Yar’ın Dilinden


.
.
.

 

          Geçip gidiyor zaman. Akıyor ırmak; biz gidiyoruz, hayat kalıyor geriye.
         
Sokaklarda koşuşturan insanlar anlamsız bu meyanda. Bu telaş değiştirmiyor gerçeği. ‘Sonum varmış onu öğrensem asıl’, diyor ya şair. Irmağın bittiği yeri merak ediyorsunuz. Çağlayana kapılacağınız saati.
         
Çağlayan gerçek, meselelerimiz yalan. Geçip gidiyor zaman.
         
Hemen herkesi bir aldanmanın içinde görmek, işin kolaycılığı tabiî ki. Herkesi aynı tonda görmek biraz da renk körlüğümüzle alakalı. Oysa yaşadığımız yerde, mahallemizde, işimizde, çay ocağımızda derinden bakıldığında bambaşka renklerde insanları görmek, o peşin fikirlilikten çok daha zengin ve çok daha huzur verici.
         
Zamanın dışında işleyen insanlara karşı öteden beridir, bir yakınlık kurmuşumdur. Onlar günlük kuruntuların, sığ çekişmelerin, zamane mecburiyetlerin uzağında bir öte zaman çınarının gölgesinde yaşar gibi yaşamaları ilgimi çekmiştir hep. Dertleri gündelik sıkıntıların uzağında, meselenin etrafındakilerden çok kendisi ile alakalıdır.
        
Yaşadığım şehirde, onların arasında kendi dünyasının ışıklarında yol alan, zihninde kavuştuğu altın çağ ırmaklarından beslenen bir dostumdan söz açmak istiyorum: İsa Yar’dan.
         
Zannediyorum İsa Yar da bunlardan biri. Bakın şöyle diyor bir şiirinde:
                         
ah! artık susmalıyım, kim anlar lisanımı
                         
bu uğultu, izdiham, kalabalık tenhada
                        
saklandım görünerek, bilmesinler sanımı
                        
hep söyledim susarak, anlatırdım daha da…
         
İsa Bey, en başta şairlikten başka yapacak bir işin yok mu, sualini önemsememiş anlaşılan. Ev, araba muhabbeti sıkmış olmalı onu. O başka bir lisandan konuşmanın peşinde; lakin insanlar konuşmuyor o dilden. Bu konuşup susma, bu anlayıp anlatamama, biraz da Necip Fazıl etkisiyle olsa gerek tezatlara götürmüş onu: “Gün geceyle örtülü, diyor başka bir yazısında. “doğru yalanla kuşatılmıştı. Sükûtun rengi, sesin ahengi ve sözün de dengi vardı.”
         
Bu tezatların günümüz insanını anlamada bir önemi olduğunu düşünüyorum. Görünen o ki; iç kıymetlerimizde bir alabora yaşamışız. Bizi içimizdeki ‘ben’e götüren bütün işaretlerle oynanmış. Sükûtta çığlık gizli, kalabalıkta tenha.             
         
Peki, insanları böyle bozup kurcalayan ne: “insanlar manav dükkânındaki sebzeler gibi etiketlenmişti, diye cevap veriyor İsa Yar ve şöyle devam ediyor: “etiketlerde ‘statüler’ yazıyordu. Cilalanmış yaftaların gölgesinde silik, natamam bireyler, boş kafa dolu mideler ve iştiha ile azgınlaşmış nefs. Ne kolaydı insanı tarif: zengin-fakir, amir-memur, şu-bu, falan-filan… Yani hepsi dünyaya çıplak gelmiş, çıplak gidecek bir avuç toprak.
           
         
İsa Bey yazılarında, başkalarına buyurgan sorular sorup cevap isteme ceberutluğunda değil. Onun soruları daha çok kendine. Önce içindeki yumağı çözmenin derdinde. Onu yazmaya iten sâik de sanıyorum bu.
           
         
Buyurgan olmadığı gibi, anlaşılmaz şair kesilip herkesin onu anlaması taleplerinde de bulunmuyor. Bu talepsizlik onu hiçbir zaman kendine İkinci Yeni artığı süsü veren ne dediği belirsiz edebiyatçı taifesiyle aynı çizgiye getirmiyor.
           
        
Getirmediği için de, işret masalarında üç beş adı sanı duyulmuş şair kırıntısıyla Tutankamon heykelleri gibi mağrur resimler çektirmeyip, Eski Yunan tanrılarının oyulmuş gözleri gibi gözlerini buğulaştırarak ne kadar “düşünen” adam olduğunu teşhire yeltenmiyor.
           
         
O, her daim bu memleketin insanı gibi davranmanın peşinde:
                                                               biz, bu diyarın insanları
                                                               bahar gözlü çocuklarız/
                                                               kırda bulduk Nisanları…
                                                               lisanlarısükutun lûgatından!
                                                               biz bizi anlarız,
                                                               bize biz ağlarız.           
         
O, ne bir yazı masasının buyurgan ve sathi silahşoru ne de açtığı kapının ardındaki ışıklara kendini kaptırmış sağı solu tenkit etmekle kaim anlaşılmaz bir hercai. O, kaybedilen değerin farkında olan ve kaybı azaltmanın sancılarını çeken bir ruh insanı. Boş şeylerle avunmanın, kuru tenkide bulaştığı yerde daha derinlerde düşünmeyi deniyor. Meselesi bu:
         
Olup biteni tenkit etmekten öte, rahatın tuzağına düşmeden, bize mezara kadar eşlik edecek eşyanın tasallutundan kurtulup, tevarüs ettiğimiz değerleri, temsil etmenin, hayatın içine katmanın ve yarına taşımanın mücadelesini kanaatimce tam veremiyoruz.

———-Not: İsa Yar’ın şiir ve yazılarına www.isayar.net adresinden ulaşabilirsiniz 

Fatih ORDU 

*Berceste dergisi 2008

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir