Ok işareti çiziyor sonra. İstanbul yazıyor.
/Anne:/ İki dağ arasına nehir çizen esmer genci düşünüyor. Önündeki kâğıda ‘iki dağ arasından İstanbul’a akan bir nehir’ çiziyor…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir