HAS OKURA MEKTUP


            Bana, beni soruyorsun!

           İçimi yoklayarak sana yazarken, sorularını tekrarladım kendime. Bir cevap ararken iç denizimde, belki cevap diye kendimi aradım. Yazdıklarım sorduklarına bir cevap teşkil edecektir, umarım.

 

            Bugüne kadar yazdıklarımın izini sürdüğünü, yazılarımda ne gördüysen kayda değer bulduğunu biliyorum. Okuduğun her metine teslim olmadığını, ret ve kabullerin olduğunu, sorguladığını, seçiciliğini, okuma tarzının ayrıcalığını da biliyorum. Cümlelerime tutunup benimle kuyulara indiğinin, zirvelere çıktığının ve fakat temkini elden bırakmayıp mesafeyi koruduğunun farkındayım. Bu iyi. Ne zaman yalnız kalmak istesem, içimin tenhasına çekilsem “hiç var olmamış gibi” yoktun. Ne zaman kaleme ve kelama saklasam sesimi, duyan sen oldun. Demem o ki yazdıklarımda saklı olan ben’i daha da konuşturmak istediğinde, sorularınla çıkageldin. Pekâlâ:

 

           I

           Kendimle konuştuğum zamanlar olmuştur. Belki bütün konuşmalarım kendimledir, kendimedir. Kendime sorularım olmuş mudur? Ben bir soruyum zaten her insan gibi, cevabı kendisinde taşıyan…

          İstemeye gelince:

          İnsan istememeyi öğreniyor. Elbette “vermek istemese, istemeği vermezdi” sözündeki hakikate ve ardındaki hikmete inanmışlığımız tamdır.  Kastım o ki: kimseden istememeği öğrendim, kendimden bile! İnsan kendisine dahi sözünü dinletemiyor bazen. Belki, dilemek manasında bir istek kalbimi yoklayan, hepsi bu, dilemek. “Gayrıdan istemek” dilemek değil de dilenmek gibi bir şey. Tabi, bu istemenin içini doldurmak lazım… Kimseden veremeyeceğini istememek; çünkü herkes kendinde olandan verebilir. Verebilme gücüne sahip olandan istenir. Mesela adam zengindir ama verme gücü kendinde yoktur; kalbi vardır ama sevgisi yoktur, merhameti, acısı, gözyaşı yoktur ve bu kişi aslında fakirdir, veremez.
          …

         Beni yazdıklarımdan tanıyanlar, sözümden ve sükûtumdan bilenler, bütün tanımlamaların ölçeğiyle ölçenler, en çok mukayese edebilirler. İster ailevî yakınlıktan, mesai birlikteliğinden, ister ise mesela bir çay ocağının/dost meclisinin kendini tekrar edip duran sohbetinden “tanıyanlar” iç denizimin kıyısında dışıma vuran dalgalanmalarımı hissedebildiler sadece. En yakınımdan en uzağa bu böyle gibi geldi bana. Kimden ne isteyebilirim ve kimden niye isteyeyim ki… Dilemek! Hep güzeli, sahih ve selim olanı dilemek. Ve incinmek… Belki ben de gayrıyı hep sahilinden seyrettim. Kolay mı bir insanın mahremine muttali olmak! İçimin, en yakınlarıma nihan kalmış köşeleri var. Dahası, kendim bile içimin saklı köşelerini büsbütün keşfetmiş değilim. Bu hemen herkes için geçerlidir, değil mi?

 

         “Yazdıklarımdan tanıyan” dedim. Üslûbumu güzel bulabilirler, “adamda retorik var yahu” diyebilir, “kalemi kuvvetli, şair işte”, “ben öğretmen sanıyordum, sağlıkçıymış!” yani yazma tarzımdan ya da yazdıklarımdan yola çıkarak bir hüküm verebilirler. Sorarım: kaçı o yazının, şiirin, kelimelerin arkasındaki insanı görebiliyor ya da görebiliyoruz… Belki bundandır tenhayı sevmem. İnsanlarla ne konuşabilirim ki, uğultunun sağır ettiği insancıklarla…

         Bak! Bir sana yazıyorum bunları. Yaprakta ağacı, suda denizi, yağmur damlasında bulutu görebilen kaç kişi var, bilmiyorum. Bildiğim o ki derinlemesine nüfuz edici bakışa, idrak/anlama kabiliyetine ve isteğine sahip bir kaç kişiden biri de sensin. Belki evladım da böyle bir derinliğe sahip, bence öyle ve fakat en yakında olmak bazen görmeyi engeller. Ben onu, o beni göremez; gördüğümüz “baba ve kız”dır. Arkadaş ise biraz daha temkinli mesafeden baktığı için görür, ancak gördüğü kendisidir! Sende kendisini görür ve sen kendini onda; dolayısı ile ikinizin de gördüğü ne sen ne o. Gördüğünüz ikinizin kaynaşmış gölgesi ve karışmış sesidir; ayrıldığınızda/uzaklaştığınızda eksiklik hissetmeniz bundandır; o biraz sende, sen biraz onda kalmıştır. Hepsi bu…

 

          II
          Bütün geç kalmalarım, acele etmemdendir; ertelenmişliklerim de…
         Beklemeyi hiç beceremedim ben. Bir yere mi gideceğim, araba beklemeyi sevmem mesela, biner giderim arabamla ya da araba bana gelecek. Ben yayıncıya değil, yayıncı bana gelecek; bu mizaç yazılarımın niçin hâlâ kitaplaşmadığını da açıklıyor değil mi? Ramon`dan farkım: ben ölüme gitmem, ölüm bana gelecek…

          Biliyor musun: “içimdeki deniz” filminde Ramon`la örtüşen yanlarımı gördüm. Oblomov`da, Tutunamayanlar`ın Selim`inde olduğu gibi. Ama bir farkla; ben daha çok Selim ama biraz da Turgutum. Biraz Oblomov biraz Ştolts yani Andrey… Ramon`u özgürlüğünden alıkoyan/sınırlayan bedenî bir hastalık, bir mecburiyetti… Beni kısıtlayan ise benim dışımda adına dünya denilen çok şey; belki de mizacım en büyük engel. Romanlarda yaşayan karakterler nihayetinde muhayyile ve tasavvurun inşa ettiği “rol modellerdir”, bir kurguda hayat bulurlar. Hayatta ise kurgu yoktur, bütün gerçekliği ile insan vardır. İnsan ve insana dair olan her şey… Bir roman, hikâye, film insana ve hayata dair gerçekliği dile getirebilir ama bir insanın hayatı bütünüyle yaşanmadan anlaşılamaz, hüküm verilemez.

          Hepimiz insanlığın ortak hikâyesinde kendi gerçekliğimizi yaşarız ve yaşamadan hatta yaşarken bile anlayamayız çok şeyi. Üzerine kafa yormadan, dikkat kesilmeden fark edemeyiz hayatın sakladıklarını. Biz de hayatın içinde saklanan sorularız cevapları taşıyan…

 

          İsa YAR