ÇIKI ÇIKI !


çocuğu sıkı tutun

 

Güneşli, güzel bir yaz günüydü.

Ne kadar küçüktüm, bilmiyorum. İlkokula başlamış mıydım yoksa eli kulağında mıydı onu da bilmiyorum.  Mevsim yazdaydı; deniz kenarında akşam ettiğimiz, çocukluğumuzun ele avuca sığmaz delişmenliklerini yaşadığımız huzurlu zamanlar…

‘Büyükağız’ denilen koyda, kumsalda kızağa çekili kayıklarını denize yüzdürmeye hazırlama telaşında balıkçıların “vira, siya” sesleri duyuluyordu. Kayıkla balığaçıkmak istiyordum ama babam beni kayığa almakta gönülsüzdü yine, “Denizle şaka olmaz” derdi, “götür denize, ne olacak” diyen arkadaşlarının ısrarına fırsat vermeden kestirip atardı:  “o daha küçük, biraz büyüsün de bakarız”.  Oysa hava günlük güneşlik, deniz alabildiğine sakindi; üstelik çok iyi de yüzerdim.  Kayık dediğim öyle küçük sandal değil tabi, motorlu orta boy balıkçı kayığı…

İlerleyen yıllarda Öğretmen olarakkarşımıza çıkan Nazmi abi, babama fark ettirmeden beni kayığa yerleştirdi. Kayık henüz denize yüzdürülmeden, daha kumsaldayken, güvertede anbar kapağını kaldırıp, beni içeri sakladı. Ortaya çıktığımda ise kayık denize açılmış, sahilden hayli uzaklaşmıştık. Babam şaşırmış, önce kızar gibi yapmış sonra gülümsemişti. Babam gülümseyince sanki deniz de gülümsemiş, kıyıdan yeşil dağlara değin toprak ve dahi güneş gülümsemişti. Denizde hayli açıldıktan, kıyı neredeyse belli belirsiz uzaklıkta kaldıktan sonra motor sustu. Çevremizde belli mesafelerde başka kayıklar da vardı. Çapariler hazırlandı. Oltanın en altında kurşun, yukarıya doğru birer karış aralıkla sıralanmış on-yirmi civarında kanca, her kancada beyaz kuş tüyü takılı ve hamsi gözünü çağrıştıran kırmızı ip sarılı, yeteri kulaç uzunluğunda misina ile kayıkta kullanıcının elinde tahta aksama tutunan bir mekanizma…   İstravrit, Mezgit derken iyi balık tuttuk. Keyfim yerindeydi; güzel sesiyle türküye başlayan Nazmi ağabeyin de öyle:

Gemiciler kalkalım şu yelkeni takalım
Şişirip de yelkeni sırt üstüne yatalım
Kızılırmak başında şu ırgatı atalım
Tutalım balık havyar keyfimize bakalım

Çekin uşaklar çekin
Hemen aldık ırgatı
Geliyor bir sert poyraz
Vuralım iki katı

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; babam, ufka doğru bir müddet baktıktan sonra, ne gördüyse gördü: “hava bozuyor” dedi, telaşlanmadan. Bir çizgi gibi uzanan ufka ben de baktım. Birkaç grup beyaz bulut vardı ama hava güzeldiişte!Onun gördüğünü ya ben göremedim, yahut gördüm de anlayamadım. Her şeyin bir dili vardı galiba ve yaşamakla öğrenilen, bilgiye dönüşen bir şeydi bu. Az sonra hafif ve serin bir rüzgar çıktı, sakin deniz yüzeyi huzursuzlanmaya başladı. “Hadi toparlanalım, acele edelim, gidiyoruz” dedi babam. Bu arada çevremizdeki kayıklar da motorlarını çalıştırıp ‘tam yol’ sahile yönelmişlerdi. Az sonra kayıkta bir telaş başladı; makine dairesinde motoru çalıştırmaya uğraşan babama baktım, o da telaşlıydı. Motor çalışmıyordu. Aradan belki fazla süre geçmemişti ama bu arada denizin huysuzluğu artmış, kayığımız daha fazla sallanır olmuş, diğer kayıklar ise-biri hariç- çoktan gözden kaybolmuştu…

Kayıktakilerin bağırıp çağırarak seslenmelerinden mi yoksa el kol haraketlerinden mi anladılar bilmiyorum, uzağımızdaki son kayık yön değiştirip bize yaklaştı. Bu ‘yetimoğlu Rasim’ amcaydı. Kayığımızı halatla yedeğine bağladı ve motora ‘tam yol’ vererek sahile doğru çekmeye başladı. Deniz gittikçe kabarmaya başlamış, dalganın boyu yükselmişti. Bir süre böyle yol aldıktan sonra babam motoru çalıştırmayı başardı, öndeki kayık bağlı halatı çözdüve hızla uzaklaştı.Motorun çalışması iyi haberdi ama tedirginlik ve endişe yüzlerden okunuyordu…

Kayığımız kamaralıydı ve kamara ise motor dairesiydi aynı zamanda. Diğer kayıklarda kayığı yönlendiren ve arka uç kısımda yer alan ahşap dümen elle kontrol edilirken, bizim kayıktadurum farklıydı. Dümene kamara dairesinde bir direksiyonla kumanda ediliyordu. Motor sesi de farklı olduğu için olsa gerek kayığın adı  “kara elmas” olmasına rağmen halk arasında “çıkı çıkı” diye söylenirdi. Pancar motorları gibi gürültülü çalışmaz, daha yumuşak bir sesle çalışırdı: çıkı çıkı, çıkı çıkı, çıkı çıkı…

Manzara ürkütücüydü. Korkuyormuydum, bilmiyorum. Korku da büyüklerden öğrenilen bir bilgiydi ve öğrenmem yakındı. Deniz hayli kabarmış, dalgalar adam boyunu aşmıştı. Kayık dalganın üzerindeyken sahile ne kadar yaklaştığımızı görüyor, dalga geçtikten sonra adeta sudan bir çukurun içine düşüyorduk. O zaman sudan başka bir şey görünmüyor, suya gömülüyoruz sanıyordum. Güvertenin arka kısmında, kamaranın dışına tutunmuş vaziyetteydim. Kayıktakileri sanki yeni fark ediyordum. Kamaranın içinde, direksiyon başında Ali dayım vardı. Arslan amca hemen yanımda, dudakları kıpır kıpır, küpeştede bir eliyle beni kolluyordu. Sahile iyice yaklaşmıştık ancak kıyıda patlayan dalgaların köpük köpük parçalanışı, kayalarda çıkardığı sesler tehlikenin büyüklüğünü gösteriyordu. Her an kayığımız alabora olup batabilirdi. Birden, kıyıda biriken kalabalığı fark ettim. İnsanlar sahile toplanmış, endişe, korku ve merakla neticeyi bekliyordu. Büyükağız’ainmemiz imkansızdı;Asarcık denilen küçük koya inecektik. Bu çok tehlikeliydi ama başka çaremiz de yoktu. Kayığı zaptetmek, rotasında tutmak, dalgaları hesap etmek maharet isterdi. Tam bu sırada herkes, kıyıda bekleşenler ve kayıktakiler panikledi. Babamın sesini duydum: “dümenin ipi kotu!” Bu kayığın direksiyonla kontrol edilemiyeceği bir durumdu. Kayık artık kontrolsüzdü, her an batabilir, kayalara sürüklenip parçalanabilirdi. Babam “Çocuğu sıkı tutun” diye bağırdı. Güvertenin arka uç kısmında can havliyle bir tahtayı sökebildi, kopan ipi nasılsa tekrar bağladı, dayıma seslendi: “Ali, gözünü seveyim, kontrol sende!” Zaman nasıl da genişliyordu! Saniyeler dakikadan, dakikalar saatten uzundu sanki…

Kayığın sahile vardığını, kıyıya vurduğunu, önce beni kayıktan kalabalığın kucağına verdiklerini hatırlıyorum. Annemin kalabalık içinde beklerken benim de kayıkta olduğumu öğrendiği an bayıldığını söylediler. Bu olayı her anlattıklarında babam derdi ki: “Bu çocuğu ne zaman denize götürsem, denize bir şey oluyor; anladınız mı niçin götürmek istemediğimi…”

Sonraki yıllarda denizi hep sahilinden seyrettim, içimin denizine çekilerek…

İSA YAR

*Divanyolu dergisi 56.sayı/Ağustos 2018

YAZARIN GÜNCESİ


Burada yazardan kastımız, edebî metin inşa kudretini elinde bulunduran ve bunu kağıda aktarabilen kalem erbabıdır. Bu çerçevenin içine genelde bütün kalem erbabının dâhil edilebileceği düşünülürse de biz öyle yapmayacağız; bahse konu olan özelde “deneme” yazarıdır. Çünkü kurgudan en uzak kalem odur. Yazıya kendini en çok katandır deneme yazarı. Dolayısı ile her kaleme alınmış ve denemenin hakkını vermiş metin bize yazarından haber verir. Elbette diğer edebî metinler/eserler yazarın ben’inden azade değildir. Ancak deneme, yazara iç dünyasını, dış seslerin içe yansımalarını yazıya saf ve özgün yansıtma imkânını bahşeder. Bu demektir ki denemeye yaşanmışlık eşlik eder. O halde yazarın yaşadığı iklime biraz girmek, ona tesir eden birçok unsuru resmetmek icap eder ki biz buna yazarın güncesi diyebiliriz. Bu günceyi çözebilmek yazarın imtihan boyutlarından bahsi gerektirir. Bahsedelim o zaman.

Yazarın kitapla, yazıyla, sosyal çevreyle, hatta kendisiyle farklı boyutlarda, kaleminin rengini hatta yazma iradesini etkileyebilecek çapta bir imtihan süreci vardır.

Yazarın kitapla imtihanı iki boyutludur. Birincisi, beslenme kaynağı olarak, okuma sürecine eşlik eden kitaplar. Bu hususta yazar, kitaplarla irtibatını kopartmadan, seçici okur vasfını muhafazaya devam etmek mecburiyetindedir deyip, geçelim. Geçmeden önce, “marifet, çok kitap okumak değil, iyi kitabı çok okumaktır” kelam-ı kibarını bir deniz feneri gibi gözden ırak etmeyip, okunası eserleri keşf ve bu eserlerden müstefid olacak müdrik bir okuma ameliyesinin ehemmiyetine ayrıca işaret edelim. Şimdi geçebiliriz. İkincisi, yazarın kendi kitaplarıyla imtihanıdır. Yazar için her kitabı bir istasyondur ki yolculuğuna/yazarlığına devam etmek isteyen kalem erbabı her istasyonda lüzumu kadar eğleşmeli ve asla orada takılıp kendisi bir istasyona dönüşmemelidir. Yazarın kitabıyla imtihanının diğer bir boyutu -ayrı bahistir- işin piyasası ile alakalıdır. Kitap basımı, tanıtımı, dağıtımı, has okura ulaşması, satışı, tenkidi çoğu defa onu gâh coşkuya gâhî hayal kırıklığına sürüklese de bu tecrübeyi mahremiyetinde mahfuz tutmalı ve ileriye bakmalıdır. ‘Dış ses’ yazarı etkilese de ‘iç sese’ dikkatini engellememelidir. Çünkü eser yazarın iç sesidir.

Yazarın yazıyla imtihanı kanaatimce en önemlisidir. Çünkü yazmak zor, sancılı bir süreci muciptir. Yazmaya ara verilen dönemlerde rehavete kapılmak, rahatın tuzağına düşmek yazıya tekrar dönmeyi güçleştirebilir. Yazının/eserin tamamlanmasından doğan hak edilmiş rahatlamanın aksine, bu atıl durum yazarı uzun bir suskunluğa hatta sükûta sürükleyebilir. İmtina etmek gerekir. Öte yandan habire çalakalem yazmak ise edebî kudreti zayıf niteliksiz yazılar kaleme almak demektir ki sıradanlaştırır yazarın kalemini; daha da kötüsü güçlü metnin/eserin önünü keser, yazardan beklenen eseri öteler…

Sosyal çevre yazar için elbette önemlidir. Hepimizin sosyal hayatta vazgeçilmez, olmazsa olmaz rollerimiz ve buna bağlı dar/geniş çevrelerimiz vardır. Farklı rollerden kaynaklanan bu çevrelerin birbiri ile yakın/uzak konuşlanması, yine birbiriyle uyumlu/çatışan yanları vardır. Yazar bu farklı sosyal çevre ve buna bağlı rolleri birbiriyle karıştırmadan sosyal ilişkilerini düzenlemeli ve sürdürmelidir. Kan dolaşımı gibi. Nasıl ki: vücudumuzda kanın varlığı ve dolaşımı hayatın varlığı ile eşanlamlıdır.  Hayatın sağlıklı devamı için temiz ve kirli kan atardamar ve toplardamarlar vasıtasıyla bir devir-daim içinde olmak zorundadır. Aynı sistemin içinde olmakla beraber kirli-temiz kan birbiri ile temas etmez bile. Ederse düzen-hayat bozulur; bazen sosyal ilişkiler de böyledir. Merkez efendinin dediği gibi: “Her şey kendi merkezinde” demeli.  Yazar, yazarlığından kaynaklanan daha çok edebî muhit denilen sosyal çevrede rollerini başka zeminlerde sergilememeli ki iç iklimi zarar görmesin. Aile, iş, mahalle ortamı da birer sosyal çevredir ama evinize eş-baba olarak gidersiniz yazar olarak değil. Sosyal statüler yazarın dünyasında insanı geri plana iten bir ayrıcalık olarak görülmemeli. Sosyal yapıyla irtibat noktasında en önemli husus ise yazarın ihtiyaç duyduğu kontrollü tecride zaman ayırmasıdır. Gerektiğinde tenhasına çekilemeyen bir yazar, ihtiyaç duyduğu sükûneti bulamayacak ve kaleme alacağı her ne ise onu inşa edemeyecektir.

Yazarın kendisiyle imtihanı dedik! Bununla ne demek istedik. Yazarın/yazmanın önündeki en büyük engel çoğu kez yazarın ben’idir. Diğer sebepler bir şekilde yazma eylemine tesir etse de yazarın iç iklimi, varoluş anlamını yüklediği benlik anlayışı ve buna bağlı isteği/isteksizliği üretkenliğini etkiler. Bu sebeple yazar iç iklimini dış nazarlardan mümkün olduğunca korumalıdır; başka bir ifadeyle dış etkileri filtrelemelidir. Bunu nasıl yapabilir? Gözü misal verebiliriz. Bakma-görme sürecinin ilkinde obje göze çarpar ki bundan mesul değiliz; ancak ikinci bakışta göz objeye yönelir yani iradidir ve dolayısı şuurludur ve mesuliyeti muciptir. Dış ortamda tezahür eden şeylere ‘lüzumu kadar’ dikkati vermek, lüzumundan fazla konuşmamak gibi tedbirler yazarı ve kalemini rahatlatacaktır. Bunun aksi dağılmaktır. Yazar zihnen dağılmamalı ki yazdıklarından istifade edilebilsin.

Yazmak sancılı bir süreç ve yazar bu süreci mahremiyetinde yaşayan lakin yaşadıklarını kendinde saklayarak anlamı yazıya aktarandır. Yazarın güncesi önemlidir vesselam…

İSA YAR

desem ki


12439465_10208655690540605_7684135349273784241_n

Desem: sancım kalsın sizde ben birazcık gülüp gelsem

Yahut ölüp gelsem dirilten bir nefesle, susarak…

 

Hani sular çekilmiştir, durgun/kırgın akar ırmak

Derken, yine coşar gelir avdet eder daim derdim

Ben ki daim mesel derdim, anlar gibi anlardınız

Gözleriniz vardı sizin hüzünlenir ağlardınız!

Çekip gittik kendimizden, yakınlıklar bizden ırak

Bizden ırak yakınlığı uyandırma öyle bırak…

 

Ya ben şimdi bu lisanı tahrip edip gitmeliyim

Yahut yeni ‘sözcüklerle’ şiir mi inşa etmeliyim?

Etme dedim gitme dedim, kendim ettim benden gittim

Döndüm bana bende yoktum zayi oldum ya neyleyim…

 

Şimdi bahar dallardadır, topraktadır, üşümüştür

Bir şey olmuş, çok şey olmuş,bir kez yere düşülmüştür

Uzun süren bir uykuydu; bordro, taksit derken sabah

Gün ortası, vakt-i evvel,  ahir zaman bilinmiştir

Kayda geçmiş yenilgimiz, esamimiz silinmiştir

Günah bile değil cürmüm yoktur ceza ehliyetim…

 

Şehir girdap, apolitik, şair kimdir, bir yetimdir

Her tenha bir yalnızlıktır, kitap, kalem, çay ve sükût

Ne sen sor ben söyleyeyim, işbu hal vaziyetimdir

Gülüp geldim, ölüp geldim, olup geldim işte hudut…

 

Ver sancımı al hıncını dirileyim ben kendimde

Ve şehrime çekileyim, herkes kalsın başkentinde…

 

İSA YAR

Kasım 2016/Divanyolu Dergisi 35.sayı 

ŞUURALTI


ay

Oraya gitmek için kendime bir sebep arıyorum. Oysa gitmek için belirgin bir sebebim yok. Nedense hep oraya gidiyorum. Kimbilir, belki gitmek ihtiyacından, belki de yitik mekanın izini sürmek arzusu yahut alışkanlık…

“Çayınız, hocam” diyor, yirmili yaşların başındaki genç. Sormuyor bile, çayı sehpaya bırakıyor. Zaten, “Çayınızı tazeleyelim mi” dışında soruları olmayan birisi. Aradığı cevaplar yok. Bu mekâna sorular ve cevap bekleyen bakışlar olmadığı için mi geliyorum? Bak, bunu hiç düşünmemiştim. Düşüneyim o zaman. ‘Sorgulanmak’ deyince aklımıza hemen gelivereni bir kenara bırakırsak, hep sorguda olduğumuzu fark ediyorum. Sorguluyor ve sorgulanıyoruz! Daima bir açıklama bekliyor yahut açıklamaya zorlanıyoruz. Adeta “nasılsın, ne düşünüyorsun, iyi misin, bir şey demeyecek misin…” derken bile sorguluyor, sorgulanıyoruz.

İnsan bir halde kalmıyor, kalamıyor. İçimizden bahsediyorum. Ahenkli bir dengeden, mutmain olma hali ve sükunetten. Ruh hallerimiz, değişken. Canımız sıkılıyor. Canımızı sıkıyorlar. Bu hızlı akış ve değişim eşyada, mekânda yani görünür olanda yaşanırken içte durağanlık, yorgunluk, usanmışlık hali. İçinde değiliz hayatın; seyrediyoruz sadece. Bu ise bir seyr/yolculuk hali değil, temaşa/izleme…

Baraja dökülmüş ırmak, uçurumun başında önü kesilmiş yol gibiyim! İçime doluyor, içimde kıvrılıyorum. Yazmak, yola devam etmekle eş anlamlı; yaşamak gibi. Kalemi tekrar tekrar alıyorum elime, bir cümle yazmadan bırakıyorum elimden. Kime kelam etsem, sesim bir duvara çarparak parçalanıyor. Diyorum ki “deneme” yazarak size ulaşmayı denemeyeceğim artık. Bir kurgunun peşine takarak dikkatinizi, ancak bir romanla ulaşabilirim idrakinize. Romancı değilim. Geriye şiir kalıyor. Oysa kemikleşiyor duygularım, yaralarım kabuk bağlıyor; bu beni yaşadığım topluma uyumlu kılarken şiirden uzaklaştırıyor. Şiirden yani içimden…

Çay içerken, günlük gazetelere bakıyorum; okumuyor, sadece bakıyorum. Okunası şeyler kitaplarda, dergilerde. Gazetelerde ise: “Şeker ve tuzdan uzak durun” diyor sağlık uzmanları! Hayatın tadı-tuzu zaten kalmamış, bırakın yemekte tuz, çayda şeker kalsın. Bir sanatkârda eserini ortaya koyacak duygu ve düşünce yoğunlaşması, günümüz öğretilerinde “patoloji” olarak tanımlanıp, anksiyete-stres ve depresyon, nevroz ilh. tanımlamalarla tedaviye muhtaç görülürken; her kimse herkes sıradanlığında hizaya zorlanırken, hangi eserden, şiirden, fikirden bahsedebiliriz. Sudoku çözerek bırakıyorum gazeteyi sehpaya…

Heyecanla anlatıyor genç adam yanındaki arkadaşına: “Gavs hazretlerinin…” Yan taraftaki sehpayı üç kişi kuşatırken, içlerinden biri gamsız sesle: “Of! Burada sigara içiliyor” diyor. Sigara içen ortayaşlı adam dayanamayıp, okuduğu kitaptan başını kaldırarak tanımadığı şahsa sesleniyor: “Onun için içeride oturmuyoruz birader, buradan daha dışarısı yok!” Bir çocuk duruyor karşımda; boya sandığı değil de sanki dünyayı asmış boynuna: “Parlatalım abi”. Pembe nağmelerle seçim otobüsü geçiyor caddeden. Sıska köpek köşedeki çöp ‘konteynırını’ karıştırırken, canhıraş kaçıyor sokak kedisi. “İsmet Özel, diyor köşede tartışan guruptan bir öğretmen, Terme’ye gelecekmiş” Çocuk parlattı ayakkabıyı, parasını aldı, tekrar boynuna astığı sandıkla yürüdü ardına bakmadan. Durumundan şikayet eder hali olmadığı gibi, bir iş yapmanın büyük adamlara mahsus kabullenmişliği var üzerinde. Boyacılığı ona yakıştıramayan o değil, biziz. Ah, çocukluğumuz! O özlediğimiz uzak ülkemiz çok mu güzeldi? Değil. Güzel olan çocuk olmamızdı. Hep çocuk kalsaydık, hiç büyümeseydik demenin bir daüssıla özleminden öte anlamı yok. Benim yazılarımın bir yanı niçin kapalı havalar gibi karamsar? İki yıl önce, yanımda kızkardeşim, birkaç adımda yorulduğu için sırtıma alıp “hematoloji” polikliniğine kadar taşıdığım babam, fakülte hastanesinde birbuçuk ay süren tetkik ve tedavi sonrası –bu süreçte yaşadıklarımız uzun bir bahistir- “beni götürün” dediği köy evimizde yalan dünyaya veda ettiğinde öldü çocukluğum. Ben çocukluğumu o gün yitirdim. O günden sonra hiçbiryerdeyim. Bütün gidip gelmelerim zamanı sarmak için…

Kelimelerimi saldım sokağa. Son model bir araba geçiyor caddeden, teker izlerinde yamyassı olmuş cümlelerim. Kaldırımda yere savrulmuş anlamı süpürüyor belediye işçisi. Bir seçim otobüsü daha geçiyor, gürültülü. İçimde birbirine paralel iki ben; biri “yaz” diyor, diğeri “yaşa”. Havanın gâh açık gâh kapalı olduğu Karadeniz iklimi gibiyim. Bir kararda olamamak hali. İnsan şuuraltında saklı. Şuuraltı, çocukluğumuz. Şuuraltı aldatmayan yanımız; şuura yükselen yanımızda hesabilik, kontrol ve öğrenilmiş çaresizlikler. Garsonu görüyorum, göz mesafesinden söz mesafesine gelince sesleniyorum: “hesap”

Telefonum çalıyor. “Baba, yemek hazır,  bekliyoruz” Kalkıyorum; önce markete uğramalı. Sokakta seyyar satıcıyla selamlaşıyoruz. Yerine kültür sarayı yapılması düşünülerek yıkılan, eski belediye dükkanlarının olduğu alanı çevreleyen kaldırıma paralel ahşap ihata duvarında resimler. Eskiden şöyleydi şimdi böyle diyen resimler. Hepsinde yeniden aday gösterilmeyen mevcut belediye başkanının sembolik fotografı. Arada çocukları at binmeye götürdüğüm ve beyaz Midillinin de bulunduğu At çifliğinde çekilmiş resme takılıyor gözlerim; gösterişli iki ata binmiş iki adam: eski bakan ve başkan . Eve yöneliyorum. Kapı, merdiven, zil, “hani birleşik kesirleri çalışacaktık baba” diyerek kapıyı açıyor bahar gözlü bir çocuk; “tamam, çalışırız kızım.”

Merhaba huzur…

İSA YAR

Taşrada kalemin yalnızlığı


.
.
.

Ünye’de edebiyatçı olmak

İnsan yaşadığı şehri benimsiyor. Doğup büyüdüğünüz yer olmasa dahi yaşadığınız şehir yaşanmışlığın hatırasında size bir aidiyet sunuyor.Yürüdüğünüz sokaklar, sık uğrayıp çay içtiğiniz mekanlar, kenarda köşede hala ayakta kalabilmiş geçmiş zaman evleri, açık alanları obur bir iştahla yutan apartmanlar ve en önemlisi tanıdığınız insanlar sizin için yaşadığınız şehrin anlam haritasını oluşturuyor.

Böyle olmakla birlikte kişi kendisini merkeze alarak herkese ve herşeye kendi gerçeğinden baktığından olsa gerek yaşanılan şehir bütün genişliğine rağmen an gelir küçülür, dar gelir insana. Demem o ki mekan ve mukim arasında oluşan bağ herkes için aynı değildir…

Neredeyse yirmi yıldır bu şehirde yaşıyorum. Bir şehri tanımak için yeterli bir süre. Oysa biliyorum ki ne ben bu şehri yeterince tanıyorum ne de şehir beni. Aramızda eksik bir şeyler var. Benden yana eksik olan şudur ki bu şehirde çocukluğum yok. Çocukluğumuzun geçmediği mekan, ne kadar benimsemiş olsak da bizim için ruh gurbetine benzer bir hatırasızlıkla noksandır. Yani hafızamızın önemli bir kısmında yer tutmaz çünkü çocukluk bizim uzak ülkemizdir. Doğup büyüdüğümüz yerlerden bir ömür ayrı kalsak bile o belde bir hafıza olarak bizde yaşar. Bu sebeple şehir, kendi çocuklarında bile en fazla mahalleden ibarettir. Demek istediğim, bu şehirde yaşayan birisiyim sadece. Aramızda en anlamlı bağ ve yakınlık, aynı coğrafyada, karadeniz sahilinde güzel bir köyde çocukluğunu yaşamış birisi olmak. Bu şehirde dışımdaki iklim/mekanbir anlamda bana yabancılıkhissi hiç vermedi. İç iklimimiz ise başka bir şey; yaşadıklarımızın toplamı ve içimizde saklı bahçe…

Yukarıda kaleme aldığım ifadelerden ne anlamak lazım geldiğini bilmiyorum, anlayan beri gelsin diyerek geçiyorum. Yazının bundan sonrasında kendi hissiyatımdan değil(mesleğimiz ne olursa olsun) edebiyatçı tanımına giren insanın gözünden bu şehire bakmaya çalışacağım. Belki şehre bakmayacağım, bu şehir (bütün temsilcileriyle) edebiyatçıya nasıl bakıyor bunu dile getirmeye çalışacağım. Burada edebiyatçıdan kastmız elbette yazan adamdır. Edebiyat, mevzusu itibariyle zaten şehirli karakter taşır; konusu insan, toplum, kültür ve medeniyettir. Dolayısı ile en gelişmiş haliyle dil yani lisandır. Edebiyatçı, inşa edeceği eseri tahayyül ve tasavvur ederken tenhaya, yalnızlığa, sükunete, iç aleminde yoğunlaşmaya ihtiyaç duyar ancak ortaya koyduğu eseri bozkırın ya da denizin ortasına değil şehrin meydanına bırakır. Şehrin meydanına yani onu anlayarak gereğini hayata geçireceklerin meydanına. Bu imkanı barındıran yerdir şehir ama bu imkanı şehir adına elinde bulunduranların edebiyatla ilişkisi nasıldır. Buna bakarak o şehrin kültürel zenginliğini ya da nasipsizliğini anlayabiliriz. O zaman bakalım bu şehre…

Ünye’de edebîyatın herhangi bir dalında eser/ler ortaya koyabilen insanların var olduğunu biliyorum. Bu hususta mahallini aşmış isimlerin varlığı bir gerçek. Öte yandan bu şehirde içeriğinde ciddi edebi metinlerin, şiirin yer aldığı dergilerin kendini gösterdiği de gerçek. Yayınına ara vermiş Sükût, yoluna devam eden kertenkele gibiülke geneline hitap eden dergilerin yanısıra, okul mahreçli olan ve fakat muhtevasıyla mahallini aşmış yağmur ve yakamoz dergilerini kim yok sayabilir. Şiir seçkisiUzak, yöre ve kent kültürü dergisi canik, dil vekültür, lâl, künyebunlara ilave edebileceğimizdergiler. Eserlerini kitaplaştırmış birkaç isim, kitaplaştırabilecek donanımda edebî kalemler bu şehirde yaşıyor. Ve fakat:

Ünye bunun ne kadar farkında ve özellikle bu şehirde edebî faaliyetlere destek olabilecek imkana sahip olanlar nerede? Ünye’de bu hususta, burada yaşayan hakiki şair ve yazarlar, has okurlar, edebiyat sevdalısı öğretmenler ve ilgili öğrenciler dışında kimleri ve hangi müesseseleri sayabiliriz? Edebiyatçılar kalemi terkedip ellerine mikrofon alarak meydanda şarkı söyleseler şüphesiz çok daha fazla ilgi ve destek göreceklerdir. Gazete adı altında birkaç mahalli haberi dolgu malzemesi yaparak kutlama ilanları yayınlasalar teşvik dahi alabilirler. Gerçi tablo birçok yerde böyledir ancak işin ruhunu kavrayan, gerçek anlamda kültürel etkinlikler yapan, bu etkinlikleri destekleyen, sahip çıkan yerler de var memlekette. Mesela, 19. kez düzenlenen “suçıktı şiir akşamları”nı ülke genelinde edebiyat çevresinden bilmeyen yok gibidir. Bu kültürel faaliyetin yapıldığı yer, nüfusu baz alırsak (ki büyükşehir olmak için nüfus baz alınıyor) Ünye’nin çeyreği nüfusa sahip Dursunbey ilçesidir. Güzelliğin mimarı ise çok yerde olduğu gibi Dursunbey belediye başkanıdır. Mahalli idareler ve sivil toplum kuruluşları böyle faaliyet ortaya koyduklarında mülkî idarenin desteğini de her zaman almışlardır. Yeterki projelerinizde yer alsın.Maalesef bu misaller istisna kabilindendir. Asıl mesele taşrada yaşamanın, eser ortaya koymanın sonuçlarıdır. İstanbul’un dışına çıktığınızda, bütün varlığınızla edebiyatın içinde olmanız yetmez. Sesiniz kısık çıkar. Taşrada insanlar edebî kimlikleriyle değil mesela meslekî bilinirlikleriyle öne çıkarlar. Bu ise edebiyatın taşrada karşılığının sınırlı olduğunu gösterir. Oysa merkezde eser ve yazarı ön plandadır. Edebiyatçı edebî kimliğinin dışında tanınmaz bile, biyografisinden veya mülakatlardan çıkarırsınız ne ile geçindiğini. Orada dikkatler ortaya koyduğu esere yöneliktir. Edebiyatçı iseniz taşradan çıkarak merkeze gidecek, merkezden taşraya isminiz ve dolayısı ile eserinizle döneceksiniz. Yoksa taşrahas okurun ve hakiki edebiyatçıların dışında eserinizin farkında bile değildir. Diğer yandan edebiyatçıların protokollerden uzak durması edebiyatın doğası gereğidir ve edebî temsil bunu gerektirir fakat protokolün edebiyattan uzak durmasını nasıl izah etmek gerekir, bilmiyorum. Bilen varsa izah etsin…

İsa YAR

* ünye yağmur degisi 2013

DARP EDİLEN ŞİİR


.
.

            ”12 Eylül darbesinin siyasi ve toplumsal analizleri pek çok yazıya, romana ve filme yansıdı. Darbenin tekil insan hayatına etkileri üzerinde fazla durulmadı. Oysa bu darbe pek çok insanın hayatında ciddi bir travmaya denk düşüyordu ve insan ruhunun örselenmesi, beraberinde bir dizi psikiyatrik meseleyi getiriyordu.” Böyle diyor şair psikiyatr Kemal Sayar, hüzün hastalığı adlı kitabının “eylül yorgunluğu” bahsinde…

 

            Soruşturmanın merkezini şiir teşkil etmekle beraber, sorularınızın ortak paydası, darbenin, belki iki asırdır nesilleri ve dolayısı ile toplumu etkileyen bir ülke gerçeği olduğudur. Çünkü “darp” edilen şey idari (siyasi) yapı gibi görünse de aslında bütün geçmişi ve geleceğiyle sosyal yapıdır. Toplum, darbenin şokunu zamanla üzerinden atsa bile darbe kalıcı tesirini nesiller boyu sürdürüyor. İtiraf edilmeyen bir korkuyu adeta genetik kodlarla yeni nesiller devralıyor. Adeta darphaneden çıkmış birbirinin tıpkısı banknotlar gibi formatlanmış nesiller, öğrenilmiş çaresizlikle olan biteni umursamadan “birey” olarak hayatlarını “sorgulamadan” sürdürürken, tarihi malumatı iyi “çözümleyen” bazı sancılı kafalar her şeye rağmen farkındalıklarını göstermiyor değil. Bu itirazı ise daha çok şairlerin dilinden takip edebiliriz çünkü şiir bu imkânı barındırıyor. Elbette darbeden kastettiğimiz sadece neslimizin şahitlik ettiği müdahaleler değil, batılılaşmanın önünü açan hamlelerden, mesela “ıslahat fermanından” başlatabileceğimiz uzun süreçte yaşanılan çok şeydir. Biz imparatorluk kaybetmiş bir milletiz…

            Şairlerin rahat insanlar olmadıklarını biliyoruz. Dolayısı ile zaten olmayan rahatının kaçmasından en az şairler çekinir. Öte yandan şair, içinde yaşadığı toplumun iç sesidir. Ancak bu ses darp edilmiş bir toplumda ne ölçüde karşılık bulabilir? “Cenaze olan yerde şarkı söylenmez” diyor Cemil Meriç. Darp edilmiş toplumda rikkatli sesleri işitme, şairin/şiirin mukavemetini dinleme/anlama kabiliyeti adeta palet altında zedelenmiştir. Bu demektir ki şiir darbeden nasibini almıştır. Ortaya “birey şiiri” çıkmıştır. Çünkü insan acı çekmiştir. Şiir zaten “bireyseldir” diyenlere bir sözüm yok ama bu, şiirin neredeyse aidiyetsiz, milletsiz hal aldığını ifade etmemize engel değil. Dil de darp edildiğinden vezin (kafiye değil) ve manadan kopuk, “her anlamda serbest” bir şiir anlayışı dergileri doldurmuştur.

            Yozlaşma zaten bir toplum gerçeğidir! İki asırdır şu ya da bu şekilde darp edilen bir toplum ister istemez beyin/algı sersemliğine uğramıştır. Geçici hafıza kayıpları, mankurtlaşma, değişip dönüşme ya da melezleşme vakidir. Doğal refleksler mefluç olmuş, aykırılıklar kanıksanmış, doğru ve yanlış kavramları istinadını yitirerek yeniden tanımlanmış ya da sorgulanmadan kabul görmüştür. Öte yandan toplum uzun süreli baskı ve tanımlanmamış korkulara direncini manevi dinamiklere yönelerek ve fakat mevcut şartlara da uyum göstermeye çalışarak karşı koyabilmiştir. Bu uyum ise her zaman ve her hususta mümkün olmadığından toplumun dokusu biraz kanserojen özellik göstermektedir. Darbelerle yüzleşme ise derin ve hakiki anlamıyla yapılamamıştır. Aslında bir tabudur…

            Türk şiirinde kuşak kavramı ya da dönemler kesin bir şekilde tasnif edilebilir mi? Edebiyat araştırmalarında, kitaplarda kabul görmüş tasniflere ilave edilecek yeni bir tasnifi edebiyat dergilerine baktığımızda göremiyoruz. En azından şiire dair bir uzlaşma göremiyoruz. Toplum mutabakat ölçülerini yitirdi; her şeyle kavgalıyız, kendimizle bile. Şiirin ne olup olmadığına dair herkes kendince bir şey söyleyebiliyor. Bu tabloda darbelerin tesiri olmadığını söyleyemeyiz çünkü darbe asıl travmayı ferde yaşatır, dolayısı ile şiirin toparlayıcı vasfını darbeler neredeyse bertaraf etmiştir. Darbeseverler insanların marketlerde, konserlerde, stadyumlarda, tatil yerlerinde kalabalık oluşturmalarını kolaylaştırılırken, mesela fikirde, şiirde buluşmalarını tasvip etmemişlerdir. Şairden/şiirden böylece uzak düşen toplumda şiirin kısırlaştığı, ‘şiir gibi’ metinlerin kendine pazar bulduğu söylenebilirse de sahih şiir kendini daima muhafaza etmiştir. Muhafaza etmekle beraber kabuğuna çekilmiştir. Dolayısı ile şair yalnız adamdır ve şiir meydanlardan çekilerek iç sesi duyabilenlerin fark edebildiği bir yerde durmaktadır.

            Türk şiiri, darbelerin dıştan sarstığı ama içten yaraladığı topluma nüfuz ederek, içinden sarsabildiği gün yeni bir tasniften söz edebiliriz…

             İSA YAR

 

Soruşturma Soruları:

Darbeler ülkesi olarak anılmak sanırız toplumu yordu. Hayatımız değiştikçe şüphesiz şiir de ona bağlı değişimler gösterecek. Ümit ederiz hayat kendi mecrasında akarken şiir gelişim gösterir.

Her darbe, toplumun belleğine ve şiire de vurulan bir darbe midir? 

Türkiye gerçeğinde darbeler yozlaşmaya mı yüzleşmeye mi yol açtı? 

Türk şiiri her darbe döneminde kendini yeniden şekillendirmiş midir, yoksa dönüşüm ve değişim tabii olamamış, darbelerin tesiriyle mi olmuştur?

Darbeler şiirimizi kısırlaştırmış mıdır, zenginleştirmiş midir? Darbelerin tesiriyle şiir piyasaya mı inmiştir. Darbeler şiirimizi de toplumu da arabeskleştirmiş midir?

Darbeler, toplumları; korkuyla, tanrıya yaklaştırıyorlar mı yoksa bu toplumsal dönüşümün tabii sonucu mu? 

Türk şiirinde kuşak kavramı üzerinde duranlar demokrasimizde yaşanan kesintilere bağlı bir sınıflama yapamayacaklar. Kuşak kavramı neredeyse darbelerle ayniyet arz eder hal almıştı. şimdi şiirimiz neye göre dönemlere ayrılıp tasnif edilecek, bu gruplandırmadan öte tasnif niteliğini önemli hale getirir mi?  

 Şiir Vakti Dergisi

ŞEFİK ABİ


varsayilan

Gülser abla sitem etmese, belki bu yazı doğmayacaktı. “-Kitaplarını okudum… Şefik abinden bahsetmeni de isterdim.”

Bu söz üzerine düşündüm: hayatımızda iz bırakan ve fakat kendimize yakın bulduğumuz için mi yoksa mahremiyetimizden saydığımızdan mı bilmiyorum, hayatı kayda değer pek çok ismi içimizde sırlıyoruz. Oysa sıradan zannettiğimiz bir hayat hikâyesinin içinde bazen çok güçlü bir karakterin yaşadığını göremiyoruz bile. Belki de her birimiz bir hikâyenin karakteri olduğumuzdandır, kim bilir…

Şefik ağabey, benden birkaç yaş büyüktü.

Bu birkaç yaş farkı ömrün ilerleyen yıllarında kapansa dahi çocukluğumuzda neredeyse boyumuzu aşan bir mesafe demekti. Dolayısı ile çocukluk akranım değildi ama deniz kıyısında yer alan ve o yıllarda birkaç evden teşekkül eden yalı mahallesinin parmakla sayılabilecek ele avuca sığmaz çocukları olarak, “abi” diyebileceğimiz üç-dört isimden birisiydi.

İnsan, zaman ve mekânla kuşatılmış olduğundan, zamanı ve mekânı dikkate almadan yapılan değerlendirmeler eksik kalır. Yalı mahallesi, okçulu ve kovanlı köylerini ayıran derenin denizle birleştiği koyda, her iki köyden sahile ilk yerleşen birkaç ailenin yaşadığı küçük fakat önemli bir yerdi/r. Şefik ağabeyin ailesi de ilk yerleşenlerdendi. Yalı bir mekân olarak, stratejik-coğrafi imtiyazı ile birçok imkânı barındırıyor ve sosyal hayat neredeyse kasaba hüviyeti taşıyordu. Karadeniz sahil yolunun sağladığı ulaşım imkânı önemliydi. İlk ve ortaokulun yanı sıra Kemal amcanın fırını, bakkallar, gazete bayii, hızar atölyeleri, terzi, lokanta, berber, dişçi, köfteci, dondurmacı, ayakkabıcı, demirci, cami, kahvehaneler, balıkçı kayıkları ve çekeği gibi pek çok unsuru bu arada sayabiliriz ki altmışların sonu-yetmişli yılların başlarında bu tablo her yere nasip olmamıştır.

Şefik ağabey, fırıncı Kemal amcanın oğluydu. Altında fırın ve bakkalın yer aldığı konakvarî, enlemesine uzun iki katlı evin meydana bakan bir odası sanırım ona tahsis edilmişti. (Milli bayramlarda okul öğrencilerine heyecanla hamasi şiirler okuyan dedesi Dursun emminin renkli kişiliği bir yana, babası Kemal amca çocukların pek sevdiği bir isimdi ki fırın, belki de bunun için sık uğradığımız bir mekândı. Kemal amca bizi çok mu severdi bilmiyorum ama gelmemize memnun olur, bize şakalar yapar, buna karşılık biz de sıcak ekmekleri rafa dizerek ona yardımcı olmaktan çocukça zevk alırdık. Hamur yoğurma bölümü, pasa bezleri, un çuvalları, kısaca ekmek pişirme ameliyesinin bütün safhalarına Kemal amcanın şefkatiyle vakıf olmuştuk. Teneffüslerde fırınla bitişik bakkala uğrar, elli kuruşa çeyrek ekmek arası helva ve üzerine kaşık ucuyla sürülmüş reçeli afiyetle yer, karnımız doyunca okul bahçesine koştururduk…) Hareketli bir yapısı olan Şefik ağabeyi ise fırında ve bakkalda pek göremezdik nedense. Coşkulu, her an bir kavgaya hazır ataklığı yanı sıra sanırım hassas bir ruha sahipti. Sahilde karavanla kamp kurmuş turistlerle gitar çalarak “muhabbet” eden, birkaç arkadaşıyla okulların açılmasına yakın kırtasiye malzemesi satarak ticarî faaliyet gösteren, yerinde duramayan bir karakterdi.

Ortaokul sonrası ancak bir ay süren, Perşembe Öğretmen Okulunda öğrenciliğim esnasında, Şefik ağabey son sınıfta okuyordu. Aslında daha önce mezun olması gerekirken haşarılığından okulu uzatmıştı. Dolayısı ile kısa süreli de olsa okul arkadaşım sayılır. Onunla ciddi manada irtibatımız sonraki yıllara tekabül eder. Öğretmen okulundan ayrılıp sağlık kolejine geçiş yapınca, köy ile irtibatım ancak tatillerde sürdü. Şefik ağabey ise öğretmen olarak Çayeli’ne atanmıştı. Bu arada 1980 öncesinin bilinen sosyal şartları memleketi öylesine sarmıştı ki, birkaç arkadaşı ile köyde “ülkü ocağı” bile kurmuştu ki mekânın şöhreti mahallin sınırlarını aşmış, haniyse devlet Fatsa’dan, karşı yakadaki Fatsa da bu köyden rahatsız olmuştu. Ben okulu bitirip Ankara’da göreve başlayınca, yine izinli geldiğim zamanlarda denk gelirse görüşebiliyorduk.

Şefik ağabey kendisiydi. Herkes ve her kesimle kolayca kaynaşır, ancak milliyetçiliğini bir kimlik gibi gururla taşırdı. Tanımlamaların ölçeğinde bir dava adamı değildi; adamdı. Hiç değişmeyen yanı bu adamlığıydı. Oysa (meselesi ne olursa olsun) nice dava adamları gömüşlüğümüz vardır ki ortada dava kalmayınca, adamlığı da kalmıyordu! Dolayısı ile Şefik ağabey davadan geçinen, dava alıp satan sıradanlardan değildi. Birkaç yaş küçük olmama rağmen nedense beni görünce önemli biriymişim gibi hürmet ve samimi yakınlık gösterirdi ya da bana öyle gelirdi. Benimle sanki daha çok fikrî mevzularda konuşmak ister, hızla girdiği muhabbetten aynı hızla çıkar, “-yine görüşelim.” der, hareketli sosyal hayatın doğallığına dönerdi. Zaten kimseyle laf yarışına girmez, fikrini kafasında imanını kalbinde taşır, bulunduğu ortamı adeta rahatlatır, herkesi ve her şeyi olduğu gibi kabullenmiş görünürdü. Bu sebeple hatırı sayılır geniş bir çevresi vardı. Hiç değişmeyen bir özelliği ise mütevazı oluşuydu. Dost, ahbap, tanıdık kim olursa olsun her zaman samimiyetle yaklaşır, yakınlığı muhafaza ederdi. Görevi gereği bir statüsü ve buna bağlı çevresine rağmen o hiç büyümeyen bir çocuktu. Oysa geldiği makamlarda kendisini bir şey zannederek, küçülerek değişen nice tanıdık da gördü bu gözler…

Akranlarına göre geç evlendi; kendisi gibi öğretmen olan, dayımın kızı Gülser abla ile. “Muhtar” Mehmet dayım, Şefik ağabeyin haşarılığının yatışmasını diledi diyelim, nihayet izin verince Leyla ve Mecnun hikâyesine dönüşmesine ramak kala evlenebildiler… Samsun sahra sıhhiye okuluna askeri birliğime teslim olmaya giderken (babamın ricası üzerine) bana refakat etmesi yâd etmeden geçemeyeceğim bir hatıradır. Beni subay akrabasıyla tanıştırmış, güya emanet etmişti. Bir başka hatıra ise, yıllar sonra düğünümüzün (bekârlığıma darbe vuran yıl farklı olmakla beraber, gün 12 Eylüldü) Perşembe halk eğitim merkezi salonunda olmasıdır ki kendisi ile alakası oranın müdürü olmasıdır.

Adana’dan nihayet Ordu’ya atandığımda daha sık görüşür olduk. Bir gün kendisini makamında ziyaret etmiştim. Hoş-beşten sonra heyecanla masasının üzerindeki kitapları göstererek:

“-Senin kadar olmasa da biz de kitaptan kopamıyoruz. Gerçi tamamını okuyamıyorum ama kitap görünce dayanamıyor, alıyorum” derken gözlerinin içi gülüyordu. Çizgisini kitap tercihinde devam ettiriyordu. Bu orta boylu, nispeten zayıf, yerinde duramayan adam, alışılmış “memur/amir” karakterlerine benzemez, statüyü adeta önemsemez, herkese yardımcı olmaya çalışmak bir yana hakikaten yardımcı olur, sahip olduğu vefa duygusunun pek çok eski dostta aşındığını görmenin hüznünü de saklamazdı. Son zamanlarda iyice zayıfladığını fark etmiştim. Bünyesi hassastı, uzun zamandır rahatsız olduğunu lakin umursamadığını biliyordum ama rahatsızlığının ciddileştiğini sonra öğrendim.

Şefik ağabey, ardında iki evlat ve genç bir hayat arkadaşı bırakarak kırklı yaşlarının başında aramızdan ayrıldı. Cenazesine katılan vekil, bürokrat, protokol mensupları, arkadaşları, köylüleri ne hissettiler bilmem ama ıslak bir ılıklıkla bir hatıra gibi kaydı gözlerimden Şefik ağabey. “Büyükağız” dediğimiz yerleşim yeri onun vefatından sonra haniyse tatsızlaştı, tenhalaştı, şevkini kaybetti. Adam gibi adamların bıraktığı boşluk günümüzde daha çok derinleşiyor, sanki. Vefatının üzerinden oniki yıl geçse de “Şefik Uçar” bu isimlerden birisi olarak hafıza ve hatıramızda yerini bütün tazeliğiyle koruyor…

İsa YAR

     

        

İSA YAR ile MÜLAKAT (Berceste dergisi)


 

.

TAŞRA’DA BİR ŞAİR SES:

İSA YAR İLE ÖTEDEN BERİDEN…

 

Yahya Cumhur TAPÇI: Biz sizi biyografilerinizden ve yazılarınızdan az çok tanıyoruz. Bu nedenle siz bize kendinizi nasıl tanıtırsınız? Kendi gözüyle İsa YAR kimdir?

İsa YAR: Zor bir soruyla başladınız Yahya Bey. Kısa biyografi kişi hakkında bir fikir verse bile, bir tarafıyla da insanı örter, saklar. Bu sorunuzun cevabı belki mülakatın sonunda kendiliğinden ortaya çıkar diyelim…

TAPÇI: Değişik dergilerde yazılarınız ve şiirleriniz, yerel gazetelerde köşe yazılarınız yayınlandı, yayınlanmaya devam ediyor. Bir süre yerel bir radyoda program da yaptınız. Ayrıca yazılarınızı yayınladığınız kendi adınıza bir de veb siteniz var. Belki birkaç kitap yayınlayacak kadar yazılarınız hazır. İlk kitaplarınızın yayınlanması neden bu kadar gecikti. Yenilerini de yakında görebilecek miyiz?

YAR: Bu gecikme için birçok sebep sayabiliriz. Yirmili yaşlarımda iken şiirlerimi kitaplaştırmak imkânı doğduğunda ‘çok erken’ olduğunu düşünerek vazgeçmiştim. Sonraları ise yazdıklarımı kitaplaştırmak için aceleci olmadım. Yazdıklarımı edebiyat dergilerinde yayınlamaya devam ettim. Bir yerden sonra kaleme aldıklarımı kitaplaştırmayı ciddi olarak düşündüm hatta istedim ve o zaman bu işin bir piyasası olduğunu gördüm. Piyasayı dikkate almak, piyasada olmak hiç hazzetmediğim bir şey. Edebi çevrelere, özellikle yayınevlerine ne yazık ki bir çocuk saflığıyla baktığımı fark ettim! Çünkü ekseriyeti sadece para kazanma peşindeydi. İçimde bir şeyler kırılıp döküldü. Şunu da ifade edeyim, İstanbul’dan, hakikaten abi mesabesinde gördüğüm bir isim, yayınevi adına görüşmek üzere bizi davet ettiyse de biz gidemedik. Sizin de tanıdığınız, Samsun’da matbaa sahibi olan bir yayıncı kitaplarımızı basma sözü vererek gazetesinde yazmamız için pek ısrarcı oldu. Kabul ettik, bir süre yazdık, bir an geldi gazeteye bazı hususlarda tavır aldım sonra da yazmayı kestim. Dolayısı ile bizim kitaplar da basılmadı.

Uzak-yakın dostlarımız da yazdıklarımızın artık kitaplaşması gerektiğini ısrarla belirtiyorlardı. Bu konuda Vedat Ali Tok’un gayretini zikretmeliyim. Netice itibariyle kitabı bastırıp kurtulmak istiyordum. Kayseri’de, şair-yazar Selim Tunçbilek’in kurduğu ŞiirVakti yayıncılık kitaplarımızı bastı. “Saklı Sözler” benim olduğu gibi yayınevinin de ilk kitabı. Yeni kitaplar hakkında bir şey söylemek için erken. Temkinliyim.

TAPÇI: Biliyoruz ki siz, çok iyi bir okuyucu ve yazarsınız. Okumadan yazı yazılamayacağına göre okuma yazma alışkanlığınızın temelini oluşturan etkenler nelerdir? Sizi yazmaya zorlayan asıl sebepler nelerdir?

YAR: Okur olunmadan yazar olunmuyor elbette. Okuma alışkanlığımız için çocukluğuma kadar inebilirsiniz. Sonrası çok daha fazla bir şey; okur olarak, kitap kaçıp sığındığım liman olmuştur bana… Yazmak ise, sancılı bir süreçtir. Şiir ayrı bir yerde duruyor, ayrıcalıklı. Daha iç. Kanaatimce şairlik delilikten bir şubedir! Deliremediğimiz ya da delirmemek için şiir yazarız. Belki de şiir yazdığımız için aklımızı koruyoruz. Bu söylediklerim, niçin yazdığımın ipuçlarıdır.

TAPÇI: Hayatın iniş çıkışları, zorlukları ve yaşayış tarzı insanları belli bir potaya sokuyor. Siz de ülkemizin değişik yörelerinde görev yapmış, badirelerden geçmiş bir kişisiniz. Buna rağmen yazılarınızın pek çoğuna baktığımızda Ünye bunlar içinde müstesna bir yere sahip. Yazılarınızın çoğunun yazıldığı yer ve hakkında yazdığınız bir ilçe. Bunun nedenini öğrenebilir miyiz?

YAR: Çünkü burada yaşıyorum. Ama şehir derken burayı kastetmiyorum; şehri kastediyorum. Mekânın insana elbette tesiri vardır fakat üzerinizde hayatınızın geçtiği pek çok yerin tesiri vardır. En son bulunduğunuz yerde de yazsanız, yazdığınız hepsini kapsar. Ünye güzel bir sahil kenti ve bu şehre yerleşeli onbeş yıldan fazla oldu. Öte yandan sahil boyunca doğu istikametine doğru yarım saatlik mesafede Perşembe ilçesindenim. Mekân Karadeniz’in ortak özellilerini barındırıyor. Betonlaşma alabildiğine kuşatsa bile yaşanılası bir yerde yaşıyorum. Bu şehirde oturup sohbet edebildiğim dostlarım var. Ayrıca yılların birikimi olsa da kitabımda yer alan yazıların tamamını Ünye’de kaleme aldım diyebilirim. Dolayısı ile hissiyatımda bu şehrin elbette payı var.

Yeri gelmişken yani Ünye ismini bir edebî sohbette zikretmişken özellikle belirtmeliyim ki bu şehirde kültürel bir faaliyet varsa bir şekilde Yahya Cumhur Tapçı ismi karşımıza çıkıyor. İmkânı elinde bulunduranlar yeterli desteği verseler, bu şehirde edebiyat adına çok daha güzel şeyler yapılabilir. “Uçan fener”den daha önemli şeyler olduğunu bilmeleri kaydıyla…

TAPÇI: Ülkemizde “edebiyat” denilince akla gelen ilk şehir İstanbul oluyor. İstanbul, her yönüyle hepimiz için önemli bir yer. Fakat siz bir edebiyat adamı olarak taşradan haykırıyor, sesinizi duyurmaya çalışıyorsunuz edebiyat çevrelerine. Bu taşradan diğer taşralara sesinizin ulaştığını görüyoruz. Peki, İstanbul’a ulaştırabildiniz mi sesinizi? Sesinizin oralardan duyulması, oralarda da görülmeniz, tanınmanız sizin için önemli mi?

YAR: Sesimin İstanbul’a ulaştığını biliyorum… İstanbul uğultular içinde biraz sağır bir şehir, taşranın sesine. Daha doğrusu bu uğultu biraz da İstanbul’daki taşralıların gürültüsüdür. Kendi görünürlüklerine ve seslerine hayran hepsi…

Sesimin her yere ulaşması peşinde olmadım. Bazen en yakınınıza ulaşamazken sesiniz çok uzaklardan duyulabilir. Bu edebiyat için böyledir. Tanınmak kelimesini ‘bilinmek’ anlamının dışında yani ‘kabul edilmek’ manasında kullanırsak tanınan bir kalemiz tabi. Ayrıca herkesin tanıması gerekmiyor. Edebiyat çevrelerinde çok bilinmek ise günümüzde biraz haddinizi aşmanıza bağlı; buna edebimiz müsaade etmiyor. Taşrada insanlar sanki daha samimi oluyor, metropoller ise insanı kendisine yabancılaştırıyor, hesaplı yapıyor. Çok bilinmeniz için kendinizden taviz vermeniz gerekiyor, hayat zaten aşındırıyor, kendimde kalmak ve içimi korumak istiyorum. Bilmesinler beni, ne kaybederler ki…

TAPÇI: Son dönemlerde genellikle taşradan çokça sesler duyuyoruz. Bakıyoruz ki İstanbul’dan gelen sesler de taşradan besleniyor. İstanbul özelliğini kayıp mı ediyor?

YAR: Aslında taşra da İstanbul da değişiyor, dönüşüyor. Bu kaçınılmaz bir şey. İstanbul içinde taşrayı barındırıyor ama taşraya tesirini kaybetti/kaybediyor. Devlet-i âliye tarihe karıştıktan sonra kültürel anlamda devam ettirdi tesirini. Bu tesir İstanbul üzerinden hayata geçiyordu. İmparatorluk terbiyesi almış ince zevkli, geniş ufuklu ve üslûb sahibi edebiyat adamları sahneden çekildikçe bu tesir iyice zayıfladı. Taşra yani Anadolu belki hâlâ hammadde kaynağı bu manada ama İstanbul merkez olmakla beraber bu madeni cevhere çeviren yer değil artık. Taşra bu merhaleyi de mahallinde tamamlamak zorunda. İstanbul mirasyedi. Ama öyle bir tarihi birikime ve temsil imkânına sahip ki haklı olarak hâlâ gözdedir. Kısacası yeni sesler bütün mütevazılığıyla taşrada ve fakat taşralı değil; İstanbul’a kapağı atınca kibirli ve taşralı bir hale dönüşüyor! Anadolu’da şair ‘alamancıya’ benziyor; taşrada iken İstanbul kokuyor, İstanbul’da taşralı oluyor…

TAPÇI: Bazı çevrelerce edebi bir kitap yayınlamak sanki edebiyatla iştigal edenlerin işiymiş gibi görülebiliyor. Siz bir kamu kurumunda çalışıyorsunuz. Aynı zamanda şiir, deneme vb. yazıyorsunuz. Bunları değişik yayın organlarında ve kitaplaştırarak yayınlıyorsunuz. Bu nasıl oluyor? Mesela herkes şiir yazabilir mi?

YAR: Şöyle mi anlamalıyım: sağlık sektöründe çalışıyorum fakat edebiyat yapıyorum… İnsanların ruhunu darp eden ‘patolojilerin’ şahidiyim ve dolayısı ile müşahedem sahih, konu malzemelerim sahici.

Yazarlık belki tercih edilebilen bir şey ve fakat bence şairlik öyle değil. Yani şiiri tercih edebilirsiniz ama tercihen şair olamazsınız. O bir fıtrat, iklim. Herkes şiir yazabilir; niye yazamasın ki; ama şiir olur mu, bilmem!

Yazmak hususunda şunu söylemeliyim: ben her konuda yazan, yazmayı seven birisi değilim. Bende birikenleri iç dünyamda taşıyamaz olduğumda yazıya taşırım. Aslında yazılarım insan denizine ıssızlığımdan bırakılmış şişedir…

TAPÇI: “Edebiyat karın doyurmaz çay içirir” sözünden çok etkilendiğinizi söylüyorsunuz bir yazınızda; bu söz sizi neden bu kadar etkiledi?

YAR: Az önce yazmak konusunda söylediklerimi teyit eden bir söz olduğu için. Edebiyattan geçinemezsiniz, belki edebiyatçı geçinebilirsiniz çünkü bu çağ ve modernitenin şekillendirdiği toplum düşünen kafaya, hisseden kalbe ve bu çerçevede şekillenen edebi tarza uzak düştü. Uzaklaştı. İnsanımız bedenine gösterdiği ilginin pek azını kafasına ve kalbine göstermiyor. Çünkü tüketim pazarında bir meta değil edebi ürünler. Tüketim pazarında pazarlanan/tüketilen kitaplar ise bu pazarı dikkate alan ancak edebî eksenden uzaklaşmış şeyler. İsterseniz sohbetin burasında çayımızı tazeleyelim…

TAPÇI: Yeri gelmişken “ Saklı Sözler” deneme ve “ Hüzün ve Sağanak” şiir kitaplarınız üzerine konuşalım. Öncelikle bu kitaplar uzun süredir hazır bekliyordu. Neden daha önce yayınlamadınız? Beklediğiniz ilgiyi gördü mü? 

YAR: Konuşmamızın başında bu konuya biraz değinmiştik. Şunu ekleyebilirim: biz hayallerini erteleyen bir nesle mensubuz. Yine biz baharına eylül gölgesi düşmüş ve bir kırılmanın tam ortasında kalakalmış çocuklarız. Bizden öncekiler darp edildiler; bizden sonrakilere atılan format bizde tutmadı, bir hafızanın eşliğinde ‘yatağına kırgın akan ırmaklar’ gibi sessizce aktık içimizde. Dışımıza anlatamadık derdimizi, anlatamazdık çünkü biz derinliği olan kelimelerle konuşuyorduk, kelimelerini kaybeden kalabalıkların sağırlığı bizi tedirgin etmiş de olabilir. Neticede yazdıklarımızın kitap halinde bütünleşerek dağınıklıktan kurtulması gerekiyordu. Adeta üzerimden atmam gereken bir yük haline gelmişti. Kitabın doğru okura ulaşabilmesi için dağıtım imkânına sahip yayınevlerince basımını bekledim. Yayınevlerinin piyasaya göre şekillenmiş tavırlarından umudumuzu kesip, kitabı kendimiz bastırdık.

İlgiye gelince… Üç ay önce piyasaya çıkan kitaplarımın ilgi görmediğini söyleyemem ama edebî çevrelerin ilgisini zaman gösterecek. Kitabın doğru okura ulaşması açısından dağıtım mekanizması önemli fakat mesela yemek ve fal kitaplarının bile sahip olduğu bu imkândan mahrumuz. Ancak Sipariş edenin adresine gönderebiliyoruz. Zaten pazarlama derdinde değiliz.

Öte yandan yayınevi vasıtasıyla ve tarafımızdan kitaplar edebî çevrelere ulaştırıldı. Değerlendirmeler nasıl olacak; bekleyip göreceğiz. Ben Tanpınar değilim ki bir ‘sükût suikastından’ bahsedeyim…

 TAPÇI: “Hüzün ve sağanak ” adında topladığınız şiirlerinizin sağlam bir temele dayandığını görüyoruz. Aynı zamanda kendi tarzınızı da oluşturmaya çalıştığınız belli oluyor. Geleneksel Türk şiiri ve günümüz Türk şiiri arasında kendinizi nerede görüyorsunuz? Günümüz Türk şiiri hakkında kısaca neler söylemek istersiniz?

YAR: Kitabın önsözünde belirttiğim gibi, bu konuda bir iddia ile ortaya çıkmadım. Poetikam şu, şiirde tarzım bu derdinde olmadım. Okuma kaynaklı beslenmemizden, beğenilerimizden ve üslûbumuzdan bir tercih kendiliğinden ortaya çıktı. Şiirde yapılan tanımlamaların, tasniflerin ışığında ve mukayese yoluyla şiirimiz bazı tarzlara yakın/uzak bulunabilir. Kurgulayarak yazmadım şiirlerimi; içimden nasıl geldiyse ve fakat elbette bir edebî anlayışın ölçüsüyle ortaya koydum. Şekil olarak karakteri hece ve serbesttir şiirimin ama iç ahenk ve elbette manaya daha önem veriyorum. Bunu değerlendirmeyi size/edebiyat çevrelerine bırakıyorum.

Günümüz Türk şiiri hakkında ne diyebilirim. Tarzı ne olursa olsun bir tarafıyla geleneğe yaslansa da günümüz şiiri ağırlıklı olarak ‘birey’ şiiridir. Çünkü insanı ezen, yalnızlaştıran bir tarafı var çağın. Çağı sorgularsak günümüz şiirini daha iyi anlarız…

TAPCI: Şiir üzerine daha çok konuşmak isterdim fakat değişik dergilere verdiğiniz mülakatlarınızda şiirleriniz üzerinde değerlendirmelerde bulunmuşsunuz zaten. Biraz da “Saklı Sözler” denemeleriniz üzerinde konuşmak istiyorum. “Saklı sözler ” kitabınızdaki yazıları çok mu uzun süre sakladınız? Sakladığınız başka sözler yok mu? Ne zaman aşikâr edeceksiniz?

YAR: Belki saklanan bendim. Taşrada yaşamak da uygun bir zemin teşkil etti. Ben kendimi kendimden bile sakladım bir anlamda ama her şeyi içinizde hapsedemiyorsunuz. Yıllarca işyerinde beraber çalıştığım bir arkadaşım dergide şiirimi görünce çok şaşırmıştı! Çünkü adamla edebiyat üzerine sohbetimiz olmamıştı. Dışarıda ise bizi şair kimliğimizle bilenler mesleğimizi öğrendiklerinde şaşırıyorlar! Demem o ki edebiyat iklimi başka bir şey. O iklimin aşinası olmayana ne söyleseniz anlamsız. Hayatımız böyle bir çevrede geçiyor. İnsanların gündemi başka; Toki’dir mesela, evdir, arabadır, siyaset, spor, işleriyle alakalı basit şeylerdir. Sizin gerçekliğiniz bu çerçevenin dışındaysa divane âşık gibi kalırsınız ortada. Erbabı dışında herkese saklıdır bizim sözlerimiz. Kitaplaştırmak anlamında soruyorsanız, yoğurdu biraz daha üfleyeceğim…

TAPÇI: “Deneme” yazarları ve eserlerine de sıkça rastlıyoruz son zamanlarda. “Saklı Sözler” kitabınız da bunlardan biri. “Deneme” yazma hakkında neler söylemek istersiniz?

YAR: Deneme, yazarın en rahat ve serbest olduğu edebî tarz. Bilindiği gibi yazıda ileri merhale gerektiren ve temsilcisi çok da olmayan bir tarzdır. Gerçi yazdıklarına, hiçbir tanıma uymayınca “deneme” diyenler de yok değil. Belki bu metinlere denemeye yaklaşan metinler demeliyiz. Nesirde “deneme” hakikaten ustalık ve üslubu muciptir. Deneme yazarları bile her yazdıklarına deneme dememişlerdir. Nesirde diğer edebî türler kendi ölçüleri içinde daha kolay tanımlanır ve sınırları bellidir; makale, sohbet, fıkra, hikâye, roman gibi… Deneme düz yazıda daha fazlasıdır. Daha serbest, samimi ve derin. Eğer anlatacağınız şeyi, söylemek istediğiniz meseli bir tabloda hakiki renkleriyle tasvir etmek isterseniz denemenin imkânını kullanacaksınız. Kaleminiz ressamın elindeki fırça gibi olacak, kelimeler, cümleler tasvir edilenin bütün renklerini temsil edebilecek tonda yer alacak yazıda… Deneme böyle bir şey ve ben deneme tarzını seviyorum. Gerisi tabloyu okuyana kalmış.  

 

TAPÇI: Türkçeyi çok iyi kullanan ve Türk diline çok önem veren biri olarak son devir yazılarında ve şiirlerinde kullanılan dil hakkında neler söylemek istersiniz?

YAR: Bir dil yaramız olduğundan bahsedebiliriz. Bu aslında uzun bir bahistir. Kısaca şunu söyleyebilirim: Hitap ettiğiniz toplumun lisanını dikkate alacaksınız lakin aynı zamanda edebî metnin kendi dilini ihmal etmeyeceksiniz. Dilde yapılan tadilatlar ve dolayısı ile kelime kayıplarımız ifade imkânını da daralttı. Doğru kelimelerle uzun/kısa cümleler kurarak ortaya koyduğunuz metin, en derin anlamı dahi anlaşılır kılmalı. Bu manada şahsen derinliği ve çağrışımı olan kelimeleri tercih ediyorum ve dolayısı ile herkes anlasın gibi bir derdim yok. Herkesin anlayabilmesi için sokağın dilini kullanacaksınız ya da belli kesimin anlaması için nesebi bozuk kelimeler seçeceksiniz. Bana göre değil. Mesela: “hayat” gibi diri bir kelime varken niçin “yaşam” sözcüğünü seçeyim? Seçenler gerekçesini bize izah etmeli.

Dil bahsi çok önemli. Daha sade ve güncel sözcüklerle yazabilirim ama o zaman kendimi tam ifade edemeyeceğimi düşünüyorum. Çünkü kelimelerle düşünüyoruz ve yazı düşünceden doğuyor. Yüksek ve derin düşünceyi piyasa sözcükleriyle izah edemezsiniz, anlamı doğru kelimelerle inşa edebilirsiniz ancak. Kelime seçiminde, yazıda dil hassasiyeti göstermeyen piyasa yazarlarına isimleri ne olursa olsun saygı duymuyorum. Bu manada takdir ettiğim kalemlere mukabil saygı duymadığım epey ‘popüler’ kalem var! Önemli bulduğum bir metni dilini tasvip etmesem de sonuna kadar ve dikkatle okurum. Ne söylediği önemlidir benim için. Yazarken ise tercihim dilimdir…

TAPÇI: Her şeye rağmen, yeni nesil okuma yazma heveslisi gençler var. (Allah eksikliğini göstermesin.) Bu gençlerimize neler tavsiye etmek istersiniz?

YAR: Çok kitap okumaktan, hele yazmaktan uzak dursunlar! Şaka bir yana ciddi manada okumak ve yazmak insana bedel ödetir. Bu bedeli göze alamayan gitsin popüler romanlar okusun ve kalemi eline hiç almasın.

Okumayı-yazmayı ciddiye alanlara şunu söyleyebilirim: ‘marifet çok kitap okumak değil, iyi kitabı çok okumaktır’ sözünü yabana atmadan, seçici olmaları, uyanık bir şuurla okumaları, okuduklarını idrak etmeleri öncelikleri olmalı. Haddini bilerek hudutlarını genişletmeleri, önce edepli olmaları, tevazuu bilmeleri ve fakat müktesebatları nispetinde sahip oldukları birikimin hakkını vermeleri… Kalemlerini satmamaları, kiralamamalarını, Üç kuruşluk dünya için takla atmamalarını yani tavır sahibi olmalarını tavsiye ederim. Ama öncelikle ve özellikle lügat okumayı gerektirse bile kelimelerini çoğaltmalarını, lisanlarına hâkim olmalarını tavsiye ederim…

 

TAPÇI: Son olarak ilave etmek istedikleriniz var mı?

YAR: Biz sözümü söyledik. Zamanı gelince söyleriz de. Sizinle mülaki olmanın zevkini bize bahşettiğiniz için teşekkür ediyorum.

TAPÇI: Asıl biz teşekkür ederiz.

*Berceste dergisi / sayı 122 / Ağustos 2012

 

mlakat2

İSA YAR ile MÜLAKAT (ŞiirVakti dergisi)


 

ŞİİRVAKTİ DERGİSİ
İSA YAR’A
“Hüzün ve Sağnak”ı SORDU

1.      ŞiirVakti: İsa Yar’ı okura nasıl tarif etmeli bilemiyorum. Onun İçin Arafta bir münzevi mi demeli, yoksa yolculuklara içiyle konuşurken yaslanarak geriye yanında yalnızlıktan başka bir şey almayan biri mi, ‘özünden bağını keserken’ ‘Yol hikâyesidir yaşamak’  derken şiirlerden yola çıkarak doğuştan başlayalım anlatmaya kendimizi derim. Bize ağır bir yük olan şairin hayatı nasıl yön almış şiire onu elbette okur da merak eder derim?

Bir insanın kendisini anlatmasının pek kolay olmadığını düşünüyorum. Yazdıklarımızdan yola çıkılarak yöneltilen “İsa Yar” kimdir sorusunun cevabı elbette yazdıklarımızda mündemiçtir. Zaten her birimiz cevabını arayan bir soru değil miyiz, yeryüzüne bırakılan? Kundakla kefen arasında temellük ettiğimiz her şeyi ardında bırakıp çekip giden… Biyografik olarak ifade edecek olursak, altmışlı yılların başında 20 Ekim günü dedemin vefatından üç ay sonra ailemin ilk evladı olarak doğmuşum. Karadeniz sahilinde, Ordu’nun Perşembe ilçesi Okçulu köyünde geçti çocukluğum. Deniz ile derenin birleştiği ve “Büyükağız” adıyla meşhur koy’a bakan hafif meyilli arazide, çocukluğumun o uzak ülkesinde, müstakil bir Karadeniz evinde büyüdüm. Denizin mavisi, bahçelerin yeşilliği, fındıklık, mısır tarlası, kırmızı kiremitli –beyaz badanalı evler, dere, kıyıda kayıklar, okul ve sahille beraber kıvrılan karayolu bu tablonun unsurları. Mekânın insana ve insanın mekâna tesirini dikkate alarak söyleyeyim, bu iklimin çocuğuyum.

            İlk ve ortaokulu köyümde okudum. Lise eğitimime Perşembe öğretmen okulunda bir ay kadar devam ettikten sonra oradan ayrılarak yatılı olan Çankırı sağlık kolejine kaydoldum ki o zaman Türkiye’de sahasında eğitim veren üç okuldan birisiydi. Okulu 1979’da Ankara’da tamamladım. Sağlık Bakanlığı kanser daire başkanlığında göreve başladım. Samsun’da askerlik sonrası, Adana ve Ordu’da görevime devam ettim. Yüksek öğrenimi ise mesleki alanda 1993’de tamamladım.

            Ciddî manada Ortaokulda başlayan edebî eserler başta olmak üzere kitap okuma alışkanlığımız hâlâ sürmekle beraber, yazmaya lise yıllarında şiirle başladım. Şiir ve yazılarım o yıllarda İstanbul’da neşredilen dergi ve bir gazetede yayımlanıyordu. 12 Eylül ihtilali sonrası ve hayatın sarkacında galiba içime çekildim. Sadece şiir yazıyor ama artık yayınlamıyordum. O zamanlar günce tuttuğumu da ifade edeyim. Sonra, içimde hapsettiğim adamı artık zapt edemedim. Şiir ve yazılarımızla dergilerde görünür olduk; hâlâ bir tarafımız alacakaranlık devam ediyoruz…

 

2.         ŞiirVakti: Hüzün ve Sağanak ilk şiir kitabı  İsa Yar ismine edebiyat dergilerinden bakınca biraz geç değil mi?

Haklısınız; “o kadar geç ki, erken sayabiliriz” demek geliyor içimden. Vuslat bu güne nasipmiş diyelim. Biz ertelenen bir nesle mensubuz ve erteleyen… Daha önce elbette mümkündü. Yirmiiki yaşımda iken, bir yayıncı şiirlerimi kitaplaştırmak istemiş, çok erken olduğunu düşünerek kabul etmemiştim. Kitaplaştırmayı düşündüğümde ise edebiyat çevresinden dostlarımın tavsiyesi kitaplarımı yayınevi marifetiyle bastırmam yönünde oldu. İstanbul’un bu manada davetine icabet edemedim. Belki mizacım ve yetişme tarzımdan, pazarlıkları, hesaplı davranmayı, kısaca işin siyasasını ve piyasasını sevmiyorum. Bu piyasa bana göre değil. Biraz da “oblomovluk” var tabi! Bu gecikmenin sebebi benim tavrımdan kaynaklanıyor olsa da, ülkemizdeki yayın sektörünün kapital merkezli bakışı ve çıkarını gözetmesinin payı da yok değil. Onlar kazanacağı parayı önceliyor, yazdıklarınızı değil. Popüler olmanız lazım yani… Ya da bir mensubiyetiniz olmalı, bir kadro içinde yer almanız, sırtınızı bir yerlere yaslamanız, ahbap-çavuş münasebetiniz. Bu manada yalnız bir adamım!

Sonra bir yayınevi çıktı, kitaplarımızı basmaya talip oldu. ŞiirVakti yayınları kitabımızın okurla buluşmasına vesile olmuştur. Kitabın basımı öncesi ve esnasında göstermiş oldukları hassasiyet, ciddiyet, yazara ve kitaba verdikleri ehemmiyet takdire şayan. Kim bilir bu işi bu kadar geciktirmemizin hikmetidir; kitabın kaderidir, sanki yayınevi bizi, biz yayınevini beklemişiz…

3.         ŞiirVakti: Şirinizi konuşmaya öncelikle şu tarih algısıyla başlayalım. ‘çekerler elde halat eski hatıraları” derken Yahya Kemal’le bir akrabalık var gibi. Ama söyleyiş ve tespitler size has. Modernite olgusu neden şımarık neden protez bir dolgu. Modernite için Tarihi derinlik bizde yeterince  yok mu? Ya da niçin bu denli yapay görülüyor?

            Hepimizin bir şekilde aidiyetleri var. Mahallinden yeryüzüne, aileden millete, şahsilikten cemiyete, çocukluğumuzdan bu güne bir bütün olarak bakılırsa bunların hepsini öznemizde barındırıyoruz. Şuuraltımıza yerleşenler zamanla şuura yükseliyor. Okumak bir anlamda sesler duymaktır; bu seslerle büyüyorsunuz. Kendi sesinizin bu seslerden unsurlar taşıması bir hafızanız olduğunu gösterir.

            Ben bu kültür ve medeniyetin çocuğuyum. Dolayısı ile aynı düşünce ve hissiyatı taşıyanlarla farklı zamanlarda yaşamış olsak bile özellikle dilin imkânlarını kullanmak bakımından sesimizin yer yer örtüşmesi anlaşılır olsa gerek. Bir manada Türkçe düşünüyoruz. Yahya Kemal yaşadığı dönem itibariyle “bozgunda fetih rüyası” görüyordu. “ezansız semtlerde yetişenleri” dert ediniyordu. Biz ise sonraki merhalelerde, ezanlı semtlerde yetişip de hafızası tahrip edilmişleri görmüş bir nesiliz. Yahya Kemal, dilde ve dolayısı ile sanatta, musikî ve mimaride, ilmin bütün şubelerinde zirveye varmış bir medeniyeti temsil eden ve fakat siyasî ve coğrafî bozgunu yaşamış bir Osmanlıydı; biz ise formatlanmış nesilleriz. Buna rağmen aramızda tahrip edilmiş dahi olsa bir köprü hâlâ var. Dolayısı ile benzeyen yönlerimiz…

            Sorunuza kaynaklık eden “protez orta çarşı” şiiri, Ünye’de şehrin hafızasını kısmen muhafaza eden ve fakat günün renklerini de taşıyan mekândan mülhemdir. Festivalde meydan tepinirken, sükûnet ara sokaklara sığınır. Orta çarşı ise kültürel etkinliklere sahne olur. 40–60 yaş aralığında daüssıla hasreti çeken “beyaz saçlı çocuklar” çocukluk oyunlarını tekrar yaşayarak çocuklaşırlar. Halat çekme bunlardan biridir…

            Araf’tayız. Dedemiz ve babamız, zamanda ve mekânda olan değişimlere bir kopuş yaşamadan şahitlik ettiler. Hayatın yaşanabilirliği ya da anlamı köy-kasaba ve şehirlerde geleneğe yaslanan bir gerçeklikte devam ediyordu. Zahmetliydi hayatları belki ama bizim yaşadığımız anlamda buhranları olmadı. Biz zamanın ve değişimin hızlandığı zamanı yaşadık/yaşıyoruz. Modernite bütün olumsuzlukları ve kimliksizliğiyle toplumu kuşattı ve “bireyi” kendisine ve her şeye yabancılaştırdı. Mekân ve insan hafızasını yitirdi. Yitirilen her değerin yerine protez ve –edebim müsaade etmiyor yoksa başka kelime kullanacağım- nesebi gar-ı sahih unsurlar yerleştirdiler. Modern kavramının bu gün temsil ettiği anlam çok farklı, hatta anlamsız… Modern, klasik olana eklenen yeni bir şey ya da onun yerini alan ve onu geliştirerek temsil ve devam ettiren unsur iken, yani bir evveli var iken artık çığırından çıkan her şeydir. Dolayısı ile sahih değil; suni, yapmacık, köksüz. Farkında olanların yani şairlerin elbette bundan şikâyetçi olmaları çok normal…

4.         ŞiirVakti: Şiirlerinizde ustalarla akrabalıkların izleri belirgin bir biçimde gözüküyor. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Necip Fazıl, Sezai Karakoç izlerini şiirinize bile isteye taşımanızı nasıl yorumlamalıyız? Şiir ve gelenek dediğimizde ne anlamalıyız?

Bu sorunuzun cevabı az önce söylediklerimden anlaşılabilir. Sorunuzda yer alan “ustalarla akrabalık” ifadesi belki bir imayı barındırmıyor, lakin hemen söyleyelim ki biz kimsenin çırağı olmadık. Onlar için ‘büyük ustalar’ tabirini kullanabiliriz. Onların büyüklüğü yalnız şair olmalarından değil aynı zamanda fikirlerinin ulaştığı yüksek seviyeden ve bir anlamda hayatlarını bu yola vakfetmiş olmalarındandır. Bahsettiğiniz büyük isimlerle bu manada akrabalıktan şeref duyarım. Beslendiğimiz damar aynı, bir ruh akrabalığımız olduğu muhakkak. Gelenekten beslenmediğimizi kimse söyleyemez, mezkûr isimler ne ortaya koydularsa geçmişin üzerine inşa etmişlerdir ve fakat müstakildir hepsi. Malum, “şair çağının tanığıdır”. Gittikçe o zirve geçmişten uzaklaşıyoruz, dolayısı ile onlar geçmişe yani zirveye daha yakındılar. O zamanlarda şiire ve şaire verilen paye ile bu günü kıyaslayamıyoruz bile. İzm’ler ideolojilerden ve toplumun hayatından çekildi ama kapitalizm, modernizm ve popülizm her yerde. Onlar derin bir sükûnetten sesleniyorlardı; bizim sesimiz ise uğultular arasında nasıl çığlık olmasın?

Yahya Kemal ve Necip Fazıl’ın eserleri kitaplığımda ilk yer alanlardan. Ahmet Haşim’e yakın ya da uzak değilim; şiirimde sembollerin ağırlıklı olması belki bu intibaı vermiş olabilir. Hüznümüz benzeyebilir. Sezai Karakoç’un şiirlerinin takipçisi olmadım, mesela İsmet Özel’in de. Daha çok, şiir dışında yazdıklarını okudum. Garip şiirinden ne kadar uzaksam ikinci yeniden de o kadar uzağım. Ama hepsi bizim şairlerimiz, bu toprağın insanları. Dolayısıyla ruh akrabamızdır. Türk şiirinin temel taşlarını elbette biliyor, hakkını teslim ediyoruz ama herkes kendisi; ben de… Sahasında büyük isim olan Cemil Meriç’i ciddi manada okudum, nesrime tesir etmediğini söyleyemem. Bir başkasına benzeyebiliriz sadece ya da bir başkası bize. Dediğim gibi, herkes kendisi. Şiir ya da nesirde tesirden hele nüfuzdan kurtulamazsanız kendiniz olamazsınız. Hiçbir sahada statü peşinde olmadım ama kendim oldum! Şiir ve gelenek hususunda ne söylememi istersiniz? Farkında olsa da olmasa da geleneğe bir şekilde yaslanmayan “yeni” yoktur. Geleneğe sırtını dönse dahi bu böyledir. Çünkü varlığını sırtını döndüğü geleneğe borçludur. Bu Şeyh Galib için de böyledir, bilmem kaçıncı yeniciler için de… Dünyaya gelmekle bizim hayatımız başlıyor ama biz bir hayatın içine doğuyoruz. Dolayısıyla bütün şubeleriyle bu hayatın tesirinden azade olmamız mümkün değil, şairseniz ki ben şair doğulduğuna inanıyorum, bu tesir sizde yankısını buluyor. Geleneğin üzerimizde elbette tesiri var ve fakat kendi üslubunuzu, sesinizi buluyorsunuz zamanla.

5.      ŞiirVakit : ‘Şehrin kızılderilisi’  ve ‘nehrin en derin yerinin’ gelenekle ilişkilendirilmesi noktasından sizin şiiriniz bir çığlık gibi duruyor. çağı ile sorunlu bir şairin gelenekten başka sığınacağı limanlar yok mudur? Yunus ve halk şiirinin modern şiirler bağını kurarken şiirin nesini önemli saymalıyız.

            “çağı ile sorunlu olmak” tespitiniz yerinde. Bu konuda yalnız olmadığımı düşünüyorum. Şu yaşadığımız hayata bak! Ne kadar saçmalık barındırıyor. Zihnimizde ve kalbimizde temsil ettiklerimizle bir uyum mu yoksa çatışma mı var. Hayat sürdüğümüz şehirler de öyle. Mesela oturduğumuz apartman daireleri ev midir? Böylesine iç içe geçmiş yakınlıkta öylesine derin uzaklık var ki… Ve insanlar bunun farkında değil gibi. Kurgulanmış bir sosyal hayatın figüranı herkes. İdrakinizle onlardan ayrıldığınızda yalnızlaşıyorsunuz. Konuşamıyorsunuz bile, kelimelerinizin anlamı kalabalığın lügatinde yok. Onlar kelimeleri vitrinde, eşyanın kullanım kılavuzunda, televizyon reklâmlarında, emir ve yasak içeren talimatlarda anlayabiliyorlar. Sizin sözleriniz onlara ulaşamıyor bile. Konuşamıyorsunuz çünkü kelimelerinizden, kurduğunuz cümlelerden uzaklar… Yunus’u anlayamadıkları gibi! Yunus’u çalgı aletleri eşliğinde ilahi formatında “güfte”ye hapsettiler. Mevlana ise dönüp duran biri! Yol tahrip edildi kısaca. Yoldan haberi olmayan yolda dahi olsa yolculuğun farkında değildir. Kalabalık otobanda, caddelerde ama yolda değil. Sadece birkaç dost, sancılı kafa hemhal olabildiğimiz. Halk Şiiri ve modern şiir bağını kurmak diyorsunuz. İnsana ve hayata dokunmalı şiir, diri olmalı. Şiir varsa ortada bu bağ vardır zaten. Şiiri anlayacak ve dolayısı ile bağı fark edecek insanın azaldığını ifade etmek istiyorum. Zemin üstündekilerle kaymış, neredeyse yol kalmamış. Şair, zemindekileri yola çağıran bir yalnız ve a’rafta. Yunus ve halk şiirinin modern şiirle bağını kurmak için yeni şeyler yapmaya gerek yok. Modern şiirimizde zaten var; tema, dil ve mânâ olarak mevcut. Ancak sosyal yapıda, dolayısıyla “birey”de bu anlamın iklimi şairde olduğu kadar yok. İnsanımızın hafızasını inşa edenler bunu mesele edinmedikçe yapacak bir şey de yok.

6.    ŞiirVakti : Şehirden kaçarak insana sığınan bir şiiri kurmak ister  gibi bir yöntemi denemek istediğiniz söylenebilir mi? İnsan şiire sığınaksa başka nelere sığınaktır ve insana kaçış nedendir ? Güzel gözlü şiiriniz nasıl bir insana yol alındığını söylemiş olsa da bu çağın kaçışları nerelere? Şiirimizin gidişi o yönde diyebilir miyiz?  Şiirin tabi bir de huzursuzluğu konu edişi şairini çok yıpratıcı değil mi?

Kaçamıyoruz aslında. Öylesine kuşatılmışız. Şehri değiştirenler, şehrin hafızasını silerken insanı düşünmediler. Şehri yeniden inşa edenler insanın taleplerine sağır. Şehri bir medeniyet mekânı olarak görmediler, çünkü münşi olanların kendi medeniyetleri ile bağı kopuk. Şuursuzca tanzim ettiler kenti. Otoban, kaldırım, market, kanalizasyon, konut siteleri önemsiz demiyorum; nefessiz bıraktılar insanı, nefessiz yani mânâdan uzak. Öte yandan şehirler aldığı göçle bir anlamda kültürel olarak göçtü. Köyü kente taşımaya sosyal politikalarla hala devam edenler, ortaya çıkan birçok problemi mesele bile edinmediler. Orhan Gencebay’ın müziği ile modern şiir arasında bir bağ olmadığını söyleyebilir miyiz?

İnsana sığınmaya gelince… Hangi insana? Bu, bir insan-ı kâmil olabilir ara ki bulasın! Nasip meselesi deyip geçelim. İnsan, fıtratını koruyabildiği ölçüde insandır. Fıtratımı korumaya çalıyorum ya da fıtratıma dönmeye… Bu bir direniş ki insanı yoruyor. Yorulmaya değmez mi? Bu ruh gurbetine geliş gayemiz zaten insan olmak diyebiliriz. Dolayısıyla idealimiz ideal insan olabilmek ki bunun yolu bellidir.

Şiirimde bir yöntem denemek, kurgulamak gibi meselem olmadı. Bir kuyuya düşer gibi düştüm şiire ben, şiirden kaçmak elimde değildi. Tercih edilmiş bir durum değil, bir mecburiyet. Tercih/kurgu olsa oturur şiir yazardım, o bende oluşan bir şey ve sadece kâğıda aktarıyorum. Şiir, kadim zamanlarda öncelikle söz sanatıydı belki, yani bir oyun gibi. Günümüzde ise neredeyse bir çığlıktır şiir. Belki onun için anlaşılmaz ve derbeder. Şahsi ve bencil; günün insanı gibi… İçinde yaşadığımız toplumun ortak değerleri ve bu değerlerin hayata yansımasına baktığımızda bir bütünlükten bahsedebilir miyiz? Yani, satıhta kalmayan, derin ve yüksek bir hissediş, kavrayış ve idrakten söz edebiliyor muyuz? Herkes kendi türküsünü söylüyor! Gittikçe artıyor yalnızlığımız; tenhalaşıyoruz. Düşünen insanın kendisiyle baş başa kalmasına benzemeyen bir “farkındalık” yalnızlığı. Şiirimde bir kaçışın izleri varsa adresinin işareti de vardır. “güzel gözlü körler” bir sitemdir. Suretimize aşina olup da içimizden habersiz olanlara ima vardır o şiirde. “güzel gözlüdürler” çünkü bize dostça bakan aşinalarımızdır. “kördürler”, suretinizi aşıp sizi göremezler. Yakın olmanın böyle bir körlüğü vardır. Pergeli genişletirsek, bizim camiamız “cellâdına âşıktır”, kendi çocuklarını umursamaz! Şairi huzurdan ederseniz, şiiri ile huzurunuzu kaçırır. Şair palyaço değildir ki…

7.       ŞiirVakiti : Kalbinizin yaralarını kanatan nedir? İnsanlık adına kalbi kanatan şiirin erdemi nasıl sorgulanır? Şiirinizin insanlığa bu çerçevede söyledikleri göz ardı edilebilir mi? Dünya coğrafyasına bakınca şiirinizi bir coğrafyaya sığdırmanın mümkün olmadığını  görüyoruz yanılıyor muyuz? Şiiriniz kalbin dışında insanlığın hangi acılarına ait görülebilir veya görülebilir mi?

            Biz kalbi merkeze alan bir medeniyete mensubuz. Gönül bizde var; dolayısıyla biz kalbiz. Yedi iklim üç kıtada izlerimizde bu görülebilir. Ne yazık ki biz icbar edilerek ve kanayarak çekildik coğrafyadan, yeryüzü bunun bedelini ödüyor. Kalbimi kanatan, evimizin içini-coğrafyamızı bize rağmen tanzim eden malum şeylerdir… Öte yandan insan da bir kâinat ve içinin coğrafyası yeryüzünden daha karmaşık, daha derin ve yüce… Mekânın insana, insanın mekâna tesirini göz önüne alırsak, her iki mekânın/coğrafyanın bu yozlaşmış haliyle gönül sahiplerini incitmemesi mümkün değil. Bu tablonun şairin dilinde/beninde tasvir edilmesi “kalbin kanamasından” başka türlü nasıl söylenebilir. Bizde hem-dert, hem-hal olmak tabiri vardır. Biz halleşiriz, helalleşiriz. Şair bigane kalamaz şahit olduklarına. Şair müdahil olandır. Eliyle, diliyle ve kalbiyle… İmanımız, irfanımız, genetik kodlarımız başka türlü olmamızı da mümkün kılmaz. Şiirimiz de bu bahsin dışında değildir. Şiir, (dili farklı da olsa) cihanşümul karakter gösterir. Merkezinde insan vardır çünkü. Şiirde insan içiyle vardır ve dolayısıyla şiirin coğrafyası geniştir. İnsana merhamet nazarıyla bakanlar insanın bütün acılarını yüklenirler. Şair bu yükü taşıyan kimsedir ve bu sebeple biganeler, zalimler, nadanlar nezdinde ağır bir yüktür…

8.      ŞiirVakit : Bu çerçeveden bakınca şiirinizin zaman zaman çevreden kaçarak içine kapandığını söyleyen dizelerinizi nasıl anlamak gerekli? Bu kapanma bir kaçış mı  yoksa yepyeni bir yolculuğa başlangıç mı? Başlangıçsa neyin başlangıcı?

Her ikisi de diyebilirim. Nihayetinde şiir, konusu ne olursa olsun bir iç sestir; dolayısı ile şairinden haber verir. Belki mizacım böyle… Med-cezir hali. İçime kapanık olmamakla beraber, eğer dış ortamın bana kapalı olduğunu, sağır ya da serin olduğunu hissettiğim an çekilirim içime. Şartları zorlamam. Nasıl tezahür ederse etsin tahakkümü sevmiyorum, hürriyetimin kısıtlanmasına tahammülüm yok. Bana ancak inançlarım tahakküm edebilir ki bu zaten içimizin teslim olduğu bir durumdur. Bir iç yolculuğa her zaman ihtiyacımız var; bu yolda ise masivayı terk gerekir. Oysa bu her zaman mümkün olamıyor. Şöyle diyebilirim, ne yazdı isem içimde yaşanmış, olup-bitmiş ya da sürmektedir. Kurgu yoktur şiirimde. Hayatımda olmadığı gibi… Bu tabi hâl, suretin ve suniliğin piyasasında sizi tenha kılıyor. İçinizin iklimi ile dışınızdaki mevsim örtüşmüyor. O zaman şiir bir imkân olarak sizi kuşatıyor ve saklıyorsunuz kendinizi mısralara… Bu bir başlangıç değil, sürdürülen bir şey…

9.     ŞiirVakit: “çoğalıyorum… o halde; parçalanıyorum. böl, her parçamda bul beni…”  Derken neleri bölüyoruz bu neye gönderi içermez? Neleri de gizlemez. Değişen zaman mıdır yoksa  biz miyiz?

            Hayat eşyayı eskitirken, insanı eksiltiyor. İddialarınızdan vazgeçmeseniz de iddialı olma halini sürdüremiyorsunuz. Hayatın anlamı sizin için “var oluşunuzla” alakalıdır. Varlığınızı bu anlam üzerinden inşa edersiniz ve fakat dışınız yani sosyal ortam, sosyal gerçekler başka bir ifadeyle realite alanınızı daraltır hep. Birçok şeyden vazgeçmeye zorlar, sizi size rağmen yeniden inşa eder. Bu inşa sizin özünüzle çatışır olduğunda, kendiniz olarak kalsanız bile aşınırsınız. Hayat sizden tavizler koparır, direnirsiniz hatta yenilirsiniz ve bu mücadele sürüp gider. Zamanın değişmesi bizim dışımızda tecelli eder, zamanla kendimize baktığımızda değişenin biz olduğunu fark ederiz. Eşyaya bakışımız değişir, önceliklerimiz ve pek çok şey ve bu arada değişmemesi gereken, olmazsa olmazlarımızın da değiştiğini fark ederiz. Buna rağmen hiçbir şey zayi olmaz, hafızada mevcudiyetini korur. İçimizde çatışır. Bu tezat bizim parçamızdır. Belki bunun için bizi tanıyanlara bir tarafımız karanlıktır; gördüğü ya da şahit olduğu yanımızla/parçamızla tanır, tanıdığını sanır. Bu sensin der! Sizi, o parça aşinalıktan bütüne ulaşabilirse tanıyacaktır ancak bu da çok az kişiye nasip olur ve biz ona dost diyoruz. Öte yandan mekân da mukim de değişiyor. Bu değişim uyumlu/mütenasip olabildiği gibi, patolojik de olabiliyor. Eşya ile ünsiyeti kaybettik, tüketici kültürü her şey ile bağımızı zayıflattı. İçimiz dışımızla çatışma halinde; böyle bir toplum haline geldik. Şairde muhalif bir damar vardır. Bu damar onun şiirini beslediği gibi, sistem haline gelmiş yanlışlarla çatışma yaşamasına sebep olur. Paye peşinde olmamak gibi bir gaye vardır şairde. Bu bahiste çok şey söyleyebilirsek de, bir soruyla düğümleyelim: bana hayatı rahat geçmiş bir şair gösterebilir misiniz? Rahat, şairin ölümüdür.

10.   ŞiirVakti: Şiir bu toplumun harcıdır görüşüne katılır mısınız? Hüzün ve Sağanakta biz bunları hissettik ne dersiniz?

            Hissettiklerimin ambarıdır “hüzün ve sağanak”, okuyan ne hisseder, bilemiyorum. “Şiir toplumun harcıdır” sözü yanlış değil. Toplumu bir arada tutan, topluluğu millet yapan asli unsurlar şiirin alanı içindedir. Şiir, hangi tarzda olursa olsun, milleti doğrudan etkileyen yanıyla bu tanıma girer. Şairlik herkesin harcı değil ama şiir toplumun harcıdır. Biz türkü söyleyen- dinleyen bir milletiz ki “Türk’ü söyler türküler” sözü boşuna söylenmemiştir. Şiir bu toplumun her şeyinde vardır. Mevlid şiirdir. Türkümüz, marşımız, ilahilerimiz, manilerimiz şiirin şubeleri. Her şair kendi şiirini inşa ederken bu iklimden beslenir. Yani şiir şairden doğsa da toplum tarafından terennüm edilir, paylaşılır. Şiirin toplum nezdinde itibarı o derece yüksektir ki söz sanatlarında en büyük payeyi şaire vermiştir; bu böyledir.

11.   ŞiirVakit : Son olarak yeni çalışmalarınızdan ve şiirin geleceğinden söz eder misiniz. 

            Henüz planlanmış bir çalışmam yok. Plan yapmam. Biraz fevriyim. Kaleme almak istediğim çok şey var aslında. Ama nasıl ve ne zaman kaleme gelir bilemiyorum. Çocukları ve kitapları seviyorum. Gülü sever gibi; dikeniyle. Demem o ki kendi çocuklarını bir insan nasıl sever, biliyorum. İnsan kendi kitabını eline alınca neler hisseder, yazdıklarının kitaplaştığını görünce nasıl bir duyguya kapılır, bilmiyordum. Biraz bunun tadını çıkarmak istiyorum…

            Şüphesiz, yazmaya devam edeceğim. Yazmak, yaşamakla eş anlamlı, kendimi böyle ifade ettiğimi düşünüyorum. Yazmak için yaşamadığım gibi, yaşamak için de yazmıyorum. İçimden nasıl gelirse… Ertelemek bana şunu öğretti: ertelenmiş vâdeler kendi yüküyle geliyor, dönüp geriye bakamıyorsunuz. Büyüklerin dediği gibi: dün geçti, yarın henüz gelmedi; ne yapacaksan şimdi yap…

            Şiire dair çok şey söylendi, söylenecek de. Şiir kadim söz sanatı olduğu gibi şiir istikbaldir de. Tarzı, konusu ne olursa olsun ama şiir olsun. Elbette her yazılan şiir değildir. Okuduğum şiir önce şiir olmalı. Eşyanın insana hükmettiği, teknolojiyi üreten ve pazarlayanların insanları tüketime teşvik ederek köleleştirdiği, insanın kendi hakikatine dönüp bakamadığı bir zamanda yaşıyoruz. Şiir toplumda bir uyaran etkisi gösterebilir mi, bilmiyorum, ama göstermeli. Şirin geleceği, insanın geleceği ile doğru orantılı. Şairler arz etmeye devam edecektir muhakkak ama şiirin sesinin etkili olması için insanların sükûnete ihtiyacı var. Duyabilmeleri lazım. Şairin yalnızlığı da “birey” yalnızlığı değil, Ebu Zer tenhalığı gibi olmalı. Yani meselesi olmalı şairin. Şair rahat adam değildir. Rahatsızlığı da patolojik değildir. Şairin sözü insanlığadır, o sözünü söyler, alan alır. Şiirin konusu ve konumu da insanlığın gidişatından bağımsız olmayacaktır. İnsanlığın ise bir dirilişe ve kendine gelmeye ihtiyacı var. Şiir bu hususta uyarıcıdır. Şair şiire, toplum şaire sahip çıkmalı. Son yüzyılda şiirimizde şekil ve muhteva bakımından büyük değişikliler oldu çünkü dünya büyük değişiklik ve acılar yaşadı. Bu değişim toplumda ve tabi şiirde kendini gösterdi. Bu manada şiirin geleceği biraz da bu iklim değişikliklerine bağlı diyebiliriz. Şiire olan ihtiyaç/hasret artarak devam edecektir kanaatindeyim…

ŞİİR VAKTİ DERGİSİ YAZ 2012iirvakti

BİREYİN POETİKASI


.

Türk Edebiyatında Yeni Dönem

 

            Türk edebiyatında poetika mevzuunda bir hayli makale, eser, inceleme kaleme alınmış olmakla beraber poetika, akademisyen olsun ya da olmasın değerli edebiyatçılar tarafından araştırmaya değer bir konu olmaya devam etmektedir. Öte yandan poetika deyince öncelikle şiir akla gelse de poetikanın sahası geniştir. Mesela mekânın poetikasına kadar genişletilebilir. Ben bu mevzuda bir değerlendirme yapmayacağım. İşaret etmek istediğim bazı hususlara temas etmekle yetineceğim

            Poetika, şairin/yazarın neyi, niçin ve ne maksatla ortaya koyduğunu bilmesidir. Şiire kafa yormasıdır. Bunu açıkça ve ayrıca dillendirmese de eserleriyle anlaşılır kılmasıdır. Yani biz, eserinden yola çıkarak eser sahibinin poetikası hakkında bir kanaate varabiliriz. Eserden yola çıkarak vardığımız kanaat, şayet şair ya da yazar hakkında yeterince bilgiye sahip değilsek, eksik kalabilir hatta yanlış bir hükme de varabiliriz. Çünkü esere ve eserin sahibine, tasnif edilmiş tanımlamaların ve ezberin kolaycı hükümleriyle bakmak çoğu kere alışılmış bir usuldür ve bu sathi bakış pek çok ismi hakkıyla tanımaktan bizi alıkoymuştur.

            Bir başka husus, çok bilinen (tanınan demiyorum, o başka bir şey) ve dolayısıyla kendisine nüfuz etmiş isimlerin tesiriyle bakan okurun, birden fark edemediği kalemlerin farkını keşfetmeleri zaman almış ya da okur farklı isimleri dikkate bile almamıştır. Yeni bir ismi keşfetmek, güvenli okuma alanının dışına çıkmakla mümkündür ki donanımlı olmayı gerekli kılar. Böyle seçici, donanımlı okurlar hep vardır ve fakat günümüzde sayıları okuma oranının artmasına paralellik göstermez. Okur bahsinin günümüz yazarlarının poetikası ile alakası olmadığını kimse söyleyemez. Günümüzde yazarın poetikasını ya da meselesizliğini belirleyen bir unsurdur okur. Buna Pazar da diyebiliriz!

            Yakın zamana kadar Türk edebiyatının çeşitli dönemlerinde tesirini ortaya koymuş edebî akımların arka planında bir poetik anlayış hep olagelmiştir. Müstakil birer kalem de olsalar edebî eser ortaya koymuş isimler ve eserleri hakkında bir poetikadan bahsedilebilmiştir. Şahsi ve farklı bir çizgiyi temsil eden edebiyatçı bile, muhakkak genel anlamda poetik bir anlayışın içinde mütalaa edilmiştir. Edebiyat ve edebiyatçı sosyal yapıdan ve dolayısıyla sosyal gerçeklikten büsbütün kopuk olamayacağına göre, hatta bu yapıya hitap ettiği düşünülürse elbette bir değerler manzumesinin temsilcisi ve sesidir. Öncelikle millet olarak tesmiye edebileceğimiz bu sosyal yapının “değerlerini” edebî kimliğinde temellük etmiş olan eser sahibinin bu çerçevede şekillenmiş, belki ret ve kabul sınırları olan düşünce dünyasının elbette ona poetik bir anlayış sunması kaçınılmazdı. Pergelini bu anlayışa sabitleyip bütün insanlığa hitap edebilecek bir nüfuza erişmesi de mümkündür. Yani Türk edebiyatının geçmiş dönemlerinde edebî akımlar ve bunun temsilcileri ortak bir irfandan, kültürden besleniyor, kabiliyetleri ve imkânları nispetinde varlıklarını ortaya koyuyorlardı. Dikkat edilirse edebiyat tarihimiz kişiler üzerinden değil, edebî anlayış ve akımlar üzerinden anlatılır. İsimler ise bu anlayışların başlatıcısı, takipçisi ya da temsilcisidir. Böyle olmakla beraber her şairin bir poetikası vardır diyemeyiz çünkü hem şiir yazıp hem de şiir üzerine kafa yoran, fikir ileri süren şair sayısı fazla değildir. Necip Fazıl’ın Çile’sinde yer alan “poetika” açıklamaları; Ahmet Haşim’in ‘şiir üzerine mülahazalar’, Sezai Karakoç’un ‘edebiyat yazıları’, İsmet Özel’in ‘şiir okuma kılavuzu’, A. Hamdi Tanpınar’ın değerlendirmeleri bu hususta ilk aklımıza gelenler.

            Günümüze gelince…

            Sosyal yapıdaki hızlı değişimler ve buna bağlı olarak kültür kodlarının geçmişle bağının modernitenin kimliksizleştiren “mutasyonuyla” farklı gelişmesi Türk edebiyatının yeni kalemlerini etkilemiştir. Bu değişimden bir şekilde etkilenmeyen kişi ve kavram kalmamıştır. Geleneğin edebiyatta temsil edilmediğini söylemiyorum. Gelenek, yeniyi doğuran değil artık. Yeni, milli olma vasfını belki sureta temsil ediyor ama özünü temsil etmiyor. “evrensel” olduğu için değil, baskın bir kültürün etkisinde olduğundan bu böyledir. Sosyal yapımız birey toplumuna dönüşmeye başladığından itibaren, batı tipi yalnızlık cemiyeti kuşatmıştır. Dolayısı ile edebiyatın bugününü temsil edenlerin büyük ölçüde anlamlı bir poetikaları yoktur. Buhranlı kafaların poetikası olur, bunalımlı kafaların sadece şiiri. Bu çağın getirdiği bir problemdir. Çağı tanzim edenler ise şairler değildir. Dilsiz bırakılmıştır şair yani kelimesiz. Tedavüldeki sözcüklerle poetikanızı inşa edemezsiniz. Bu çağ hastadır. Demek istediğim şudur ki Türk edebiyatının bugünü temsil eden kalemleri talihsizdir. Hiçbir kalem, zamanının tesirinden azade değildir; geçmiş dönemlerin güçlü kalemleri poetikalarını oluştururken ya da poetikaya ihtiyaç duymazken de dilini anlayan bir cemiyete hitap ediyorlardı. Poetika ise edebî anlayış üzerinden oluşturulur. Mutabık bir edebiyat anlayışının içinde farklı bakış geliştirmektir ya da yeni bir kanal açmaktır poetika. Tüketim toplumunda popüler olmanın ve rahata ermenin yolları dururken bu belalı işe soyunanların aklından zoru olmalı ya da hakikaten bir “meselesi” olmalı…

 

            Türk edebiyatı, sahip olduğu büyük birikimin ve yüksek edebî anlayışın imkânını kullanmaya devam etmektedir. O kadar ki yeni hiçbir şey yazılmasa dahi bu millete yetecek kadar. Keşke dilde bu kadar tahribat olmasaydı… Bir gün, evet bir gün bütün alanlarda yeniden bir diriliş ve inşa başlarsa, Türk edebiyatının bu süreçte katkısı büyük olacaktır. Sadece, toplumun modernitenin çığırtkan uğultusundan kurtulup, edebiyatçının sesini duymaya ve dolayısıyla idrak etmeye başlaması yeterli olacaktır. O zaman bir poetikadan bahsedebiliriz.

            İsa YAR

*Berceste dergisi / Mayıs 2012