O SEN MİYDİN?


.           

            Zaman içinde yolculuk… Hayat biraz da bu değil mi?             

           Yaşamak/yaş almak, doğumdan itibaren her insan için geçerli bir sürgit, kesintisiz, fasılasız bir yolculuk. Şüphesiz, bu yolculuğun merhaleleri var. Her merhale, beraberinde bir farkındalığa bizi ulaştırıyor ve idrakimiz derinleşiyorsa, yol haritamız ne olursa olsun yaşıyoruz yani yolun farkındayız demektir. Sıradan idrak sahipleri için, ‘geçilen yaş’, edinilen malumat ve kesp veya lütuf edilen dünyevî imkânlar tanımlar insanları. Sıradan yani sığ ve zahmetsiz düşünenler; kendisinden fikrî tekâmül beklenip de işin kolayına kaçanlar; herkes değil yani…  Önemli olan ise herkesin tanımlaması değil, insanın kendisini tanıması ve tanımlamasıdır. İnsanın yani varlığının bilincinde olanın…            

           ‘Yolda olmak’ dedik, yaşamanın tanımı mahiyetinde yola ve yolculuğa işaret ettik. Yolculuk özünde ayrılığı, nihayetinde vuslatı icap ettirir. ‘Yolculuk bilinci’ şuurda yer alınca ‘yaşamak’ sadece ve ancak o zaman anlamlı olur. Takvimlerde tükettiğimiz yıllar, okuduğumuz kitaplar, bulunduğumuz sosyal statüler/imkânlar, gülüp ağlamalarımız, yazıp söylemelerimiz ilh. böyle bir şuurdan yoksun isek, bize vaat edilen ya da istenilen hayatın uzağında ve sıradanlığın tuzağında olsa olsa sıradan bir ‘yaşam’ olabilir bizimki; asla kemaliyle bir hayat olamaz. Yalnızlığı göze alamayanların ise kâmil bir hayatın doyurucu derin idrakine ulaşmaları kolay görünmüyor. Nedir bu yalnızlık? Batılı insanın sosyal yalnızlığı değil kastedilen, bir iç yolculuk işaret ettiğim. Tenha olmayı gerektiren ve hâl olarak insanı kuşatan, kuşattığı insanı bütün ‘kalabalığından’ ayıran ahenkli bir içte çoğalışın akabinde bütünleyen yalnızlık, yekparelik…           
          …
         
Çocukluğumuzdan itibaren çekilmiş resimlerimize baktığımızda neler hissederiz! Biliriz ki o resimlerde o an’ımızı tespit eden fotoğraftaki suret bizimdir. Yani o resim bizimdir ve fakat artık biz o değilizdir!  O resim bizim o an’ımızı ve öncesini ihtiva eder; sonrası o resimde yoktur. En son resmimiz ise bütün geçmişimizi temsil eder ve fakat onu sadece biz görürüz, biliriz; gayrı bilmez. O sebepledir ki gayrı (bu çocuğumuz da olabilir) “şu resimdeki kim” diye sorar da biz “benim” derken bile sanki çok önce ayrıldığımız bir yakınımızdan bahseder gibiyizdir.  Hayatı idrak zamanla bizi, sureti aşan bir merhaleye taşır. Kendimizi ve dışımızdakini suret olarak değil; bizde yer eden şahsiyeti ile görürüz. Her yaşta insanın, fotoğraf stüdyosunda çekilen vesikalık resmini ilk eline aldığında sanki kendisine çok benzeyen bir başkasına bakıyor gibi olması bundandır. Çünkü noksandır resim ve ruhumuz bedenimizde olsa da resmimizde yoktur; belki halet-i ruhîmizden bir emare taşır, o kadar.  Bu da gösteriyor ki insan (kendi fotoğrafında bile) suretin dışında, ötesinde ve fevkindedir. Şimdi, hepimiz herhangi bir resmimizi elimize alıp, kendimize soralım: “O sen miydin?”.  Sonra bir aynanın karşısına geçip aynaya/aynadakine soralım:

“ben kimim?”… 
İsa YAR

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir