Gümüş Kalemin Kabul Edilmiş Duası


Ahh… Şöyle derinden nefes almalıyım. Derinlerden aldığımız nefesle atabiliriz günün yorgunluğunu. Su an benim hem gün içindeki yorgunluğunu def etmek için sunulmuş bir an, hem de yılların yorgunluğunu kalbimin, ruhumun, zihnimin içinden bertaraf ettiğim dem… Çünkü bu an yazma anı; dünyadan bütün ilişkimi kesip yalnızca kendim, yalnızca kendim ve kalbim olduğum andır. Böyle olunca;”dem bu demdir” Demlenme anıdır. Demlenme ve demlenilen ölçüde kelimeleri içme, yudumlama vaktidir. Ardından yazmanın ve yazdıkça derinleşmenin, zenginleşmenin elemsiz lezzetini, mukaddes hazzını alma vaktidir.
Ve belki de vakit bize derç edilen istidatların dile gelme vaktidir. Belki de vakit ‘dua vaktidir’.Hep bir yanımız yazmak istiyorsa ve buna derinden iştiyak duyuyorsak, yazmaları ertelediğimizde nefesimiz daralıyor, boğulur gibi oluyorsak ve yazmaya her dem ihtiyaç duyuyorsak; bu istidadımızın dua halidir. Bütün bunlar bizdeki yazma aşkınlığının lisanıdır. Ve bütün bunlar duadır.
Bir zaman/ yakın zamana kadar/ hep kendime “niçin yazıyorsun” sorusunu sorardım. Bunu zaman zaman sorgulayıcı ve eleştirici soru niteliğinde bazen de niçin yazdığıma kendimde cevap aramak için yapardım. Yazdıklarımın hiç bir işe yaramadığını düşündüğüm zamanlar çok olurdu.

“Hani Nedim’in laleler içinde gördüğü güzel de değilsin. Dağları deldirecek kadar Şirin de. Niye yazıyorsun? “ve buna benzer içerikte cümlelerle baslardı birçok yazılarım.

Bu ruh hallerimi; iç idrak seviyemin henüz istenilen düzeyde olmamasına bağlıyorum. Ve ilahı huzur edebini tam anlamıyla kazanmamışlığıma veriyorum. Yazma ihtiyacının bir dua vaktı vak olduğunun idrak düzeyinde olan engin bir ruh; yakarış heyecanını tetikleyen yazma demlerini gününün kadri bilmeli ve kadirşinas bir dille, halâvet ve samimiyetle kaleminin ucunu Rahim-i Rahmana açmalıdır.

Şunu biliriz ki ‘sebeplerin bir araya gelmesi duaların makbulüne işarettir’.toprak, su, ışık, ısı; bir tohumdan ağaç yeşertmeyi murad etmişse bu geri çevrilmeyecek bir istektir. ve her biri birlik olmuşsa, buna da istidatları varsa ve bu yaratılışlarına derc edilmiş bir özellikse geri çevrilmeyecek bir duadır. Öyle de; yazmak için ruh soluk alıp verişlerimiz tetikte ise, kalp ritmimiz yazmaya iştiyaklı, zihnimizde şerh ettiğimiz düşünceler, fikirler, duyuşlar hep bu istek üzre bekleyişteyse, özlemlerimiz, ümitlerimiz, düşlerimiz, ideallerimiz ve adeta bütün bir ömrümüz yazma yakarışında ise, bu kadar bir araya gelmiş sebeplerin muradı geri çevrilmeyecektir.

Kulluk bilincimizin eylem hali duadır.”Ey insanlar! Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” diyen kutlu kelam bize duanın sırrından bir nükte sunar. Bunun gibi; yazmalarımız bir dua ise her sözümüz ruhumuzun sözcüsüdür. Cümlerimizin nuru O’nun huzurunda olma anından aldığımız nurdandır. Güzel bir kelime O’nun isimlerine ayinedarlık eden bir aynadır. Kelimelerimizi /aynamızı/ ne kadar güzele tutarsak o kadar güzellikler yansıtırız. Güzelden güzel doğar ve güzellikler paylaştıkça çoğalır. Daha da güzelleşir. Ve “her güzel sahibi güzelliğini görmek ve göstermek ister”, yaratılısın sırlarında biri de budur. Kalemimize düşen her güzel kelime Cemal olanın yansımasıdır. Şu an kalbi kalemimizden güzel sözler dökme arzusu peyda olmuşsa, bu hakiki Cemal sahibinin de bunu murad etmesinin bir sonucudur. Cemalini, görmek ve duymak istemesinin verdiği bir lütuftur. Şükür ki bu cemalini aşikâr kılmak için bizi seçmiştir. Yazmayı bize eylem kılmış ve bu eylemimizi de güzelliğiyle süslemiştir. Ancak bu kadar güzelliğin yanına ‘şükür’ yakışır. Şükür…


*isayar.com /Deneme

Tutsi Kalemden VI


Kimsesiz yazılar… Ümmî kalemin Günlüğü(Gün/Su)
…Bana yaz diyorsun Gün/Su. Yazmanın ne kadar zor olduğunu bile bile yaz diyorsun.”Ne kadar yazma o kadar sorumluluk bilinci… Aşk’ınsanız yazarsınız, değilseniz boğulur kalırsınız”.Boğulup kaldığım demlerdeyim Gün-Su!
Neden insan en yakınından bile bazı şeyleri saklamaya çabalar. Bir insan hatıra-ı kalbinden geçenleri açık seçik niye söyleyemez ki? İnsan incinmekten bu kadar mı korkar!/ Denize bakışlarını çevirmiş bayanın kaşları çatık. Oysa ruhu bir kuş kanadı hafifliğinde, kıpır kıpır, denizin sonsuzluğuna ‘pazarlıksız’ salıvermiş duygularını. Bu kadın gülümsemeli değil mi Gün-Su? Gelip geçen gemiler el sallamalı, koşmalı kumsalın sıcaklığına aldırmayarak. Dönmeli üç yüz altmış derecelik bir açı ile dönmeli etrafında. Kimsenin kendisine ‘deli’ diyeceğini hesaba katmadan dönmeli, koşulsuz, bir kelebek gibi dönmeli./ Kelebeklerin ömrü az olur, bunu da bilmeli bu kadın. Ama şunu da bilmeli;”yüreğinin gizli kalan yerlerinde yalnız bir an yaşamak onun mutluluktan alacağı paydır”* bilmeli bunu. Ve bu kadın gülümsemeli değil mi Gün-Su. Böyle kaşları çatık durmamalı. Bir insanı anlaşılmamak bu kadar mı ürkütür!

…Yaz diyorsun Gün-Su. Yazmak nefes almak olduğu kadar yaşamın kıyısında soluk soluğa kalışımızı aşikâr kılmaktır aynı zamanda. Ve biz bu acizliğimizi pek de göstermek istemeyiz. Basit ve sığ kalmaktan endişe ederiz. Yazımız bir başka yazının içinde tırnak işaretiyle yazılacak kadar çarpıcı değilse ve biz entelektüel fikir ve düşüncelerimizi kalemden damıtma aşkınlığına erişemediysek bu noktada yazmak nefes almaktan çıkar. Kelimeler bir düğüm gibi tıkanır kalır. Nasıl hatırat-ı kalbimizden geçenleri açık seçik anlatmayışımız anlaşılmama endişesindense, yazma aşkınlığını yakalayamamış bir kalemin yazdıkları da anlaşılma yoksunluğudur( cümlede görüldüğü gibi).
Zaman zaman/belki çoğu zaman/ basit gösterişsiz fikirleri misafir ederiz zihnimizde. Biliriz basitliğini, sıradanlığını ve sığlını ama yine de öyle düşünürüz işte. Engin fikirlerimizin, entelektüel düşüncelerimizin yanında ayaktakımı fikirler ve düşünceler bulundururuz. Hoşnut da olmayız bu halimizden. Ve yazmaktan uzak dururuz. Yazdıklarımızı içimizle dışımızla bizi sergilediğini düşünürüz.(sıradanlıklarımız da bunların içindedir haliyle).Öyledir de.’Yazma her akla geleni yazmak değildir’. Öyle midir? İsteriz ki yazılmamış ne varsa onu yazalım. Kimselerin kurmadığı, el değmemiş cümlelere kapı aralayalım. Ama olmaz bu. Hep bir yerlerde bizden bir parça bulunur. Okuduğumuz kitapların satır altlarını niye çiziyoruz sanıyorsun? Altını çizdiğimiz her satır yazarın bizden ödünç aldığı duygularımızdır. Altını çizerek “bu benim” deriz. Yada “evet senin gibi düşünüyorum”.
İşte ben bunun için yazamıyorum Gün-su. Altı çizilesi cümlelere daha çok mesafe var./ Ama şimdi, size yazmaya başladığım andaki nefes alışım ile yazının bitimi sonrası nefes alışımı karşılaştırdığımda,
Şimdi nefes alıyorum Gün-SU.
Duyuyorum, hissediyorum, özlüyorum. Evet, yazmak nefes almak diyorum.
*İvan Turgenyev

Tutsi Kalemden V


Duygu kırıntıları–

Kalemim işlemez oldu nedense. Gözlerim konuşmaz, ayaklarım koşmaz oldu. Ellerim tutmaz, ruhum coşmaz oldu. Kimseler gönül kapımı çalmaz oldu. Bir tek ayrılık vurdu vurgundan aşınmış yüreğime, o da tekmeledi vurdu. Bırakmadıysa ayrılık bırakmadı beni/hoyrat bir o kadar da alıştığım ayrılık/
Her defasında savurup atmak istediğim fakat içinde sen varsın diye atamadığım yüreğim; /hani şu “yağmur yüreklim “ deyip yaktığın yüreğim/, hani en cesur duyguların oynaştığı, hüzün ve sevincin kaynaştığı yüreğim, bırakmadı beni.
Ben de bırakmadım “yüreğinin götürdüğü yere git” adlı kitabımı, bununla birlikte;”surat asmak hakkımız” yazısını bir pankart edasında yazdığım ajandamı bırakmadım. Hatıraları, delikanlı duygularımı, erguvan bakışlı bir akşamın ertesinde bir “şubat soğuğunda” ruhumun üşüdüğü o geceyi bırakamadım. Ve. Bir de kalemimi bırakamadım. Olur, da bir gün bir yürek meydanında “zalimler için yaşasın cehennem” haykırışında bulunur diye bırakmadım. Olur, da bir gün “suya yazı yazarım” diye bırakmadım. Senin adını hiçbir zaman yazamayacak kalemimi bırakamadım.
Seni bırakmadım.
Seni bırakmadım.
Bıraktığım bir şeyler var tabi, kahrolası geceler, umutsuzluklarım, acımasızlığım, arada sırada sevimsiz bir kız oluşum. Ve bir mayıs ayının son demlerinin yaşandığı bir sabah, güneşi batıdan doğmuş görmüş gibi korktuğum o günü bıraktım.
’Senin ruhuma işlemiş o billur bakışın, yüreğime dokunan o masum duruşun’, bu iki şeyi de bıraktım sanmışım.
Ortası yaralanmış kalbimin, yarılanmış yüreğimin en has yerinde açan kan rengi gülü de sana bıraktım. Sevinci sana bıraktım acı benim olsun dedim. Tarih testinden çözemediğim doğruluğundan emin olmadığım sorular da masanın üstünde kaldı. Bizim okul yolunda bir söğüt ağacı vardı bilirsin. Yanından her geçişimde o mütevazı duruşuyla bana selam verirken, ben onca telaşın içinde onu fark edemezdim bile.(ona veda etmeyi de unuttum).O söğüt ağacı da sana kalsın. Bir eylül akşamı; denizin hırçınlığına inat, ideallerimi de ucuna bağlayarak denize fırlattığım çakıl taşları da senin olsun.Deniz yıldızlarını toplamak da sana düştü. Adını adımın yanına kazıdığın o çınar ağacı, üşümüş yürekleri ısıtacaksa eğer; odun olsun. Yeni bir çınar ağacı dikmek de sana kaldı.
Bunca ağır yük üzerindeyken bırak özlem de benim olsun. Kimi özleyeceksin dersen; boşveer,”adı ben de saklı”.
“Yağmur Yüreklin…
*31 Aralık 1999  


‘hayal mekiği’
Söze nereden başlayacağımı bilemeden başladım yazmaya. Ama yazılacak çok şey var bunun bilinciyle yazıyorum. Yazıyorum zira size yazmak gönül ve zihin atlasıma yeni buudlar kazandırmak, yeni ufuklar açmak demek. Gün-Su’ya yazmak, fikir sofrasında ruhun ilacı hikmet suyunu yudumlamak demek. Gün-Su’ya yazmak nefes almak demek…
Bazen ne düşünüyorum biliyor musunuz? Hayalimden geçenleri okuyup kayıt altına alan bir alet olsa. Hayal okuyan bir kart okuyucu. Tüm hayallerimi kayıt altına alsa. Böyle bir kart okuyucu var diyorsunuz. Her gün kayıt altına alınıyoruz melekler tarafından. Ben istiyorum ki hayalimde olan bir çırpıda elimde olsun. Çok şey istiyorum değil mi? Sabırsızım aynı zamanda. Yazarak bu isteğimi bir nebze de olsa gideriyorum. Yazdıklarım hayalimden düşen hayallerim oluyor.
Az önce hayalimde neredeydim tahmin edin? Klimanjora dağı eteklerine indim. Havası çok güzel, nefes aldırıyor, ferahlatıyor insanın ruhunu. Gün-Su’nun sinesine yaslanıp ledünni iklimleri dolaşan kalp gibi serinliyor insan. Sekine oluyor adeta ruha okunan.
Hep hayalimde deniz üzerinde kitap okumak vardır.(Karada oku da deniz de okuma kalsın diyenlerle paylaşamam bu haylimi).Düşünün Gün-Su; bağdaş kurup oturuyorsunuz, elinize kitabı alıyorsunuz. Kitabın altına ‘seni seviyorum ‘ yazan kalp şeklindeki kırmızı yastığınızı bile alabilirsiniz. Başlıyorsunuz kitabınızı okumaya. İstediğiniz kalınlıkta kitap seçebilirsiniz. Suya batmayacaksınız korkmayın. Pietra Irmağı Kıyısında Oturdum Ağladım kitabını mı okursunuz, Beyaz Geceleri mi, Pastoral Senfoni’yi mi hangisini okursanız okuyun içinizde aşk’ın fısıltılarını duyarsınız
Hayali bile güzel. Ve gerçekleşmeyecek hiçbir hayal kurmaz insan olan insan. Hakikatten başka hayâlı hayaline almayan insanın hayali de gerçektir. Ben deniz üzerinde kitap okumayı hayal ederken, böyle bir yerin olduğunu öğrendim. Ürdün. Mücadele ülkesi Ürdün. Ürdün’de buluna Mahru-l Meyyit(Ölü Göl) adında bir yer. Bizim bildiğimiz adıyla Lut Gölü. Göl üzerinde batmadan durabiliyor muşuz. Tuzluluk oranını fazla olması sebebiyle hiçbir canlı yaşamıyormuş içinde. Bu yüzden ismi ile müsemma bir yer değil mi?
Gün-Su; ismiyle müsemma,
Müberra kalbim,
Gün’üm, Su’yum…
Hayalen gidelim Lut gölüne. Önce kudret kalemiyle suya dökülmüş söz incilerini bulalım. Bu incilerle düşünce kuşağımızı bezeyelim. Taç yapalım hislerimize. Bu görünen fennî ilimle sonsuzluğa açık ledünnî bakışımızı harmanlayıp şükür sofrasında yerimizi alalım.
Gün/Su duyuyor musunuz?

Su tuzlu Gün-Su hiçbir canlı yaşamıyormuş. Biz üzerindeyiz, batmıyoruz. Güven içinde selâmetteyiz.
Gün-Su hissediyor musunuz?
Suya yazılan sonsuzluk şarkısını dinliyor musunuz?
Miranda’yı okuyor musunuz?
Hayalde misiniz?
Hayal misiniz gerçek mi?
Gerçek bir hayalsiniz değil mi Gün-
Su…
Hayal: Göğ-Su

Tutsi Kalemden IV


Gün/Aydın’la Gün-lük notları/
—Okuyucu Derlemesi- Bir okurun kitap arası notları-
“Marifet iltifata tâbidir” Anlaşılmak ve var oluş kaygısı taşıyan her yazı sahibini mutlu etmek için tek yol var; o da söylediklerinin işitildiğini ona fark ettirmek. Yazar anlaşılmak ister. Okur da onu anladığını ifade etmek ister. İltifatta bulunduğum yazılarda şu kaygı var; okuduğum ve onu anladığım onun tarafından bilinsin isterim.
Bir yazıdan beklediğime gelince; yazı rahatımı kaçırmalı benim, sarsmalı, ırgalamalı. Türkçenin zengin ve büyülü metinleriyle tanıştırmalı. Okuduğum metinlerde bir zekâ parıltısı bir dil zevki bulunmalı. Söyle diyebilirim; beyin ve kalbin izdivacı sonucu oluşan yazıları okumayı değer buluyorum. Burada bir parantez açarak şunları da söyleyebilirim( başka pek çok şey kadar düşünce ve duygunun ayrışmaya maruz kaldığı günümüzde, duygusal değilseniz duygusuz oluyorsunuz. Duygulu olmayı Duygusallıkla karıştıranlar kadar, düşünceyi duygusuz olarak algılayanlar var. Yazıda belagat çok önemli estetik içerik taşıması açısından. Hayır! Tutarlı bir biçimde dizilmesi-anlamların tutarlı bir biçimde dizilmesi, fikirlerin okuyanı” buda nerden çıktı” sorusuna sevk etmeden, bir suyun pınardan süzülüp akarak denize kavuşması suretinde pürüzsüzce gitmesi-.Bu tanım dışında yazının ahengine uysun uymasın, sözlerin rasgele ekildiği bir yazıyı da okumayı zaman kaybı görüyorum).

‘Ortalamaya yakın duran bir insan tipi değilim. Bunu kendimi karalamak ve kendime payeler kazandırmak içim söylemiyorum. Bunun bir erdem olabileceği kadar bir eksiklik, bir arıza olabileceğinin farkındayım. Toplumsal olana yakın olmak, sosyal gerçekliği içinde yaşamak yâda kendi kişiliğinin sosyal potada eritilip aynılaştırılmasına karşı durmak’.Hâl böyle olunca ısmarlama hikâyelere pek başvurmuyorsun. Kendin yazıyor, yaşıyor ve kendin okuyorsun:)

Dediğin gibi bir kaygı, insan olma kemalinin ulvî sancısını, var oluşun derununu keşfetme sorumluluğunun kaygısı ve bu kaygıdan neş’et eden yürüyüşler… Uyanış belki’-insanın kendi varlığını ortamı ve çevresi tarafından var kabul edilme şartını hiçe sayacak şekilde kavramak suretiyle-‘

… Nasıl söyleyeyim; söz gelimi ben “yağmur diyeyim, deniz diyeyim. Tekrar edeyim hatta yağmur, deniz. Dahalarını akliyeyim; gece, şiir, edebiyat, fikir, duygu/sallık… Söyler misin benim yağmurumla bir başkasının yağmuru aynı mı? Denizlerimiz, bak:”deniz mavi değilmiş”:)Kara mı gri mi, gerçek denizin rengi ne renk? Bunu kim belirleyecek? İşte bir renk olma, bir renk belirleyici olma belki. Bilmiyorum. Fakat yine de yağmurlar birbirine uymasa da benzer bir yağmur bulmak benzer fikir sancıları duyumsamanın kaçınılmaz olduğunu ummak diyeyim. Oldu mu:)?

Bu kadar çığlıktan sonra kulaklarınız sağır olacak endişesiyle sessiz kalıyorum…”Sessiz harfler karşısında saatlerce susmak istiyorum”:)


Edebiyat kavramının benin için ne ifade ettiği ziyadesiyle yukarıdaki soruya cevapta mevcut diye düşünüyorum. Yalnız isterdim ki, şöyle bir satırlık cümle içinde edebiyat kavramını sığdırayım. Olmadı

Söylediğiniz hakikat değilse hazmedilmemiş ise sözleriniz, süsleme ihtiyacı hissedersiniz. Hakikat ifadesinin içine yazanın anlattığı yaşamış olması girdiği gibi, yaşamamışlıkları da girer. Yaşamamış olmak onu hakikatten uzak kılmaz. Yazı bir yerde varlık problemidir. Bir problemin keşfedilmiş ve keşfedilebilinir formüllerini sunmaktır.

Ben iyi bir okur olma telaşındayım. İyi bir okur da her yazıya kolay kolay ;-ıhmm! Güzel olmuş- demez. Her yazı hazmedilmemeli. Bazı yazıların damakta tadı kalır hazmedilmeyi beklemeden erir. Bazılarının sindirim zamanları uzundur, hazmedilme zorluğu çekilse de zihin ve kalp için yararlıdır.(reçete yazar gibi oldu burası):).Bazı yazılar vardır tamamı ağız tadınızı bozar.
Eleştiri bir okur için gözlüktür. Onu takmazsanız beyniniz ve ruhunuz gereksiz bilgi ve duygularla dolar. Eleştiri dedimse”vur öldür” mantığında bir eleştiri değil bu.’Yazara başarısızlık hakkını vermelidir okuyucu. Ama samimiyetsizlik hakkını asla’.

Gün/ Aydın ne yapar?
“Sabahları kalkıp üç saat yazı yazar, flüt çalar. Sonra beyaz kravatını takarak muradı olan lokantaya öğle yemeğine gider. Yemekten sonra bir kulübe girerek, kütüphanede dünya havadislerini öğrenmek için ‘The Tımes’i okur. Saat üç sularında köpeğini de alarak Main ırmağı kıyısında iki saatlik bir yürüyüşe çıkar. Yürürken sürekli bir şeyler mırıldanır. Akşamları ise opera yâda tyatroda geçirir. Yalnız sonradan gelip kıpır kıpır dolaşan öksüren aksıranlar adamakıllı sinirlerini bozuyordur.”
Ne müstağni yaşam değil mi?

Size bu paragrafı -inandırmak kapsamlı yazmadım. Esprinin yanında anlatmak istediklerımde var tabiî ki. Ne mi: her şeyi açıklarsam okur okurluğunu nasıl göstersin.
Yazdığım paragraf Schopenhaur’un hayatını tariften ibaret. Oda mı kim:-Çevresindekilerin, küçük resmî ruh inceliğinden yoksun, yaşadıkları kentle ilgili şişinip duran, köylü gururu taşıyan insanlar’ gördükten sonra yanlarına bile yaklaşmak istemeyecektir. Schopehaur, dünyaya eyvallahsız bir flizof.
Neden bilmiyorum bir kitapta hayatına dair bu kesiti okuduğumda kendime yakın gördüm.
Yakın görmek aynı olmak değil elbette O yüzden soruya tekrar döneyim. Ne yapar?- Gün/Aydın kutsal bir sorumluluk içinde. Sorunluluğunu yerine getirdiği ölçüde mutlu, böyle kutsal bir görev nasip olduğu içinde huzurlu.

Öncelikle şunu söylemeliyim, en tesirli tecrübe kişinin kendi tecrübesidir.’damdan düşen bilir anca damdan düşmeyi’:). Ancak paylaşmak adına elbette bir şeyle söylenebilir. Ha! Tavsiyeler de sunulabilir. Ancak hiçbir tavsiyeye kulak asma- diyen hocasına, talebe;-tamam hocam, bu tavsiyeniz de içinde olmakla beraber cevabını verir:).nerden geldik: Hı! Yurtdışı.”Tutku ve aşk büyük işlerin kanatlarıdır”.İnsanın bu duygularının şaha kalktığı belirli bir dönem var.’Bir deniz gibi dalgalar boyu serseri yolcululara çıkmak, görmediği bilmediği kıyılara doğru yelken açmak’ isteği kabarıyor. Böyle bir zamandı. Çok oncaydı bütün bunlar. Şimdi ‘kendi dalgaları dinmiş, kendi içinde koyulaşan bir Gün/Aydın… Tutku demiştim. Yaşama dair yararlı tutkuları olmalı insanın. Söyle diyeyim, bavul düzdürüp yollara düşüren tutkular olduğu gibi, oturup kendinin kıyısında içte kalmayı tembihleyen tutkular. Çok mu soyut oldu:). tutkular ne kadar keskinse ganimeti o derece olur.Büyük tutkular,ille de,ülkeler fethetmek,şehirler kurmak,idealin uğruna bavul dürmek değil! Ben bunu anladım.
Şimdi en büyük tutkum iyi bir anne olabilmek. İyi bir anne. Bununla dünya değil,’cennet ayaklarımın altına serilmiş’ başka tutkulara ne hacet! Anlaşılıyor muyum?
Gün/Aydın ne okur? Bu kişiyi tanıma adına sorulması en elzem sorulardan elbette. Ancak neden bilmiyorum, ben yazar listemi sunuşa geçtiğimde bir kaygı taşırım. Etiketlenme kaygısı(gerçi iyi bir okurda olmaması gereke bir durum bu).Ancak anonim düşünceli insanların yapıştırdığı etiketi sıyırıp atmak da bihayli güç. Yine de paylaşmadan geçemeyeceğim. Tavsiye içerikli ifadelerle şunları söyleyebilirim.
Beşir Ayvaz oğlu’nun, muhteşem dikkat ve emeğin ürünü olan, harika bir Türkçeyle yazılan ‘divan yolu-Bir caddenin hikâyesi(Ötüken).Nazan Bekir oğlu’nun, her satırı insanı derin denizlerde gezdiren metinlerden oluşan ‘Cümle Kapısı'(Timaş) adlı kitabı. Mustafa Kutlu’nun Rüzgârlı Pazar ve diğer hikâyeleri. İskender Pala yine uğraşısı edebiyat olan biri için yetkin bir kalem( ben özel bir okuru değilim ancak olduğum kitapları var).Yine acıyı ve coşkuyu birbirine yakıştırıp yan yana getirmiş bir isim,( kim olabilir).tabiî ki, Cahit Zarif oğlu. Fikrin dirilişini duyumsamak isteyen için Sezai Karakoç. Ve kendine özel üslubuyla tabiî ki İsmet Özel.
Haşiye olarak düşeceğim şu ki; Türkçenin başyapıtlarını okuma gayreti içinde olmaya ihtiyacımız var. Sakın sakın zamanımızı türedi yazar ve yazılarla heba etmeyelim. Bu yönüyle kendi toprağımızda türemiş oluşu bizi(beni) bağlamamalı. Daha açık bir ifadeyle, aynı safta oluşumuz aynı lezzeti aldığımız anlamına gelmez. Günümüzde o kadar kitap var ki; hidayet öyküleri, ibretli hikâyeler, bunlara ayırdığımız zaman dilimi bize aynen şöyle seslenir;”Bize Nasıl Kıydınız”.Biz de o zaman ;”Affedersin Hayat” demeye fazla vaktimiz olmayacak.(Okuduğumuz kitaplar edebî ise bir “namaz hocası” görünümünün ötesinde bir anlayış sunmalı bize. Ağıtlarımızı, dövünmelerimizi attırmak yerine, telaşımızı arttırmalı. Buna telaş değil uğraş da diyebiliriz. Yeni bir bilgiye, yeni bir kitaba götürmeli okuduklarımız bizi. Anlaşılıyor muyum? Ne güzel:)
( Gün/Arası Gün/ Aydın’dın not defterinden seçmeleri okudunuz…)
Yâr’e not: bu derlemeyi e-maıl adresınıze gondermek ısterken sorunla karsıastım. “genc kalmeler” baslıgı altında gonderıyorum.hıc bır yazı türünün içinde yer alacak bir yazı değil bu. adı üzerinde bır okurun derlemesi.okuduğunun silik tercumanı belki.yazmayı bır eylem edinen ancak eylemine bir sığınak (deneme, şiir,makale,hikaye,vs) bulamayan acemî bir kalem tutucu..
saygı ve muhabbetle..
Senem Gümüş
(*Yâr’ın notu: kalemi böylesine güzel tutan ve kelimede anlamı dirilten isimlere sığınak/liman olmak isteriz… ) 

Tutsi Kalemden III


/Hatıra tacirliği/
Yeni bir sayfa açtım defterimde. Adını yazmak istedim ilk önce. Şöyle büyük harflerle, yüreğimi de yanına koymak. Odamın duvarındaki resmi senmişsin gibi izledikten sonraki beni yazmak, sabah uyandığımda gitmiş oluşunun kabulünü yaşayan ruhumu çizmek, dönüşlerini sabırsızlıkla bekleyişimi. Ve bir gün hiç gelmeyişinin ardından sonra söyleyeceklerimi yazmak istedim. Yine olmadı. Seni bir adım öteye geçemedim.
Ama sana geçmişe dair bir şeyler yazabilirim. Sen buna ‘hatıra tacirliği’ dersin bilirim ancak; bana bu kadar romantikliği çok görme n’olur!
Hiç Unutmam; dalları gökyüzüne kadar uzun olmayan ağaçların bulunduğu tel örgülerle örülmüş,üzerinde mor çiçeklerin açtığı bir bahçedeydik. Günler bir körebe oyunu oynayacak kadar kısaydı. Beyaz bir kedimiz vardı. Hiç bitmeyecek gibi gelen uzun kış gecelerımiz, bir de senin ayıcıklı yastığın. Akşamları ocak başlarının görünmeyen aralıklarına saklanan çekirgelerin şarkılarını birlikte dinlerdik. En büyük hayalimizdi, sağanak sağanak yağmurun ardından çıkan ebemkuşağının altından geçmek. İsmimi en güzel sen söylerdin. Beton dökülmemiş yollarda su birikintilerine yalın ayak basarak koşardım sana. Küçüktüm o zaman. Yanı başına bir kedi gibi sokulup, başımı dizine yaslayıp dinlemek isterdim okuduğun kitapların özetlerini. Olsun. Ben yine de yanı başına oturup okuduğun kitapları anlatmanı çok severdim. Anlatırken hep yorumlar eklerdin.”Roman yalandır” derdin. Benim hiçbir romana inanmama kararı almama zaman vermeden eklerdin;”ama daha yüksekte duran gerçeği işaret etmek için söylenen bir yalan”.O zaman küçüktüm belki, ancak;”bir çocuk yokluğunun gerçekliği, anne kalbine yaşattığı acı”ve bir anne yokluğunun evlat kalbine ektiği sancı; bu işte yalan değildi. Ve. Ben senin anlattığın kitaplardaki kahramanlardan daha cesur, daha hoyrat, daha acıların kızı olurdum.’Züleyha’olurdum. İçten içe. Benim züleyha oluşum, senin Yusuf oluşun kadar aşikâr olamazdı. Hiç “Leyla ile Mecnundaki”,’Leyla’ olmayı düşlemedim.”Leyla kara kuru bir kızmış”.Sarı saçlı mavi gözlü kızların ülkeme gelişinden sonra, ne mecnunlar görüldü bir daha ne de Leylalar
Ama ben’,geceleyin bir koşuda’,’evet isyan’ deyip,’çatlayacak kadar aşkı’duygularımla,’cinayetler kitabında’,’cellâdına gülümseyen’ kahraman olmaya adaydım. Bu yüzden,’bir Yusuf masalı’nda, züleyha olmayı göze alabilirim. Ama sen ban bunu hiç yakıştırmadın. Züleyhanın aşkına yazılan kitapları anlatırken, Yakup’un şefkatini övdün durdun. Bense bu ikisi arasında kalakaldım.
Küçüktüm o zaman. Sevdiğimiz renkleri sayardık. Sen; yeşil mavi, pembe severdin, ben; yeşil mavi, beyaz.’Mor’yakışıyor sana derdin. Mor! Neden olmasın! İşte ben o günden beri mor rengini sever, mor rengini giyer oldum. Ağlamak sana yakışmıyor ‘gül’ derdin. Ağlamak yakışmıyorsa keder gözyaşları ne renk peki?’keder gözyaşların mor’ olduğu yalan mı o zaman?
Ben bu soruyu sana hiç soramadım. Bir sabah uyandığımda gitmiştin. Günler bir körebe oyunu oynayacak kadar uzundu artık. Senden sonra; ocak başlarının görünmeyen aralıklarına saklanan çekirgelerin şarkılarını hiç dinlemedim. Sağanak sağanak yağan yağmurun ardından çıkan ebemkuşağını hiç görmedim. Beton dökülmemiş yollarda, su birikintilerine yalın ayak basmaksa çocukluğumda kalmış bir anı artık. Ama hala beyaz kedimiz var ve ben hala mor rengini seviyorum. Maviyi de yeşili de beyazı da. Ve ben sana hala vurgunum./’bilmezdin ben sana çocukluğumda da vurgundum’/.Gülmeyi de öğrendim. Keder gözyaşları mor mu diye hala merak ediyorum.İsmimi güzel söyleyebiliyor musun hala?
Bakma bu kadar kolay yazdığıma. Dedim ya; yeni bir sayfa açtım defterimde. Adını yazmak istedim şöyle büyük harflerle, yüreğimi de yanına koyarak. Senden sonra ocak başlarının görünmeyen aralıklarına saklanan çekirgelerin şarkılarını hiç dinlemedim. Gidişinin ardından en iyi yaptığım şey ‘hatıra tacirliği’ başka bişey değil. ‘Bazen kalbimin üzerinden bir kâğıt fısıltısı duyuyorum’.-Kitaplar ve Sen. Ve ismini kimseye söylemiyorum

Tutsi Kalemden II


.
.
.
.
Papatya ve Yağmur
Günlerden Cuma idi. Erken kalktı. Gökyüzü berrak bir mavideydi. Güneş nazlı bir sevgilinin edasında şualarının tüm çekiciliğini sergilememişti. Ancak biliyordu ki bugün güzel bir gündü. Mevsimlerden bahar, aylardan nisan, günlerden Cuma idi. Bahar dirilişin adı, nisan öncü bir ay, Cuma kutsal bir gündü.
Pencereyi açtı. Derin bir nefes aldı. Temiz hava ciğerlerine doldu. Sabahın serinliği yanaklarını okşadı.”Bu bahar aşk uğramadı buralara”. Bu cümleye olumlu bakışını yansıttı: Bu bahar aşk uğradı buralara dedi. Sol yanını tuttu…”Bir bahar akşamı rastladım size” şarkısını anımsayacak vakti tanımadı kendine. Mutfağa geçti. Çayı ocağa koydu. Gitti, akşamdan içine kirli çamaşırları yerleştirdiği makinenin düğmesine bastı, lavabonun önünü kuruladı. Aynaya baktı, saçlarını düzeltti. Evde herkes uyandı. Kahvaltı yapıldı. Bulaşıkları yıkadı. Kurulamadan öylece tezgâhın üzerinde bıraktı. Evi silmedi süpürmedi de, dağınıklıkları topladı. Bilgisayar masasının üzerindeki dağınık bırakılmış kitapları düzeltti. Not aldığı defteri masanın orta yerine koydu.
Evin ön bahçeye bakan balkonuna çıktı. Etrafa göz gezdirdi. Ağaçlar çiçek açmıştı, ayva ağacında çiçekler boldu. Erik ağacı çiçekleri yolcu etmiş, nohut tanesi büyüklüğündeki erikleri sinesinde besliyordu. Otların arasında sarı bir papatyaya göz kırptı. Az ileriki bahçede çimenlerin koynuna tüm masumluğuyla uzanmış beyaz papatyaları gördü. Gözüyle sevdi onları, dokunamadı belki ama sevdi!
Papatya sade, papatya saf, papatya öz, papatya doğal ve içten, papatya sukutun içindeki mana, papatya beyaz bir gelinlik, sürur ve ferahlık
Papatya biz!
:
—Papatyam! Seni evin içinde göremeyince öyle korktum ki!
—Gülümseyerek, görüyor musun? Dedi
Papatyanın yosun yeşiline çalan gözlerinin içine bakarak-görüyorum, sadakat, cömertlik, güven, sevgi, şefkat, vefa görüyorum dedi.
Papatya tekrar gülümsedi
—Papatya! Bugün çok neşelisin dedi
—Neşeliyim, çünkü bugün mevsimlerden bahar, aylardan nisan, günlerden Cuma, çiçeklerden papatya dedi.
—Hatırlıyorum. Yıllar önce yine mevsimlerden bahar, aylardan nisan günlerden Cuma idi. Yemyeşil çimenlerin üzerinde en yalın halinle duruyordun.’Sevmezken de sevmelere’ davet eden bir duruşun vardı. Aşktan öte duygulara çağıran bir öncülüğün hâkimdi. Usulca yanına geldim-Gülümsedin. Ben/den uzak,’ biz’ dercesine duruşun, karşılıksız sevgi sunuşun, papatya; kendin oluşun… Nergisin gururundan, güllerin vurgunundan, lâlelerin devir devir sürgününden yorulmuş ruhumu sînene yasladım. Ağladım… Sessizdin.’ Gözyaşlarımı duyacak kadar sessizdin’.Ve o günden sonra ‘ nisan çiçeğim’ ben hep sana yağdım.
Papatya en sade duruşuyla beyaz yapraklarının özdenliğine tebessümü de ekleyerek, yağmur, şefkatli elleriyle papatyanın beyaz yanaklarına dokunarak, ağaçların dallarına konmuş kuşların bestesinde şu güfteyi söylediler:
Selam mevsimlerden bahara, aylardan nisan günlerden cumaya, selam bahar etelerindeki daha nice güzellikleri dökerek mutluluktan örülmüş kalplere, selam çocuk kalbine, selam İstanbul’a, selam güllere, karanfillere, fesleğen kokusuna…
Selam yağmurun ellerinden tutmuş ellere, yumuşacık damlaların okşadığı zülüflere, selam gökkuşağına, selam uçurtmasıyla gökyüzünde uçmayı hayal eden çocuğa, su birikintilerine basarak yürüyen çocuk ruhlu genç kıza selam, selam Müberra munis bir kalbin üzerine olsun.

Tutsi Kalemden I


/‘Kar Soneleri’/
Kendi içine bakmanın en uygunu bu zaman diye düşündü/Zaman her halükarda kendi içimize bakmamız için uygundu/.Kar taneleri emin bir elin avucunun içinde yolculuk etmenin suhuletinde yağıyordu.-Ne kadar masum ve kuşatıcı. Ve ne kadar ötelere benziyor dedi./Hiçbir kar tanesinin bir diğerine benzemediğini / fark edemedi. Dışarıdaki havanın soğukluğuyla odanın içindeki sıcak havanın anlaşmazlığından buğulanmış pencerenin önüne geçti. Beyninin çözünürlüğünün şaha kalktığı bu vakitte, tabiatın gelin olma törenini hafızaya almak kaçınılmazdı. Kendi içinde telli duvaklı duygularının saflığını duyumsamaktan başka ne yapılabilirdi.

“Aşkın düşünceler, düşüncelerin eyleme geçmesi, yaşanamayanları yaşama, bilinmeyenleri bilme içgüdüsü. Kalemdeki mürekkebin içindekini anlama yetisi. Ve yaşanılan her karenin içindekileri çözme düşüncesinin meydana getirdiği aşkınlığın simyasında; kendimizi farklı yerlerde uyandırsa da kar; bize biçileni ister istemez yaşamak zorunda kalıyoruz. Hayat ne garip değil mi”?
İçine bakıyordu kalem tutucu. İçinde bunlar yazılıydı.(bkz:/Kar soneleri-Müberra insan).Diğer hatıraları okudu sonra. Gülümsedi. Gözleri nemlendi. İçlendi. Gönül koydu.-Bunları silip atmalı dedi.-Hele şunu; aklının hangi seyahatini fırsat bilip konuk etmişti.-Şunun yerine yenisini koymalı/içimin hafızası ne kadar da dolmuş/şu mecburen silinsin/.Sen can özüm hep kalmalısın.
—Burası boş kalsın dedi./Sol yanında bir yer hep boş kaldı/
Kar yağdı. Toprak sevindi. Öptü karın beyaz zambak görünümlü ellerinden. Kar eğildi bereket kokan toprağın bağrına.-Ne kadar kalacaksın? dedi toprak. Elleri nemlendi karın.-Güneş gelirse çok kalamam dedi. Kalamadı da. Döktü toprağın kucağına gözyaşlarını. Çaylar, göller, ırmaklar, denizler, okyanuslar içti karın gözyaşını. Hepsine yetti. Çünkü kar beyazdı, saftı, özdü. Gözyaşı bereketti aşktı.
Kalem tutucu o gün defterine bunları yazdı, karın yağdığını görünce.
“Karın yağdığını görünce
Kar tutan toprağı anlayacaksın
Toprakta karı görünce
Kar içinde yanan karı anlayacaksın”
Kalemi bu dizeleri yazdı sonra. Kendi içinden dökülen cümleleri yazıyormuş gibi yazdı
Yazmaya devam etmedi…
…Kitabın Dostluğu  
Senem Karayiğit/Gümüş 
Oysa zaman yazmak/ kendi içine bakması/ için en uygun zamandı. Ve zaman her hâlükârda / kendi içine bakması /yazmak için uygun değildi. Dış gerçeğin yüzeyselliğinde oyalanan biri için içsel bir program gerekliydi. Gece olmalıydı. Herkes uykuya çekilmeliydi. Ya da güneşin guruba kaymasının ardından, bakır renkli ufka takılmalıydı gözleri. Ya da bir deniz kenarında giden gemilerin ardından el sallayan, geride kalmışlığın sızısını içinde yaşayan bir kalbin hüznüne benzer bir hüzün peyda olmalıydı kalbinde. Ya da yeni bir dostluk kurmak için elini kitaplığın rafına uzattığı anın öncesinde bir zamanı yaşamalıydı.
:
-‘Eğlenceli’ bir o kadar da ‘asil’ bir iş yapmalıyım. Sıkletten uzak, bayağılıktan öte.’Saf ve sakin’ bir dostluk ne kaçınılmaz ihtiyacım!
—Arkadaşını ara. Hani; lise ikinci sınıfta sıra arkadaşın; saf ve sakindi.
—Hakkımda ne düşünür şimdi. Gecenin bir vakti aramak olur mu? Hem onca gevezelik yaparsam…- Ne öncesinde ne sonrasında bir gevezelik ‘sukut içinde’ bir diyalog.’Kendi kendimizle baş başa kalış’.
—Sukut ve diyalog ikisinin var olduğu bir mekân var mı?
Kendi içimiz,’hassasiyetlerimizle düşüncemizi ancak kendi içimizde konuşturabiliriz’.Sukutla.
—Sukutta ısrar niye?
-‘Sukut, söz gibi kusurlarımızın, sırıtışlarımızın izini taşımaz’
—Böyle bir dostluk işte ‘can özüm’.-Düşünceleri ile benim düşüncelerim arasına egosunu koymayan bir dostluk.’İrfanımı istila’ etmeden, bulanık lafızlardan uzak, saf bir dilde konuşan bir dostluk.
—Çok şey istemiyor musun?
—Az şey mi isteyeyim?
—Eğlenceli ve asil, saf ve sakin, sukut içinde bir diyalog, kendi benliğinde seni boğmayan bir tavır, şunu da ben ekleyeyim;’zekânı kibarlaştıracak’ bir zekâ. Bu senin dediklerin ancak kitaplarda olur can özüm.
—Ben de bir başkasını tarif etmedim ki.
-…
Cin fikirliliğin esintisi olan bir gülümseme ile kitaplarının bulunduğu odaya girdi.’İçindeki meçhul âlemin kapılarını açan’tılsımı bulmanın sevincini yansıtan bakışlarla baktı dostlarına.
:
-‘Don Kişot…’Seni çıldırtan kitaplar mı yoksa sen çılgın olduğun için mi kitap delisisin’!
-‘Yel değirmenlerini neden dev zannediyorsun’.
—Ne realistsin ne de idealist Kişot; romantik ve realist tavrınla sen;”gelmiş geçmiş en üzücü roman”sın.
-‘Diriliş’…”Ve ‘çirkin bir hayâsızlık’ işledikleri yâda kendilerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları üzerinde bildikleri halde ısrarla durmayanlardır”(3.135/Kur’an).Kendisine bu ayeti hatırlattı bu kitap. Ah Dimitri! Dimitri’nin arındığı İncil ayeti hatırına geldi.
“Ben seni bağışlıyorum sen de bir başkasını bağışla”.
—Ah Dimitri! Gerçeğini arayan Dimitri. Ah Katya! Gerçek aşkı bulduğuna emin değilim Katya!
-…
-“Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım”.-Seninle pek anlaşamamıştık dostum .-Seni ‘Simyacı’ dostumun hatırına okumuştum dedi. Bu cümleyi kurarken ‘-acaba kırdım mı’ diye düşünmedi. Bu endişeden uzak, dilinin gösteriş merasimi yapmadığı tek dostuydu kitaplar.
Eskileri yâd etmek elbette güzeldi. Yeni bir dostluğa merhaba demek daha coşkulu daha da güzeldi.
Ömrünle beraberim diyen bir sesin ılıklığından duyulan sürurla açtı kitabın sayfasını.
:
-“Kimim ben? Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi”(Cemil Meriç, Jurnal,18.6.1974)/Bu Ülke/
Eğlenceli ve asil, saf ve sakin sukut içinde bir diyalog başladı:
—Sukut…
/Aklıma gelenler/  
Senem karayiğit/ Gümüş 
Kalemi eline alışı,-artık yazmalıyım- düşüncesinden cesaret almışlığın verdiği kıvraklıktaydı. Kalem; hazırım diyor, yürek; ürkek bir güvercinin tedirginliğini yaşıyordu. Kalemi her eline alışında; içinde bir yerin nutku tutuluyor, zihinde toy fikirler at oynatırken, kalem kâğıdın üzerinde kalakalıyordu. Hiçbir zaman ne yazacağım? Diye soru sormadı kendine. Yazılacak çok şey vardı. Yazılmış da çok şey vardı. Öyle şeyler yazmalıydı ki kimse yazmamış olsun. Kimse kurduğu cümlenin kapısından girmemiş olsundu.
Aklına geleni kâğıda dökmenin ilk iş olduğunu düşünse miydi? Evet, bu iyi fikirdi!
Aklından aşk geçti.’Kavuşmanın sıradanlığında’ sığlılaşmış duyguları aşk üzerine yazı yazacak kadar kıpırtılı değildi. Aşkın yanına ayrılığı koyarsa belki o zaman yazılacak bir şeyler olurdu. Yazılacak çok şey olurdu. Çünkü ‘aşkın yanına en çok ayrılık yakışırdı’.
Aklına geleni yazmaya başladı ya;/şimdi aklına geleni yazsa mıydı? Hayatın kasırga ıslıklarından kulakları uğuldamış, çölün yakıcılığında ruhu üşümüş, yazma eylemini bir liman olarak benimseyen bu akla; aklına geleni yazmaktan gayrı ne yakışır ki? Değil mi?
“Meğerki bir hayale âşıkmışım”
Bu cümle on sekiz yaşın uçarılığında’yeniden var etme eylemini’ aşk diye tarif ettiren bir kalbin hayıflanması arifesinde hissedilen bir cümleydi. Hissedildiği anda da kurulan bir cümle;’meğerki bir hayale âşıkmışım’.(Bkz:12 Aralık 2000 saat 2–15-Kaybolan Günlük)
/-cümleyi tırnak içinde yazsam mı? Puşkin söylemiş olabilir. Bu cümleyi Puşkin’in söylemiş olduğunu bilmenin bu cümlenin kurulmasında bir payı yok. Belki yazılmasında var. Bir yazıda ünlü isimler okuyucunun önüne atılan kemik niteliğindedir!-Puşkin yazmış diye tırnak işareti içinde yazmanın zorunluluğu ağır geldiği kadar, çalmanın ızdıramından kurtulmadan da haz duyuyorum. Ancak bu cümleyi Puşkin’e verecek kadar da gönlü açık değilim.
Meğerki bir hayale âşıkmışım!
Yazılacak çok şey vardı. Yazılmış da çok şey vardı. Öyle şeyler yazmıştı ki herkesin yazdığı, öyle şeyler kalmıştı ki herkesin yazamadığı!
Aklına geleni kâğıda dökmenin ilk iş olduğunu düşünmenin gevezeliğin önüne geçemeyeceğini anlamak henüz bu acemi kalem tutucuya nasip olmadı. Aklına geleni yazmak yazı yazmak değildir’ diyen fikir işçisinin mağara’sına sığınıp, ‘kırkambar’ında çok fikir yemi yemesi gerekirdi.
Kalem tutucu devam edecek….
 
Cam Bardaktaki Nehir    
Senem Karayiğit/ Gümüş 
/Cam Bardaktaki Nehir/
Evimin ön bahçeye bakan penceresinden dışarı bakıyorum. Niyetim dışarıda olup bitenlerden nasibimi almak. Arabaların vızır vızır geçtiği koca caddede pek de nasiplenecek durum görünmezken; birden gözüm bankın üzerine oturmuş bir gence ilişiyor. Tuhaf bir hali var. Bir eli dizinde, bir eli çenesini kavramış vaziyette. Gözlerini kısmış, bir şeylerin sıkıntısı var, belli.-Neyse diyorum-onca kişinin arasında yalnız onu görmem de benin tuhaflığım – diyor farklı kareler yakalamaya çalışıyorum.-Şu kadın; kolundan tuttuğu çocuğu niye çekiştirerek götürür ki?-Bir yere mi yetişecek-Güne mi gidiyor ne?-Belki bankaya gidiyordur. Türk lirasını dolar yaptıracaktır./Ayıp olur şimdi diğer gün arkadaşları dolar çıkarırken, onun Türk lirası götürmesi/.
—İyi de; çocuğu niye kolundan tutmuş çekiştirerek götürüyor bu kadın!
—Neyse ben arabalara bakayım- diyorum/N e anlarım arabadan ben-Oturup da şimdi elâlemin arabasının motor gücünün tahminini mi yapayım-?/ Yok şu arabanın amortisörlerinin yaylanma özelliği ne kadar hesabına mı düşeyim/?-Başka işim yok mu benim!
Elim ne kadar da çok acıyor. Sahi elim;-‘akılsız başın cezasını ayaklar çeker’ hesabı, bu kadar sakarlığın cezasını da eller çekiyor demek ki.
—Ne vardı sanki tezgâhın üzerindeki bardağı görseydim de çarpmasaydım.-Hadi çarptım, yere düştü kırıldı, bari toplarken eline dikkat et de kesilmesin mübarek.
—bu ilk de değil hani, tecrübesizlik desem/Daha geçenlerde, çocuklara meyve rendelediğim cam rendeyi kırdım. Diğer kırılan porselen ve cam tabaklara ne demeli/
—Sahi; annem böyle durumlarda,”bir ‘uğursuzluk’ dönüp duruyor başımızda ya, hayırlısı” derdi.
-‘Cana geleceğine cama gelsin’ deyimini kullanmak yerine,”senin kırdığın bardak kırkı geçti/’senin kırdığın yumurta kırkı geçti’/ sözüyle kızgınlığını ifade ederdi.
Kırılanın dökülenin hesabında değilim de” neden” demeden de edemiyorum. Sebepler dairesinde bunu da açıklaması mutlaka vardır.
Bir yaprağın düşüşünde, bir kuşun acı acı ötüşünde, annemin gidenin arkasından su döküşünde, ocak başlarının görünmeyen aralıklarına gizlenen cırcır böceklerinin akşamları seslerini duyuruşunda, Fatmacıkların/gelincik/ tavukları geceleri kümesinde boğuşunda bir sebep olduğu gibi bir bardağın kırılışında da sebep aramak, ne kadar ayrıntı insanı olduğumu ele verir, bilemem.’ortalamaya yakın insan olmamanın yanına, ayrıntı insanı olmak da eklenince-niye kırılmasın bardaklar tabaklar diyesi geliyor insanın. Daha çok şey diyesi geliyor insanın ve daha çok şeyi merak ediyor insan böyle olunca.
Örneğin; neden okuduğum kitapların satır altlarını çizerim
—Neden bir başkası bir deniz kenarında oturup hayal kurmayı tercih ederken ben buna karşılık, çakıl taşlarını denizin hırçın dalgalarına savururum./Güneş üşütürken, yağmur niye ısıtır beni/.Arkadaşım ‘mor’ deyince, en sevdiği kazağını hatırlarken, benim annemin göz üstü morluklarını hatırlamam neden?
-‘Mavi’-Çakır gözlü kadın…
-‘Hüzün’-Köprü üzerine bırakılmış, kirli paslı bir örtüye sarılmış bir çingene bebeğin siyah gözleri
—Kar-Dilini dinini, tenini tanımadığım insanların yaşadığı, haritada yerini bulamazken, kendimi içinde bulduğum ülke.
—Gece-…
—Saat-…
—Kalem-Köyden uzakta bir bakkal. Anneden gizli folluktan aşırılmış yedi-sekiz yumurtayı yırtık gömleğinin önüne sarmış, arkasına düşen üç-dört köpeğin kovalamalarına inat, bakkala yumurtaları kırmadan getirmeyi başarmış bir çocuk.
—Kırmızı kalem-…
—Kurşun kalem-…
—0.7 kalem-…
Kalem açacağı-Bakkaldan alınan kalemi açmaya yarayan küçük çakı.
—ABC-Önünde ‘ABC’ yazan yakalığı takamamış bir çocuğun, ağaç üzerine yazdığı yazı.
Ağaç-Üzerinde ABC yazıldığı için babasından dayak yiyen çocuk.
Mavi balon-Galata köprüsünün üzerinde tezgâh açmış bir seyyar satıcıdan alınmış üzerine şu not düşülmüş;’ hep çocuk kal’.
Kitap-Yalnızlık.
Defter-Kaybolan günlük
Ayna-Saçları kurdelalı küçük bir kız
Cam-Çocuk buharlaşmış cam üzerine ayıcık çizmiş soruyor:
—Anne nasıl olmuş?
—Efendim… Ooo güzel olmuş kızım.
/Babam ayıcık alacak mı anne/?
Evimin ön bahçeye bakan penceresinden dışarı bakıyorum hâlâ. Bir eli dizinde diğer eli çenesinde, gözlerini kısmış vaziyette duran esmer genç! Ne düşünürdü kim bilir? Sıkılmış bir hali vardı. Belliydi. Bezgindi.
Aklım o esmer gençte kaldı
/Doğuluydu, belliydi. Gergindi.
Durakta ne bekliyordu. Gelen dolmuşa bindi mi? Bindiyse nereye gitti? Merak ettiğim bunlar değil aslında
Durgundu canı sıkkındı. Sıkıldığında eline kalemi kâğıdı alsa, ne çizer acaba?-İmza mı atar bulduğu her boşluğa? Yuvarlak mı çizer. Birbirine paralel oklar mı, yoksa’cin ali mi’?
—Mavi desem; ne düşünür?
—hüzün,
—kar,
—gece,
—saat,
—kalem,
—İstanbul,
—ağaç,
Bunların karşısına hayatının hangi karelerini koyar?
—O eli çenesinde duran esmer genç! Aynı sebepler halkasından geçmişliğimiz var mı seninle? Bilmiyorum.’Ortalamaya yakın insan tipi’ değilsin bu belli.-Söyle söyle! Ayrıntılarda gezindiğimi sen de söyle./ benim, bardağın kırılma sebebini merakımı; işin cıvığını çıkarma diyeyim. Herkesin ‘mor’unun yanında benim morumun farklılığını duygusallığım, mavide denizi düşlemeyişimi; anneanneme bağlılığım, hüznü’kara gözlü çingeneye aşkım’,kalemi, geceyi, İstanbul’u, okumanın önemini bilmemenin hayıflanmaları say. Peki ya; senin şu, sıkıldığın anlarda”iki dağ arasına bir nehir çizmen” buna ne demeli?
—Esmer Doğulu genç!’İster o nehirden insan cesedi geçsin, ister bir yığın insan seli o nehre akıp gitsin. İsterse, gidenleri geri getirsin’./Gidenleri geri getiri mi dersin/?-Belki gidenleri geri getiremez ancak gidenlere seni götürür! Bu böyle esmer genç.
-/Sen de gidersen; gözü yaşlı analar, yüreği her gam dolduğunda o nehri’kan rengi kırmızısına boyar’ bilesin!
– Anne! Bu deniz buda gemi. Ben çizdim. İstanbul’a gidelim mi anne?
—Gideriz kızım.

.
.
—On beş yıl sonra…
İstanbul’un en güzel semtinde. En işlek caddesine bakan pencerenin kenarında esmer güzeli genç kız. Genç kızın elinde kalem kâğıt iki şehir arasından gecen bir gemi resmi çiziyor. Ok işareti çiziyor sonra. İstanbul yazıyor.
/Anne:/ İki dağ arasına nehir çizen esmer genci düşünüyor. Önündeki kâğıda ‘iki dağ arasından İstanbul’a akan bir nehir’ çiziyor…

ŞİİR İNCELEMESİ


.
.
.

 

NE TAHAMMÜL NE SEFER…

Ezildim taş kesilen bir yürek çukurunda,
Ben ki suyu çekilmiş kuyularda saklıyım.
Suçluyum, cüretkârım, bir o kadar haklıyım;
Sükûtum lisanımdır, kimlerin umurunda!
Ezildim taş kesilen bir yürek çukurunda

Öğrendim yenilgiyi zaferin eşiğinde!
Ortasında bir ömrün; ne tahammül ne sefer,
Adsızım, pusatsızım, ha komutan ha nefer
Dinlensin yorgunluğum zamanın beşiğinde,
Öğrendim yenilgiyi zaferin eşiğinde…

Yeşertir mi kurağı seherde gözyaşlarım?
Lime lime olmuşum; sağım keser solumu!
‘Gelemem ay karanlık’ sen aydınlat yolumu.
‘Kahrın da bir lütfûn da’, ben yeniden başlarım;
Yeşertir mi kurağı seherde gözyaşlarım?

İsa YAR


Şiirin başlığı bize ilk anda günümüzün usta hikâyecisi Mustafa Kutlu’nun bir hikâyesini hatırlatıyor: ‘ya tahammül ya sefer’. Şair şiirine “ne tahammül ne sefer” adını vermekle, daha şiire girmeden bir imada bulunuyor: ortada artık tahammül edilemeyen bir durum vardır ve sefer de mümkün değildir.

Ezildim taş kesilen bir yürek çukurunda,
Ben ki suyu çekilmiş kuyularda saklıyım.

Şairin, ‘içimizdeki kalabalık: yalnızlık’ yazısından bir bölümü şiirin anlaşılmasına katkı için okuyalım: “İnsanın yalnızlığı… Betonlaşmış şehirlerde meskûn olanlar, mekânın ruhsuzluğunu renksiz bir elbise gibi kuşandıklarını bilmezler. Girift şekillerin, sahipsiz seslerin ve umumi kanaatlerin içinde kendini kaybeden insan Hazreti Yusuf’un kuyuya atılması gibi cemiyetin içinde yalnızdır ve yüreği olmayan, varsa da yüreği modern tapınmalarla taşlaşmış cemiyet onu ezmektedir. Şair bunun farkındadır; bu farkında olmak sessiz bir çığlık gibi mısralara dökülür. Bu ifşa erbabı dışında duyulmaz bile! Kulaklar, esasen gönüller dünyevi talepleri çağrıştıran seslere göre kurgulanmıştır…”

Suçluyum, cüretkârım, bir o kadar haklıyım;
Sükûtum lisanımdır, kimlerin umurunda!

Şair, olan bitenin farkındadır; sosyal değişmenin, yabancılaşmanın, kayıpların farkındadır ve bunu söylemekten çekinmez. Artık kendisi olmaktan uzaklaşan, değerlerini koruyamayan, hatta var olmasıyla eş anlamlı kimlik bilgilerini unutan toplumun bir parçası olarak kendini de suçlar. Cüretkârdır, cesurdur: bir bedel gerekse de bunu söyler. Haklıdır, çünkü bunu söylemeye hakkı vardır.
Kendisinden yola çıkarak, insanın yalnızlığını anlatır. Aslında anlattığı herkestir; ancak herkes, herkese rağmen kendi sesinin yankısına önem vermektedir. Modern hayatın getirdiği kurgulanmış, çıkarcı, bencil, popüler, tüketici, kolaycı yaşama tarzı insanları bir araya toplamakta ama insani değerlerin aradan çekilmesi yalnızlığı çoğaltmaktadır.

Öğrendim yenilgiyi zaferin eşiğinde!

Mısraı tek başına çok şey anlatır: ortada yaşayarak, tecrübe edilerek fark edilmiş yani öğrenilmiş bir ‘bilgi’ vardır. Hayatın verdiği bu ders acıdır; öğrenilen yenilgidir. Daha önemlisi ise, zafer kazanmayı beklerken, tadılan bir yenilgidir bu!

Ortasında bir ömrün; ne tahammül ne sefer,
Adsızım, pusatsızım, ha komutan ha nefer
Dinlensin yorgunluğum zamanın beşiğinde,
Yaşını kırklayan ve artık orta yaş olgunluğuna varan şair, vardığı yerde yeni bir bakışa, keşfe ve fikre ulaşır. Adeta, hızla giden bir arabadan bir anda inip, sonra durduğu yerden şaşkınlıkla geriye bakan yolcu gibidir. Eğlence bitmiştir; yalnızdır, herkesçe bilinmemektedir, savunmasızdır, yorgundur ve taşıdığı rütbenin artık bir anlamı da yoktur. Durur ve belki de ‘yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır’ diyen doğunun büyük şairini anlar.

Yeşertir mi kurağı seherde gözyaşlarım?

Şair artık bir karara varmıştır. İçinde yaşadığı çatışma belki ruh ve beden, nefs ve kalp, iyi ile kötü arasında hep olagelmiştir. O bir yolcudur ve yol bitmemiştir. Yolcuya yolda olmak ve yolcu gibi olmak yakışır. Var olmanın, hayatın bir anlamı vardır; sahipsiz, başıboş değildir. Gücünü ve zayıflığını tanımıştır. İnanmış bir gönülle, O’ndan gelen her şeye razı olduğunu, teslim olduğunu ifade ederek yine O’nun yardımını talep ederek affını ister; belki ‘affa layık olmasa da’…

Şair, şiirinde hece veznini kullanmıştır. Hece vezni Türklerin şiirde kendine has nazım ölçüsüdür ve milli vezin diye de adlandırılır. Dolayısı ile şiir ölçülü ve kafiyelidir.

Vezin (ölçü): 14 heceli şiirde ahenk (7+7) iki duraklı olarak sağlanmıştır.
Kafiye (ses benzeşmesi) : redif, tam kafiye, zengin kafiye örneklerini görüyoruz. Kafiyeleniş şekli olarak sarma diziliş (sarmal kafiye) görüyoruz: a,b,b,a
…a
…b
…b
…a
…a (1. mısra nakarat)
İlk mısralar kıta sonunda 5. mısra olarak tekrarlanmıştır (nakarat).

Edebi sanatlar:
Tazmin: “gelemem ay karanlık”, “ kahrında bir lütfunda”.
Tezat: “Öğrendim yenilgiyi zaferin eşiğinde!” “Sükûtum lisanımdır”

MEHMET AKİF’İN DUYGU COĞRAFYASI


Türk şiirine taptaze bir soluk ve parlak bir renk getiren şairlerin başında gelir Mehmet Akif Ersoy… O, şiir göğünün parlayan yıldızıdır. Onun olduğu samanyolunda diğer yıldızların ışığı sönük kalmıştır. O, aydınlığıyla kalem erlerini gölgede bırakmıştır.
Mehmet Akif, ilim, fikir, sanat ve siyaset dünyamızda dosdoğru bir şahsiyettir. Bugün, gençlerimize “numune insan” diye göstereceklerimizin başında o gelmektedir. Çünkü onun hayatında gel-gitlere ve falsolara rastlayamazsınız. Çizgisini ve rengini baştan belirlemiş ve son nefesini verene kadar hiç sapmadan o doğrultuda yürümüştür.
Akif Safahat’ında insanlığın ruh ve duygu coğrafyasına uzun soluklu bir yolculuk yapmıştır. Onun emsalsiz şiirlerinde Müslüman bir aydının topluma bakışını ve hasta ruhlara koyduğu teşhisleri görebilirsiniz. Fakat O, teşhisle kalmaz, tedavi yollarını da gösterir. Toplumun pehlivanlar misali yine düştüğü yerden kalkacağına inanır.
İstiklâl şairimiz Mehmet Akif, adeta bir dürüstlük abidesidir. O, şiirlerinde dünyevi aşklara, nefsinin şenî terennümlerine yer vermemiş, dönemeçte kaybolan bir milletin selamete kavuşmasını sağlamak için kalemini konuşturmuş, fikirleriyle topluma ışık tutmuştur. Rahatı ve şahsi çıkarları için hiçbir zaman doğruluktan ayrılmamıştır. Onun hayallerle alışverişi de olmamıştır. Gördüklerini ve yaşadıklarını anlatmıştır. Bunu şu mısralarında görebiliriz:
“Şudur cihanda en beğendiğim meslek
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek…”
O, Resulullah’a yürekten sevdalıdır. Onun yolundan gitmek için bütün vaktini feda etmiştir. Bununla da kalmamış, ona layık bir nesil yetiştirmenin davasını sırtlamıştır. Muhammed(sav)’i hasta ruhlara ilaç kabilinden muhabbet olarak görmüş, dünyayı onunla anlamlı bulmuştur. Bu çerçevede kaleme aldığı “Bir Gece” adlı şiirinin son bölümünde âlemlerin nuru olan Hz. Muhammed(sav)’i sözlere sığdıramaz, sözünü bir duayla sonlandırır:
“Dünya neye sahipse, onun vergisidir hep;
Medyun ona cemiyyeti, medyun ona ferdi.
Medyundur o masuma bütün bir beşeriyyet…
Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.”
O, insanların dünya telaşı içerisinde ahireti unutmalarını bir türlü anlayamaz. Oysa insan imtihan edilmek için dünyaya gönderilmiştir. Kendini ‘Müslüman’ sıfatıyla tavsif edenlerin hâl ve hareketleri onu sukût-i hayale uğratır. Müslümanlığın sadece adının kaldığını, kendisinin göklerde olduğunu söyleyerek hadiseye ironik ve eleştirel açıdan bakar:
“Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…
Âdem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;”
Akif’i anlamak ve anlatmak için fazla söze hacet yoktur. Aslında O, kişiliğinin kodlarını Safahat’taki şiirlerinde tek tek vermiştir. Bu şaheseri okuyanlar Akif’in duygu coğrafyasını ve düşünce dünyasını keşfetmekte zorlanmazlar. Safahat’taki her mısra onun ruhundan kopan bir fırtınadır. Mesela aşağıdaki dizeler onun kişiliğinin adeta röntgenidir:
“Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam.
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale
Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum.
Kesilir belki fakat çekmeye gelmez boynum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim
Adam ‘aldırmada geç git’ diyemem; aldırırım
Çiğnerim çiğnenirim Hakkı tutar kaldırırım.”
Milli Şair Mehmet Akif Ersoy, kendi halinde yaşamış, bir inanmış adamdır. Hiçbir zaman şahsını ön plana çıkarmayı düşünmemiştir. Aksine geri planda durmayı yeğlemiştir. Lâkin davasına üstün hizmeti dolayısıyla kendini fazla saklayamamıştır, toplumun kanaat önderlerinin başında gelmiştir. Aşağıdaki rubaide ölümünden sonra kısa zamanda unutulacağını anlatan Akif, sadece bu düşüncesinde yanılmıştır. Fakat hiç de öyle olmamıştır. Asım’ın nesli onu hiç unutmamıştır. Geçen yıllar onu biraz daha toplumun önüne itmiştir. Çünkü savunduğu dava İ’la-yı kelimetullah davasıydı. Merhuma Allah’tan rahmet dilerken sözlerimi onun kendini ve akıbetini anlattığı şu dizelerle sonlandırmak istiyorum:
“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyulayı da er, geç, silecektir.
Rahmetle anılmak ebediyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?”