Tutsi Kalemden IV


Gün/Aydın’la Gün-lük notları/
—Okuyucu Derlemesi- Bir okurun kitap arası notları-
“Marifet iltifata tâbidir” Anlaşılmak ve var oluş kaygısı taşıyan her yazı sahibini mutlu etmek için tek yol var; o da söylediklerinin işitildiğini ona fark ettirmek. Yazar anlaşılmak ister. Okur da onu anladığını ifade etmek ister. İltifatta bulunduğum yazılarda şu kaygı var; okuduğum ve onu anladığım onun tarafından bilinsin isterim.
Bir yazıdan beklediğime gelince; yazı rahatımı kaçırmalı benim, sarsmalı, ırgalamalı. Türkçenin zengin ve büyülü metinleriyle tanıştırmalı. Okuduğum metinlerde bir zekâ parıltısı bir dil zevki bulunmalı. Söyle diyebilirim; beyin ve kalbin izdivacı sonucu oluşan yazıları okumayı değer buluyorum. Burada bir parantez açarak şunları da söyleyebilirim( başka pek çok şey kadar düşünce ve duygunun ayrışmaya maruz kaldığı günümüzde, duygusal değilseniz duygusuz oluyorsunuz. Duygulu olmayı Duygusallıkla karıştıranlar kadar, düşünceyi duygusuz olarak algılayanlar var. Yazıda belagat çok önemli estetik içerik taşıması açısından. Hayır! Tutarlı bir biçimde dizilmesi-anlamların tutarlı bir biçimde dizilmesi, fikirlerin okuyanı” buda nerden çıktı” sorusuna sevk etmeden, bir suyun pınardan süzülüp akarak denize kavuşması suretinde pürüzsüzce gitmesi-.Bu tanım dışında yazının ahengine uysun uymasın, sözlerin rasgele ekildiği bir yazıyı da okumayı zaman kaybı görüyorum).

‘Ortalamaya yakın duran bir insan tipi değilim. Bunu kendimi karalamak ve kendime payeler kazandırmak içim söylemiyorum. Bunun bir erdem olabileceği kadar bir eksiklik, bir arıza olabileceğinin farkındayım. Toplumsal olana yakın olmak, sosyal gerçekliği içinde yaşamak yâda kendi kişiliğinin sosyal potada eritilip aynılaştırılmasına karşı durmak’.Hâl böyle olunca ısmarlama hikâyelere pek başvurmuyorsun. Kendin yazıyor, yaşıyor ve kendin okuyorsun:)

Dediğin gibi bir kaygı, insan olma kemalinin ulvî sancısını, var oluşun derununu keşfetme sorumluluğunun kaygısı ve bu kaygıdan neş’et eden yürüyüşler… Uyanış belki’-insanın kendi varlığını ortamı ve çevresi tarafından var kabul edilme şartını hiçe sayacak şekilde kavramak suretiyle-‘

… Nasıl söyleyeyim; söz gelimi ben “yağmur diyeyim, deniz diyeyim. Tekrar edeyim hatta yağmur, deniz. Dahalarını akliyeyim; gece, şiir, edebiyat, fikir, duygu/sallık… Söyler misin benim yağmurumla bir başkasının yağmuru aynı mı? Denizlerimiz, bak:”deniz mavi değilmiş”:)Kara mı gri mi, gerçek denizin rengi ne renk? Bunu kim belirleyecek? İşte bir renk olma, bir renk belirleyici olma belki. Bilmiyorum. Fakat yine de yağmurlar birbirine uymasa da benzer bir yağmur bulmak benzer fikir sancıları duyumsamanın kaçınılmaz olduğunu ummak diyeyim. Oldu mu:)?

Bu kadar çığlıktan sonra kulaklarınız sağır olacak endişesiyle sessiz kalıyorum…”Sessiz harfler karşısında saatlerce susmak istiyorum”:)


Edebiyat kavramının benin için ne ifade ettiği ziyadesiyle yukarıdaki soruya cevapta mevcut diye düşünüyorum. Yalnız isterdim ki, şöyle bir satırlık cümle içinde edebiyat kavramını sığdırayım. Olmadı

Söylediğiniz hakikat değilse hazmedilmemiş ise sözleriniz, süsleme ihtiyacı hissedersiniz. Hakikat ifadesinin içine yazanın anlattığı yaşamış olması girdiği gibi, yaşamamışlıkları da girer. Yaşamamış olmak onu hakikatten uzak kılmaz. Yazı bir yerde varlık problemidir. Bir problemin keşfedilmiş ve keşfedilebilinir formüllerini sunmaktır.

Ben iyi bir okur olma telaşındayım. İyi bir okur da her yazıya kolay kolay ;-ıhmm! Güzel olmuş- demez. Her yazı hazmedilmemeli. Bazı yazıların damakta tadı kalır hazmedilmeyi beklemeden erir. Bazılarının sindirim zamanları uzundur, hazmedilme zorluğu çekilse de zihin ve kalp için yararlıdır.(reçete yazar gibi oldu burası):).Bazı yazılar vardır tamamı ağız tadınızı bozar.
Eleştiri bir okur için gözlüktür. Onu takmazsanız beyniniz ve ruhunuz gereksiz bilgi ve duygularla dolar. Eleştiri dedimse”vur öldür” mantığında bir eleştiri değil bu.’Yazara başarısızlık hakkını vermelidir okuyucu. Ama samimiyetsizlik hakkını asla’.

Gün/ Aydın ne yapar?
“Sabahları kalkıp üç saat yazı yazar, flüt çalar. Sonra beyaz kravatını takarak muradı olan lokantaya öğle yemeğine gider. Yemekten sonra bir kulübe girerek, kütüphanede dünya havadislerini öğrenmek için ‘The Tımes’i okur. Saat üç sularında köpeğini de alarak Main ırmağı kıyısında iki saatlik bir yürüyüşe çıkar. Yürürken sürekli bir şeyler mırıldanır. Akşamları ise opera yâda tyatroda geçirir. Yalnız sonradan gelip kıpır kıpır dolaşan öksüren aksıranlar adamakıllı sinirlerini bozuyordur.”
Ne müstağni yaşam değil mi?

Size bu paragrafı -inandırmak kapsamlı yazmadım. Esprinin yanında anlatmak istediklerımde var tabiî ki. Ne mi: her şeyi açıklarsam okur okurluğunu nasıl göstersin.
Yazdığım paragraf Schopenhaur’un hayatını tariften ibaret. Oda mı kim:-Çevresindekilerin, küçük resmî ruh inceliğinden yoksun, yaşadıkları kentle ilgili şişinip duran, köylü gururu taşıyan insanlar’ gördükten sonra yanlarına bile yaklaşmak istemeyecektir. Schopehaur, dünyaya eyvallahsız bir flizof.
Neden bilmiyorum bir kitapta hayatına dair bu kesiti okuduğumda kendime yakın gördüm.
Yakın görmek aynı olmak değil elbette O yüzden soruya tekrar döneyim. Ne yapar?- Gün/Aydın kutsal bir sorumluluk içinde. Sorunluluğunu yerine getirdiği ölçüde mutlu, böyle kutsal bir görev nasip olduğu içinde huzurlu.

Öncelikle şunu söylemeliyim, en tesirli tecrübe kişinin kendi tecrübesidir.’damdan düşen bilir anca damdan düşmeyi’:). Ancak paylaşmak adına elbette bir şeyle söylenebilir. Ha! Tavsiyeler de sunulabilir. Ancak hiçbir tavsiyeye kulak asma- diyen hocasına, talebe;-tamam hocam, bu tavsiyeniz de içinde olmakla beraber cevabını verir:).nerden geldik: Hı! Yurtdışı.”Tutku ve aşk büyük işlerin kanatlarıdır”.İnsanın bu duygularının şaha kalktığı belirli bir dönem var.’Bir deniz gibi dalgalar boyu serseri yolcululara çıkmak, görmediği bilmediği kıyılara doğru yelken açmak’ isteği kabarıyor. Böyle bir zamandı. Çok oncaydı bütün bunlar. Şimdi ‘kendi dalgaları dinmiş, kendi içinde koyulaşan bir Gün/Aydın… Tutku demiştim. Yaşama dair yararlı tutkuları olmalı insanın. Söyle diyeyim, bavul düzdürüp yollara düşüren tutkular olduğu gibi, oturup kendinin kıyısında içte kalmayı tembihleyen tutkular. Çok mu soyut oldu:). tutkular ne kadar keskinse ganimeti o derece olur.Büyük tutkular,ille de,ülkeler fethetmek,şehirler kurmak,idealin uğruna bavul dürmek değil! Ben bunu anladım.
Şimdi en büyük tutkum iyi bir anne olabilmek. İyi bir anne. Bununla dünya değil,’cennet ayaklarımın altına serilmiş’ başka tutkulara ne hacet! Anlaşılıyor muyum?
Gün/Aydın ne okur? Bu kişiyi tanıma adına sorulması en elzem sorulardan elbette. Ancak neden bilmiyorum, ben yazar listemi sunuşa geçtiğimde bir kaygı taşırım. Etiketlenme kaygısı(gerçi iyi bir okurda olmaması gereke bir durum bu).Ancak anonim düşünceli insanların yapıştırdığı etiketi sıyırıp atmak da bihayli güç. Yine de paylaşmadan geçemeyeceğim. Tavsiye içerikli ifadelerle şunları söyleyebilirim.
Beşir Ayvaz oğlu’nun, muhteşem dikkat ve emeğin ürünü olan, harika bir Türkçeyle yazılan ‘divan yolu-Bir caddenin hikâyesi(Ötüken).Nazan Bekir oğlu’nun, her satırı insanı derin denizlerde gezdiren metinlerden oluşan ‘Cümle Kapısı'(Timaş) adlı kitabı. Mustafa Kutlu’nun Rüzgârlı Pazar ve diğer hikâyeleri. İskender Pala yine uğraşısı edebiyat olan biri için yetkin bir kalem( ben özel bir okuru değilim ancak olduğum kitapları var).Yine acıyı ve coşkuyu birbirine yakıştırıp yan yana getirmiş bir isim,( kim olabilir).tabiî ki, Cahit Zarif oğlu. Fikrin dirilişini duyumsamak isteyen için Sezai Karakoç. Ve kendine özel üslubuyla tabiî ki İsmet Özel.
Haşiye olarak düşeceğim şu ki; Türkçenin başyapıtlarını okuma gayreti içinde olmaya ihtiyacımız var. Sakın sakın zamanımızı türedi yazar ve yazılarla heba etmeyelim. Bu yönüyle kendi toprağımızda türemiş oluşu bizi(beni) bağlamamalı. Daha açık bir ifadeyle, aynı safta oluşumuz aynı lezzeti aldığımız anlamına gelmez. Günümüzde o kadar kitap var ki; hidayet öyküleri, ibretli hikâyeler, bunlara ayırdığımız zaman dilimi bize aynen şöyle seslenir;”Bize Nasıl Kıydınız”.Biz de o zaman ;”Affedersin Hayat” demeye fazla vaktimiz olmayacak.(Okuduğumuz kitaplar edebî ise bir “namaz hocası” görünümünün ötesinde bir anlayış sunmalı bize. Ağıtlarımızı, dövünmelerimizi attırmak yerine, telaşımızı arttırmalı. Buna telaş değil uğraş da diyebiliriz. Yeni bir bilgiye, yeni bir kitaba götürmeli okuduklarımız bizi. Anlaşılıyor muyum? Ne güzel:)
( Gün/Arası Gün/ Aydın’dın not defterinden seçmeleri okudunuz…)
Yâr’e not: bu derlemeyi e-maıl adresınıze gondermek ısterken sorunla karsıastım. “genc kalmeler” baslıgı altında gonderıyorum.hıc bır yazı türünün içinde yer alacak bir yazı değil bu. adı üzerinde bır okurun derlemesi.okuduğunun silik tercumanı belki.yazmayı bır eylem edinen ancak eylemine bir sığınak (deneme, şiir,makale,hikaye,vs) bulamayan acemî bir kalem tutucu..
saygı ve muhabbetle..
Senem Gümüş
(*Yâr’ın notu: kalemi böylesine güzel tutan ve kelimede anlamı dirilten isimlere sığınak/liman olmak isteriz… ) 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir