Tenhada Bir Şair


(bu şehirde sen” şiirini tahlil denemesi)

Büşra Nur YAR
*Marmara Üni. Mütercim-Tercümanlık Bölümü

Şiir ve şaire dair kaleme alınan yazılar, edebiyat dergilerinde sıkça karşılaştığımız zorlu ama nitelikli metinlerdendir. Okuduğumuz bu yazıları genel kabule ya da şiirin/şairin bizdeki karşılığına göre değerlendirir, ret yahut kabul ederiz. İster akademik bakışla ister şairane ifade edilsin, hiçbir yazının şiiri noksansız tanımlayamayacağını hele şairi bütün yönleriyle kuşatamayacağını bilmek lazım. Belki şiirin anlaşılmasına ve şairin dilini tanımaya yardımcı bir çaba olarak görebiliriz. Bu ifadelerden de anlaşılabileceği gibi, bir çerçeve içinde kalarak şiiri tahlil etmeye çalışacağım. Bunu yaparken şairin iç dünyasını büsbütün tanıdığımı, şiirini çözdüğümü elbette iddia etmiyorum. Belki bir anlama çabası…

Şiire geçmeden bir hususa değinmeliyim; neden İsa Yar şiiri? Eserlerinden ve isimlerinden dolayı çok tanınan şairler hakkında o kadar yazı kaleme alındı ki adeta şiir deyince bu isimler üzerinden düşünmemiz istendi. Bu bir yere kadar doğrudur ve fakat her şair mensubiyetine rağmen önce kendisidir ve dolayısı ile bir şiir dili vardır. Dilden maksadımız üslup farklılığı, özgeliktir.

İsa Yar, bildiğimiz kadarıyla henüz bir şiir kitabı yayınlamış bir şair. (İçimin sahilinde Hüzün ve Sağanak 2012 şiirvakti yay.) 1961 doğumlu olduğu göz önüne alınırsa, düşündürücü bir durum. Her isteyenin kitap bastırdığını dikkate aldığımızda, şiirlerini edebiyat dergilerinde okuduğumuz ve edebi çevrelerce tanınan bir şairin, bu kadar geç kitaplaştırması kayda değer! Öte yandan edebi metinlerde ve özellikle denemede özgün üslubu, güçlü kalemiyle dikkat çeken bir yazar olduğunu da hesaba katarsak… Taşrada bir sahil şehrinde yaşayan Yar, kendisini kalabalık içinde ama daha çok şiirinde saklıyor. Tahlil edeceğimiz şiirinde olduğu gibi konuşarak susuyor ve susarak konuşuyor. Oysa bu şairane tavır bugünün modernist, bencil, ahbap-çavuş zemininde onu hak ettiği ölçüde tanınır kılmıyor. Bunun umurunda olduğunu da sanmıyorum. Şiir onun kendini ifade tarzı. Şiiri ise geleneğe yaslanan tarafıyla sahih bir dil anlayışına, anlam derinliğine sahipken, zamanını temsil ettiği için güncel; taşıdığı iç sesin insani boyutuyla ve mana cihetiyle yarına da hitap ediyor. Şiirini ne şekil kalıplarına hapsediyor ne de bilmem kaçıncı yeni arızalarına teslim ediyor. Hece vezni ve serbest tarzda karar kılan şiirinde ortak özellik Türkçenin imkânlarını fevkalade başarılı kullanması. Sade bir söyleyişte derin bir kavrayışı, hissedişi görürken, hecede ustalığını serbest şiirlerinde gizli kafiyelerle sergilemesini görmeden geçemiyoruz. Ben’den yola çıkarak bizi anlatan, ben’de bizi saklayan bir dil…

“Bu şehirde sen” şiiri sade ve serbest söyleyiş içinde baştan sona bir bütünlük taşıyan ve fakat biz’deki parçalanmışlığı gözler önüne sererek ben’de toplayan bir şiir. Günümüz darbeli toplumunda bir sancılı hafıza gibi.

“dinlemez içini dışta uğultu

susarsın”

Gürültülü kalabalıkların ‘iç sese’ kulakları kapalıdır. Şair daha şiirin başında yalnızlığını dillendiriyor.

“bir çay içimi bir tenha kuytu

ve o ses

‘bir teselli ver’

zamanaşımı düşer sükûta,

bir hat çiz zamana Hafız Osman,

rüya, çınar, bey Osman

Bursa ve Orhan

Sonra

Gencebay…”

Burada bir hafıza karşımıza çıkıyor, dolayısı ile zaman. Hafız Osman ve hat yan yana gelince Kur’an hatıra gelir. Bu çağrışım ile bir mensubiyet işaret edildiği gibi, zamanda kopmalardan muzdarip şair zamanı bütünleyen, geçmişi bugüne bağlayan sağlam bir hat/yol arzulamakta ya da o yolu hatıra getirmektedir. İmanına işaret ettikten sonra bir hatıra gibi Osman Gazinin rüyası, Osmanlının sembolü Çınar, Bursa ve Orhan Gazi zikredilir ki bu aidiyettir. İhtişamdan sonra çöküşün acılarını tecrübî bir idrakle derinden hisseden Yahya Kemal ’bozgunda bir fetih rüyası’ görmüşken, şairimizde hissiyata (Orhan) Gencebay tercüman olur “bir teselli ver”… Şairin “sükûtum ihtişamımdır/bir al-i Osman yüreği’ adlı şiiri hatıra geliyor hemen…

“cumbalı bir ev hayali sarkar sokağa

şehrin beton balkonları ağırlaşır”

Şiirin ikinci bölümünde karşımıza bugünün fotoğrafı çıkmaktadır artık. Evi, ev halini kaybetmiş bir toplumun apartmana sıkışmışlığı aşikârdır.

“çocuklar ‘klavyeyi” tokatlar

çağ sağırlaşır.

çocuklar, sokaklara dağılmış kelimeler

çocuklar, parçalanmış hikayeler…

çocuk!

senin hikayen ne?”

 Şüphesiz bu kopuştan en çok etkilenen çocuklardır; çocukluğunu yaşayamayan, beton duvarlara hayalleri toslayan çocuklar. Günümüz şehirlerinde, neredeyse gelenekten hiç iz kalmamış modern zamanlar yaşayışında, Yahya Kemal’in ifadesiyle “Müslümanlığın çocukluk rüyasını” göremeyen çocuklar plastik oyuncakları kırarak ve bilgisayar klavyelerini tokatlayarak hırçınlaşmaktadır. Buradan nasıl bir ‘yarın’ doğar? Şairin, çocukları şehrin sokağına dağılmış kelimeler olarak teşbih etmesi dikkat çekici. Nasıl ki kelimelerin belli kaidelerle bir araya gelmesiyle anlam ya da ifade oluşur, toplum da böyle sağlam bir tanzim ile teşekkül eder. Yoksa istatistikî bir kalabalıktan başka bir şey değildir. Böylece yalnızlık sel gibi sokaklardan atar…

“içinde köy geçen romanları rafa koy

köyü şehre boşaltanlar utansın,

şehrin taşra kokan çay ocağında

demlensin yalnızlığın

gören seni kalabalık sansın

‘karıştır çayını zaman erisin”

Bütün kavramların içinin boşaltıldığı ya da anlam kaymasına uğradığı bir süreçten şehir ve köy tanımının etkilenmemesi mümkün değildi. Türk toplumunda göç tarihi bir vakıa olmakla birlikte, belki son elli yıl içinde yaşanan ‘iç göç’ dengeleri tamamen değiştirdi. Bunu büsbütün olumsuz görmemekle beraber, şehir, tabelasına dâhil olan nüfusa nüfuz edemedi. Edemezdi çünkü ait olduğu kültür ve medeniyeti temsilde zaafa uğramıştı! Mekânda yapılan şuursuz tasarruflarla şehir hafıza kaybına uğramış, tarihi doku tahrip edilmiş, çirkin betonlaşma şehrin yüzünü sıradanlaştırmışken, diğer yandan buna paralel sosyal hayat da çözülmüş, cemiyetten birey toplumuna geçilmişti. Şair, bu tablonun içinden sesleniyor bize. Eski köy romanlarına bir tenkit iması sezinlesek de, mekân burada taşra kokan şehirdir. Şehir barındırdığı kalabalık içinde yalnızlığı beslemektedir artık. Şehir esareti saklar sanki ve bunu Necip Fazılın ‘karıştır çayını zaman erisin’ mısrasını terennüm ile dillendirir…

“sen bu şehirde bir ‘kızılderelisin’!

sen bu nehrin en derin yerisin.”

Şair artık kendisine hitap etmektedir. İsa Yar şiirini tanımlarken “Ben’den yola çıkarak bizi anlatan, ben’de bizi saklayan bir dil” demiştik. Burada “sen” hitabında özne hem şairin kendisi hem de benzer hissiyatla fikir yalnızlığı çeken herkestir. Şehirde bir “Kızılderili” olmak fıtrata ve doğal olana tabi olan için çok anlam ifade eder; anlayana… Zamanda ve mekânda “hayat” dediğimiz (nehir gibi) akışın içinde, iç âleminde derinliğe ulaşanların sığ ve sathi olanlardan ayrıldığını anlıyoruz.

“yıkasın çağ günahlarını sende,

kirlenen sen değilsin

sen, o çocuksun.”

Kirletilmiş bir çağda yaşamakla beraber, saadet asrından uzaklaşıldıkça kirlenen ahir zamanlara şahit olmaktan da mustarip olan şair, kendinden emindir; kendinden yani iman ve istikametinden.

“şehir, dışındaki kir!

şehir senden de fakir.

sen ey!

çık şehirden

bu nehirden

gir kendi içine

kendi içine gir…”

 Şehir, artık irfanı, medeniyeti değil, belki nesebi sahih olmayan karma ve kimliksiz ‘uygarlığı’ ‘kültürü’ temsil eder hale geldiğinden; şair şehirden yani kabalık ve kalabalıktan uzaklaşmak, kendi içine (kendi irfanına) sığınmak ister…

Bu yazıyı şöyle bağlayabiliriz. Şairi arı ve şiiri bal ile sembolize edersek, İsa Yar hiçbir kovanda değildir. Onun şiiri saftır. O bir şair… Öte yandan “iyi bir şair aynı zamanda iyi bir nasirdir” kelamını ölçü alırsak, denemede özgün, güçlü ve üslup sahibi bir kalemdir ki yazdıklarını şiir kitabıyla beraber nihayet bastırmıştır; (İçimin tenhasında SAKLI SÖZLER şiirvakti yyay. 2012) En iyisi, siz kitapları temin ederek İsa Yar’ın içinin tenha sahilinde biraz dolaşın; iyi gelir…

 

*Divanyolu Dergisi /Kasım 2017

SÜKÛT DERGİSİ VESİLESİYLE…


.
.

Ahmet ŞAHİN

 

       Bu fâkiri etraflıca tanıyanlar, millî mukaddesâtımız üzerine kalem oynatmış ve mâşerî vicdânda tâsvip görmüş eski ve yeni her ehl-i kalem sahibini gönülden alkışladığımızı; onlara sahip çıkmayı ve memleket umûmî efkârına tanıtmayı kendimize zevkli bir vazîfe telâkki ettiğimizi yakînen bilirler. Yine bilirler ki, “Ehl-i Sünnet Ve’l- Cemaât” dairesinde ve bu vadide her kim ne söylemişse; o söyleyenin her kelâmından dolayı da kendimizi, kendisinin bir kölesi mevkiînde görebileceğimizi çok iyi bilirler. Bu bakımdan, şahıslar ve onların eserleri ve şahsiyetleri hakkında serdettiğimiz fikirlerimizi mübâlâğalı bulanlar, bizi yeterince tanımamış ve maksadımızı anlamamış olanlardır. Çünkü bu azîz millet, bir türlü “münevver” olamayan “defolu-sahte-aydın”dan ve onların kökü dışarıdaki “kokuşmuş ideolojileri”nden çok çekmiştir. Elbette, millî irfânın yoğurucu gönüllüsü “hakîki münevver”lere sahip çıkmak ise, her şeyden en evvel; millî vicdânın emrettiği millî bir vazîfedir. Şahıslar ve eserleri hakkındaki yergimizin de, övgümüzün de kıstasını belirleyen şey, milletin mukaddesleridir. Bilinmelidir ki biz; bu millete, onun dinine, diline tarîhî örfüne ve an’ânesine gönülden bağlı olan herkesin dostuyuz. Bu sebeple, bir kere daha söyleyelim ki biz; millet aynasından gördüklerimizi olduğu gibi yazıp haykıran hakîkatli bir kalemiz ve inşâ-Allah son nefesimize kadar da böyle kalmaya devam edeceğiz!..

       Ünye’nin Sükûtî kalemlerimizden birisi

olan İsa Yar, kendi ifâdesi ile bir “münzevî” yahut bir “tenha köşe mukîmi”dir. Sessiz ve sakin görünmesine rağmen memleket meseleleri söz konusu olduğunda içindeki “iniş ve çıkışları” hâvî fikirlerini samimîyetle serdetmekten de geri durmaz. Mes’eleri gayet geniş ufuk zâvîyeden ele alarak sabırla değerlendirir ve neticeye mimini koyar.

İsa Yar’da konuşamama sıkıntısı diye bir şey söz konusu değildir. Bilâkis o, konuştukça açılan bir pervâne gibi hareketlenir ve dahi dinleyenler üzerinde müspet heyecân uyandırır. Bu kabına sığmayan ayaklı kütüphâneyi andıran hareketli ve bereketli adam, hemen her zaman elinde dergileri yahut kitapları olduğu halde, boynunda asılı çantası ile “Küllük” mekânından “muzaffer bir komutan” edâsıyla içeri girerek selâmını verir, hoş-beş faslından sonra o anki mevzû’ya dahil olur.

O’nunla tanışmamız Zeki Ordu sayesinde olmuştu. Şöyle ki: Yeni vazîfe yerimiz Ünye olunca ve Ünye’ye yerleşince İhlas’ın o zamanki Ordu (Türkiye Gazetesi) temsilcisi Yaver Eyüpoğlu’na veda için uğradığım zaman, kendisi bana (-ki Yaver Eyüpoğlu şimdi aynı müessesenin Ünye temsilcisidir ve kendisiyle uzun senelere uzanan bir dostluğumuz vardır-) İhlas Ünye Temsilciliğine uğramamı tavsiye etmişti. Takriben 2001 Senesi Ekim Ayı sonları olsa gerek, İhlas Ünye Temsilciliğinde bulunduğum bir esnâda Zeki Ordu dostumuzla tanışmıştım. Kendisi beni oradan Ünye’nin “Küllük” diye tesmiye olunan çay ocağı mekânına götürmüştü. Burada kendisi gibi Perşembeli olan İsa Yar dostumuz ve diğer “Küllük” müdâvimleri ile tanışmıştım. Bu müdâvimlerin her birinde ayrı bir cevher, cevvaliyet ve kabiliyet bulunduğu benim hemen dikkatimi çekmişti. Bende bıraktıkları ilk intiba, buradaki âdemlerin hemen hepsi ile de sanki çok eskilerden gelen bir tanışıklığımızın var gibi oluşuydu. Belliydi ki, aynı iklimin ve irfânın çocuklarıydık ve 12 Eylül evvelsinin sisli ortamından geliyorduk. Fikrîmiz, zikrimiz birdi ve en önemlisi de biz, kitap okuyan bir nesle mensuptuk. Her birimizin tarihî çaplı müşâhedeleri, dünyevî ve uhrevî düşünceleri vardı. Bu memlekette yüksek sesle söylenecek elbet bizim de fikirlerimiz ve sözlerimiz olmalıydı…

Bu sâikle “Küllük” mekânında hemen her gün bir araya gelir, çeşitli mevzuûlara ilişkin uzun soluklu sohbetlerimizi demli çaylarla beraber hararetle devam ettirirdik. Umûmîyetle memleket mes’eleri girizgâhlı olmakla beraber, mevzû kültür ve edebiyat üzerine devam edip giderdi. Ünye’de bu bâbda bir kültür-edebiyat dergisinin çıkmamasından duyduğumuz burukluğu zaman zaman birbirimize ifâde eder, fakat bu külfetli işe girişmeye de cesaret edemezdik. Zaman zaman bu durumu birbirimizin e-posta adresleri marifetiyle de paylaştığımız olurdu. Hatta, bir keresinde Yahya Cumhur Tapçı “Susmak” başlıklı“ yazısıyla bilgece” bir tavır koyarak: “..boş konuşup havanda su dövmektense hiç konuşmamanın daha iyi olacağını ve şimdi ‘sükût’ etme zamanı olduğunu…” ifâde eder yollu ciddi çıkışını yapmıştı. Bu fâkir de kendisine: “ ‘sükût’ edip bir köşeye çekilemeyeceğini, asıl şimdi konuşması gerekenin kendisi olduğunu, zirâ dâvâsı’nın çilesini çekerek gelen Sayın Tapçı’nın hakîki ‘alperenler’ zümresinden olduğunu…” ifâde etmiştik.

Yahya Bey, sessizce ve derinden giderken; “Çınarın Gölgesinde” adlı bize göre çok başarılı ve ses getiren, görüntülü ve seviyeli mülâkatlar serisine de imzasını atıyordu.

Bu arada İsa Yar, Küllük”çülerden olsun veya olmasın eline geçirdiği ve beğendiği şiir ve yazıları “Küllük” mekânının duvarlarına kupür halinde asar, mekâna girenlerin dikkatlerini çekerdi. Kendisinin, “Küllükte Ahval” başlıklı mizâhî şiiri bunların en dikkat çekeniydi ve hâlâ mekânda çerçeveli olarak asılı durmaktadır.

Hüseyin Yıldıran ile İbrahim Ocak da boş durmamışlar, onlar da birbirinin alternatifi olabilecek mizâhî ağırlıklı renkli duvar gazeteleri çıkarmışlardı. Fatih Ordu ise ustaca onları birbirlerine karşı doldurmakta ve rekabet duygularını kamçılamaktaydı.

Türkiye’nin günlük mes’elelerinin tartışıldığı mekânın en renkli simâlarından birisi de hiç şüphesiz İslâm Ürkmez’di. İslâm Ürkmez, geniş çaplı kültürü ile müktesebâtı olan adamdı ve konuşulanların en son hulâsasını o yapardı.

Günler böyle geçip giderken; Zeki Ordu bu dergi çıkarıp çıkarmama mes’elesinde pek lâf etmez, umûmîyetle dinlemede kalır, sükûtu tercih ederdi. Zeki Bey, “Küllük”te kimsenin olmadığı bir esnâda cebinden katlanmış kağıtlardan oluşmuş bir küçücük defter çıkarmış ve “işte bu bizim dergimiz” demişti. Küçük defterin üzerinde “Sükût Dergisi” yazılıydı ve bunu şimdilik Zeki Bey ile ikimiz bilecektik… Kolay kolay dergi ismi beğenmeyen ben, bu işte apışıp kalmış ve “Sükût” adına itiraz bile edememiştim. Öyle ki derginin adı beni sanki büyülemişti…Ben derginin sahibinin de Zeki Bey’in olmasını kendisine söylemiştim; fakat o, mekânın fiili sahibinin olmasında bir mahzurun olmadığını ifâde etmişti…

Derken takaddüm eden günlerden birinde, mevzû “Küllük Ekibi”nce tartışılmış ve derginin çıkarılması kararlaştırılmıştı. Derginin finansman işini Yahya Bey, Genel Yayın Yönetmenliğini de Zeki Bey üstlenmişti. Bizler de dergiye yazılarımızla destek vermiştik… 2006 senesinin ilk günlerinde Samsun’daki bir matbaada ilk sayımızı çıkartmış, almaya gittiğimizde de çok çok heyecânlanmıştık…

İlk ve sonraki sayılar üzerine M.Halistin Kukul Hocamız, övgüsü ve yergisi ile beraber inceden inceye dergi sayılarını incelemiş, yazılardaki hatalarımızı bir münekkitçi gözüyle tek tek göstermişti.

Dergide pek çok eski imzanın yanında yeni imzalara da yer verilmişti. Bekir Oğuzbaşaran, Vedat Ali Tok, Fatih Ordu, İslâm Ürkmez, Hasan Fahri Dural, Mustafa Şıvgın, Recai Keskin, İbrahim Ocak, Hüseyin Yıldıran, Neşet Naim Öner, M.Halistin Kukul… gibi isimler dergiye değerli şiir ve yazıları ile destek vermişlerdi…

Hattat Mustafa Râkım Efendi özel sayısı ise göz kamaştırıcı bir sayı olmuştu.

Sonra olan olmuş ve dergi 5’nci sayısından sonra o gün bu gün yayınına ara vermiştir… Bir müddet İsa Bey ile Zeki Bey mahalli Radyolarda çeşitli sohbet programları yaparak derginin kapanmasından duydukları burukluğu kısmen de olsa ruhlarında giderme yoluna gitmişlerdir.

Sükût’un nabzını tam beş sayı tutabilmiş, nihâyet başlangıçtaki küçük bir ihmâl neticesinde tersine esen bir uğursuz rüzgârla savrulmuş, hep birlikte ebedî sukut’a dûçâr olmuştuk…

Şimdilerde ise “Küllük Ekibi” olarak bir yandan “Semerkand”ın mânevî ikliminde nefes alırken, bir yandan da Buhara’nın içimizi ısıtan sıcak demli çaylarını yudumlamadayız…

*Berceste dergisi / Ağustos 2012

Yar’ın Dilinden


.
.
.

 

          Geçip gidiyor zaman. Akıyor ırmak; biz gidiyoruz, hayat kalıyor geriye.
         
Sokaklarda koşuşturan insanlar anlamsız bu meyanda. Bu telaş değiştirmiyor gerçeği. ‘Sonum varmış onu öğrensem asıl’, diyor ya şair. Irmağın bittiği yeri merak ediyorsunuz. Çağlayana kapılacağınız saati.
         
Çağlayan gerçek, meselelerimiz yalan. Geçip gidiyor zaman.
         
Hemen herkesi bir aldanmanın içinde görmek, işin kolaycılığı tabiî ki. Herkesi aynı tonda görmek biraz da renk körlüğümüzle alakalı. Oysa yaşadığımız yerde, mahallemizde, işimizde, çay ocağımızda derinden bakıldığında bambaşka renklerde insanları görmek, o peşin fikirlilikten çok daha zengin ve çok daha huzur verici.
         
Zamanın dışında işleyen insanlara karşı öteden beridir, bir yakınlık kurmuşumdur. Onlar günlük kuruntuların, sığ çekişmelerin, zamane mecburiyetlerin uzağında bir öte zaman çınarının gölgesinde yaşar gibi yaşamaları ilgimi çekmiştir hep. Dertleri gündelik sıkıntıların uzağında, meselenin etrafındakilerden çok kendisi ile alakalıdır.
        
Yaşadığım şehirde, onların arasında kendi dünyasının ışıklarında yol alan, zihninde kavuştuğu altın çağ ırmaklarından beslenen bir dostumdan söz açmak istiyorum: İsa Yar’dan.
         
Zannediyorum İsa Yar da bunlardan biri. Bakın şöyle diyor bir şiirinde:
                         
ah! artık susmalıyım, kim anlar lisanımı
                         
bu uğultu, izdiham, kalabalık tenhada
                        
saklandım görünerek, bilmesinler sanımı
                        
hep söyledim susarak, anlatırdım daha da…
         
İsa Bey, en başta şairlikten başka yapacak bir işin yok mu, sualini önemsememiş anlaşılan. Ev, araba muhabbeti sıkmış olmalı onu. O başka bir lisandan konuşmanın peşinde; lakin insanlar konuşmuyor o dilden. Bu konuşup susma, bu anlayıp anlatamama, biraz da Necip Fazıl etkisiyle olsa gerek tezatlara götürmüş onu: “Gün geceyle örtülü, diyor başka bir yazısında. “doğru yalanla kuşatılmıştı. Sükûtun rengi, sesin ahengi ve sözün de dengi vardı.”
         
Bu tezatların günümüz insanını anlamada bir önemi olduğunu düşünüyorum. Görünen o ki; iç kıymetlerimizde bir alabora yaşamışız. Bizi içimizdeki ‘ben’e götüren bütün işaretlerle oynanmış. Sükûtta çığlık gizli, kalabalıkta tenha.             
         
Peki, insanları böyle bozup kurcalayan ne: “insanlar manav dükkânındaki sebzeler gibi etiketlenmişti, diye cevap veriyor İsa Yar ve şöyle devam ediyor: “etiketlerde ‘statüler’ yazıyordu. Cilalanmış yaftaların gölgesinde silik, natamam bireyler, boş kafa dolu mideler ve iştiha ile azgınlaşmış nefs. Ne kolaydı insanı tarif: zengin-fakir, amir-memur, şu-bu, falan-filan… Yani hepsi dünyaya çıplak gelmiş, çıplak gidecek bir avuç toprak.
           
         
İsa Bey yazılarında, başkalarına buyurgan sorular sorup cevap isteme ceberutluğunda değil. Onun soruları daha çok kendine. Önce içindeki yumağı çözmenin derdinde. Onu yazmaya iten sâik de sanıyorum bu.
           
         
Buyurgan olmadığı gibi, anlaşılmaz şair kesilip herkesin onu anlaması taleplerinde de bulunmuyor. Bu talepsizlik onu hiçbir zaman kendine İkinci Yeni artığı süsü veren ne dediği belirsiz edebiyatçı taifesiyle aynı çizgiye getirmiyor.
           
        
Getirmediği için de, işret masalarında üç beş adı sanı duyulmuş şair kırıntısıyla Tutankamon heykelleri gibi mağrur resimler çektirmeyip, Eski Yunan tanrılarının oyulmuş gözleri gibi gözlerini buğulaştırarak ne kadar “düşünen” adam olduğunu teşhire yeltenmiyor.
           
         
O, her daim bu memleketin insanı gibi davranmanın peşinde:
                                                               biz, bu diyarın insanları
                                                               bahar gözlü çocuklarız/
                                                               kırda bulduk Nisanları…
                                                               lisanlarısükutun lûgatından!
                                                               biz bizi anlarız,
                                                               bize biz ağlarız.           
         
O, ne bir yazı masasının buyurgan ve sathi silahşoru ne de açtığı kapının ardındaki ışıklara kendini kaptırmış sağı solu tenkit etmekle kaim anlaşılmaz bir hercai. O, kaybedilen değerin farkında olan ve kaybı azaltmanın sancılarını çeken bir ruh insanı. Boş şeylerle avunmanın, kuru tenkide bulaştığı yerde daha derinlerde düşünmeyi deniyor. Meselesi bu:
         
Olup biteni tenkit etmekten öte, rahatın tuzağına düşmeden, bize mezara kadar eşlik edecek eşyanın tasallutundan kurtulup, tevarüs ettiğimiz değerleri, temsil etmenin, hayatın içine katmanın ve yarına taşımanın mücadelesini kanaatimce tam veremiyoruz.

———-Not: İsa Yar’ın şiir ve yazılarına www.isayar.net adresinden ulaşabilirsiniz 

Fatih ORDU 

*Berceste dergisi 2008

 

YÜRÜYEN CESETLER


 

Muammer Yeşilyurt

.21. yüzyılda beton yığınları arasında kaybolan insanlar, kimlik ve kültür yozlaşmasının da etkisiyle değerli büyüğümüz şair-yazar İsa Yar’ın ifadesiyle “ yürüyen cesetler” halini aldı. Kalabalık içinde yalnız yaşayanlar şüphesiz ahşap evlerin yerini alan bu beton yığınlarının teknolojiyle beraber mekanikleşmiş hayatın faturasının bu kadar ağır olacağını tahmin etmemişti. Sıkıştıkça tükeniyor adeta insanoğlu. Nihayetinde her sohbet ortamında dile getirilen geçmişe özlem…

Evet doğru kökleri zayıflamış bir ağacın ayakta kalamayacağı malumdur. O yüzden tarihimizi iyi öğrenmeye, geleceğimizi iyi yönlendirme adına geçmişimize vâkıf olmaya ihtiyacımız var. Bize geçmişteki sosyal hayatı, tarihimizi en iyi anlatan deliller, eski evlerimiz. Ne yazık ki günümüzde terkedilmiş, yalnızlıktan başı dönmüş vaziyette değerlendirilmeyi bekliyorlar. Böyle evlerde büyüyen nesiller gittikçe azalmakta ve o atmosferden uzak beton yığınlarının arasında, kültürden, ayrıntı ve sanattan uzak evlerde ömürler tüketilmekte. Oysa bahse konu ettiğimiz evlerimizde yaşayan büyüklerimiz üç nesil birlikte yaşamışlar, hayatın her alanında birbirlerine destek olmuşlardır. Daima bir muhabbet hakim olmuş, birlikten kuvvet doğmuştur. Oysa yaşadığımız çağda aylarca kapısı çalınmadığı için intihar eden yaşlıların haberlerini duyuyoruz. Öyle bir zaman ki ne yaşlılar saygıdan mahrum, ne çocuklar sevgiden yoksun olmuşlardır. Günümüzün aksine küçük de olsa bir bahçeleri vardır ve toprakla tanışıktır insanlar. Ya şimdi?

Hayat, bir bakıma, gizemli bir gelecekte varacağımız yere ulaşmak için geçmişte bulunduğumuz yerden yola koyulmak demektir

Günümüzde boşalan köyler ve büyüyen şehirlerde yitirdikleri gelenek ve göreneklerini yeniden canlandırmaya çalışıyorlar insanlar. Teknoloji sayesinde bir yandan refaha kavuşuyor, diğer yandan tam bir karanlık içine gömülüyoruz. Rahatlık, lüks ve zenginlik… 

Ve diğer tarafta müthiş bir yalnızlık. Adeta kaldırımda yürüyen ruhsuz cesetler haline döndük. Koşar adım ilerlerken hayatın basamaklarını, sosyal çevreyi, dostluklarımızı velhasıl iyi yanlarımızı unutmak kolay gibi gözüküyor insana. Beton yığınları arasında teknolojiyi hazmetmeye çalışırken, hayatın anlamını ve onun anlamını değerli kılan şeyleri yitirmemek gerekir. 

İşte tamda bu merhalede üstadın “huzur” adlı şiirinden bir bölüm aktararak konuyu bağlayalım: 

“köyde tattık hürriyeti

yitirdik şehirde!

bin nehirde

yıkanmaz kirimiz

yürüyen cesetleriz;

köyde kaldı dirimiz…” 

kibrit kutusundan yazı çıkarmak


 

.
.
.
Kibrit kutusundan yazı çıkartmak…  Nasıl olur?  Kibrit kutusundan kibrit çöpü çıkmaz her zaman. O sadece içersinde ‘vasati şu kadar çöp’ ibaresiyle, tanınmış, ‘tüplü çakmak’ denilen ucube çıktıktan sonra yerini onlara devretmiş bir hafızadır. Sözümüz ‘muhtar çakmağına’ değil. Çünkü o da geçmişi yad etmemize sebep olan başka bir hafıza sebebi.

            Şair-yazar dostum İsa yar’ın ‘Lamure’ sonbahar sayısı için kaleme aldığı  ‘Kibrit kutusunda hatıralar…’ başlıklı yazısını okuyunca o günlere gittim. Aynı kültür ikliminde kırk küsur yıl yaşamış biri olarak bu yazının bende tedai ettirdiği şey, sanırım aynı nesil üzerinde de aynı tesiri göstermiştir. Tabiî yazıyı okumuş olanlar için.

            Kibrit o zamanlar hayatın önemli parçalarından biriydi. Rahmetli dedemin ‘Nemlioğlu bir kibrit çöpü için hanımını boşamış’ bilgilendirmesi; bu nesnenin ne kadar hayatın içinde olduğunu aşikâr eyler. Kibrit bir hafızadır. Hem de önemli bir hafızadır. Böyle bir yazı bize hafızamızı canlandırmak için yetti de arttı bile. Doğrusu böyle bir konu için çok şey ifade eden bir yazı olmuş.

            Bir kibrit kutusundan yazı çıkarmak kolay değil elbet. Basitmiş gibi görünen şeylerin taşıdığı mânâ tahminden çok ötedir bazen. Kibrit de öyle. Şayet onu basit bir çöp olarak görürseniz yanılıyor, hatta aldanıyorsunuz demektir. Çünkü bazı şeylerin ifade ettiği hakikati onu hakkıyla yaşayanlar bilir.

            İsa Yar, yazının bir bölümünde o günlerin yaşantısını şöyle kaleme alıyor:    “Elektriğin ve elektronik aletlerin imkânından mahrum ve fakat 14 numara gaz lambasının nice masal saklayan loş ışığında aydınlanan müstakil evlerde sükûnetle genişleyen ahenkli bir huzuru içten hisseden çocuklardık biz.” Evet öyleydik… Gaz lâmbasının o kendine has loşluğu, içimizi öyle bir aydınlatırdı ki bu günün nesline bu izah etmek mümkün değildir. Çünkü her odada yanan elektrikli lâmbalar sanki hep varmış gibi bir hisse kapılmamızı sağlamaktadır. Hâlbuki o zaman evlerde aynı anda yanan gaz lâmbası nadirattan bulunurdu. Ve biz o loşluğu dışarının karanlığı ve içimiz aydınlığı ile kıyaslardık hep.

             O zamanlar her şey insan merkezliydi… Eşya daha bizlere hükmetmeye başlamamıştı. Hemen hemen birbirine benzer evlerde yaşardık. Yaz mevsiminin dışında benzer yanlarımız daha çok olurdu. İsa Yar’dan dinleyelim: “Üç mevsim kuzine/soba yanan kırmızı kiremitli Karadeniz evlerinde ocaklık tabir edilen kısımda (betona yüz vermemiş Anadolu evlerinde hala mevcuttur)  umumiyetle fındık/kızılağaç odunuyla ocak yanar, sacayağı üzerinde bir yemek kazanı fokurdar, isli çaydanlıkta çay demini alırdı.” İsli çaydanlıklarda demini alan çaylar yok artık. Muhtevası bilinmeyen her türlü deterjan ile rengi defalarca parlatılan, neredeyse alındığından daha yeni görünen, ışıl ışıl parlayan demliklerin içi isliydi şimdi. Ama kimse görmüyordu veya göremiyordu. O zamanlar bize içimiz parlatmayı öğretiyorlardı. Yani insan olmayı…

              “Briket duvarda gölgeler şekillenir, ahşap döşemeye serili kilimin üzerinde ya da yer minderinin rahatlığında oyunlar oynardık.” O zamanlar ne atari vardı ne bilgisayar. Yalnız başımıza değil başkalarıyla oynardık. Kızdığımız ve sevdiğimiz arkadaşlarımız olurdu. Canımız sıkılınca ‘klavyeyi tokatlamaz’ yerdeki ‘çalı’ya tekme atardık. O zaman yerlerde ‘ çalı çırpı’ denilen şeyler olurdu. Onları toplar kuzinede yakardık. Sadece bedenimiz değil içimiz de ısınırdı. Şimdi yerlerde plastik kap artıkları var. Ve … ve işe yaramayan çevreyi kirleten ne kadar şey varsa onlar. Değil içimizi dışımızı bile ısıtmıyor onlar. Sadece ruhumuzu karartıyor.

            Evet birbirine benzer evlerimizde eşyaların yerleri de aynıydı. İsa yar’ın yazısından bir bölümle yazımızı noktalayalım. “Ocaklığın üst kısmında bir çıkıntıda muhakkak içinde ‘vasatî’ kırk çöp olan birkaç kutu kibrit sıralanır,  hemen yanı başında bir çiviye takılı yarım rükûda gaz lambası asılı olurdu.” 

 

            Kibrit kutusundan yazı çıkartmak…  Nasıl olur? Demek böyle bir şey…

 

 Not: Sayın İsa Yar’ın yazısını tamamını 2009 Lamure sonbahar sayısında ve ya www.isayar.com den okuyabilirsiniz.

 

            Zeki ORDU

*Karadeniz Haber Postası Gazetesi

Derinliğine İrfan Genişliğine Kültür Sahibi Olan Adam: İslam Ürkmez


                         
Aslında bu yazının başlığı böyle olmamalıydı. Peki, niçin öyle koydunuz sorusunu sormaya hakkınız var.

Öncelikle yazının başlığı “İslâm Hoca” olması daha münasip düşerdi. Lâkin hem isim hem de lâkap veya unvan, insana daha okumadan başka şeyleri hatırlatabilir. Ve yazının mahiyetinin anlaşılması zorlaşır. Bu sebepten bu başlıktan kaçınmış olduk.

Daha önce “Küllük Müdavimleri” başlıklı yazımda; İslâm Hoca hakkında ayrıca bir yazı yazmak gerekli diyerek, kendisinden bahsetmemiştim. Sonra bu fikrimden kısa süre sonra vazgeçtim. Çünkü İslâm Hoca’yı bir yazıyla anlatmak geçiştirmek demektir. Bence derinlemesine tahlilden geçirip eğitim fakültelerine ders olarak okutulsa yeridir.

Efendim kimdir bu İslâm Hoca? Her şeyden önce sizin benim gibi bir âdemoğlu. Tabii sureten öyle. Kişilerin bir de görünmeyen veya hemen fark edilmeyen yanları vardır ki, bunu ancak yakınlarında olanlar anlayabilir. Anlayabilir diyorum çünkü bu işin fevkinde olmayan kişiler de olabilir. Ne demiş atalarımız: “Altının kıymetini sarraf bilir.”

Yazı hayatımın en zor yazılarından birisi bu yazı. Çünkü kolay değil bazı kişileri kaleme almak. Atladığınız, yanlış yorumladığınız, anlamakta zorlandığınız birçok şey olabilir. Sanırım hocamız bu kadarcık kusurumuzu affeder.

İlk tanıdığım zamanı dün gibi hatırlıyorum. Ünye dışında bir okulda edebiyat öğretmenliği yaparken bazı hafta sonlarında sılayı rahim yapmak için Ünye’ye geldiği zaman; dostlarla muhabbet etmek için Küllük’e uğradığında görmüştüm onu. O zamanlarda hemen hemen aynı yerde oturur, kendisine gelen çayı yudumlarken hafifçe önüne eğilir ve elindeki bardağı kavisli bir hareketle ağzına götürürdü. Sohbetin başlarında konuşulanlara fazla müdahil olmazdı. Sonradan konuşmaya başlayınca kendine has üslupla konuya girer sanki bizim anlayabileceğimiz kavramları özenle seçerdi. Ben şahsen bu şeklen bize benzeyen kişideki derinliği sezerdim. Sezerdim dedimse öyle hususi meziyetlerim oluşan değil, onun ‘aslında ben de daha neler var’ tarzındaki ifadelerinden bana bile sezdirirdi.

Zamanla onu dikkatlice dinledim. Her şeyden evvel tam bir Anadolu insanıydı. Başkalarını bilmem ama ben bu Anadolu insanı ifadesini çok sever ve benim için ‘adam gibi adam’ mânâsına gelen bir sözdü. Öyle fildişi kulede oturan zevatlardan değildi. İlmi üstünlüğünü ‘bak neler biliyorumdan’ çok, sizinle de paylaşmak istiyorum mütevazılığı çerçevesinde izaha çalışır, kendisinden istifade ederdim.

İslâm Hoca benim gözümde sadece bir edebiyat öğretmeni değildi. O kâh dost, kâh arkadaş, kâh abi, kâh baba, kâh eğitimci, kâh rehberlikçi hülâsa kendi dışında kişi neye ihtiyaç duyarsa oydu.

İslâm Hocayla paylaşmadığımız yer olmuş olabilir. Belki aynı rengi sevmiyoruzdur. Ama öyle sanıyorum ki İslam Hocayla taban tabana zıt bir kişi olamaz. Çeyrek asrı aşkın süre eğitimin içinde olarak şunu deme hakkım var mı bilmiyorum ama İslâm Hoca’nın bir dersine giren öğrenci onu unutacağını sanmıyorum.      

İster teker teker, ister sınıfça olsun ona olan hayranlık öğrencilerinin gözünden okunmaktadır. Sadece bu değil elbet. Kendine has ifade tarzı onu başkalarından ayıran mühim hususiyetlerdendir. Ben onun sadece bir eğitim yaptığına inananlardan değilim. Belli bir el dokunmuş ona. Yoksa tek başına belli sistemin okulundan mezun olan kişilerin bu denli çok yönlü olması oldukça zor olur.

Öncelikle Masum Anadolu çocuklarının rehber edeceği bir model İslam Hoca. Gayretin, azmin, hedeflerin, ne olduğunu fak etmesinin, ne olacağını keşfetmesini ve dahası nerede nasıl durulacağının mektebi o…

Şanssızlığı belik de şansı burada olması… Çünkü kendi sahasında ilerleme kaydetme gayretinde olsaydı, birazcık kendini düşünecek durumda olsaydı, bu gün anlı, şanlı, namlı zevatların çok önünde olurdu. Dedik ya o günümüz aristokratlarından değil, samimi bir asilzade gibi yaşamayı tercih etti. Böylece; asıl damarlarına ulaşılamamış bir mücevher gibi kaldı. Ama olsun onun orada oluşu veya kalışı bir nakısa değil. Şairin dediği gibi “Yere düşmekle sakıt olmaz cevher kadrü kıymetten”

Bir Anadolu insanını anlatmak için sadece kalem sahibi olmak yetmiyor. Gönül sahibi de olması lâzım. Çünkü kalem var olanları ve görünenleri anlatır. Gönül ise gönlü görür. Neşet Ertaş’ın bir türküsünde “Gönülden gönüle yol gizli gizli” dediği gibi. Asl olan da budur zaten.

İslâm Hoca bir Anadolu asilzadesidir benim nazarımda. Yani çok kişinin dünya makamları ve mevkileriyle ulaşamadıkları bir seviye…

Son olarak kendisinin Ünye Kültür Dergisi’nde neşrolan “Şiir zevkinin ölçüsü” başlıklı yazısından bir şair tarifini de buraya almak istiyorum.

“… Zira hiçbir sözün tekrarı, ilşk söylenenin cazibesini oluşturmaz. Bu da bütün bir insanoğlunun tarihini bilmek gibi bir mecburiyetle karşılaştırır bizi. Yani şair derinliğine bir irfan sahibi olduğu kadar genişliğine de bir kültür sahibi olmalıdır.”

Bence son cümleyi çerçeve yaptırıp bir duvara asmak lazım. Sağ olasın İslam Hoca bize ‘biz’i hatırlattın. Maalesef biz (ben) derinliğine bataklıkta, genişliğini de çöllerdeyiz. Üzerimizde ot bitmiyor…

 

Zeki ORDU

www.unyetv.net/

Gümüş Kalemin Kabul Edilmiş Duası


Ahh… Şöyle derinden nefes almalıyım. Derinlerden aldığımız nefesle atabiliriz günün yorgunluğunu. Su an benim hem gün içindeki yorgunluğunu def etmek için sunulmuş bir an, hem de yılların yorgunluğunu kalbimin, ruhumun, zihnimin içinden bertaraf ettiğim dem… Çünkü bu an yazma anı; dünyadan bütün ilişkimi kesip yalnızca kendim, yalnızca kendim ve kalbim olduğum andır. Böyle olunca;”dem bu demdir” Demlenme anıdır. Demlenme ve demlenilen ölçüde kelimeleri içme, yudumlama vaktidir. Ardından yazmanın ve yazdıkça derinleşmenin, zenginleşmenin elemsiz lezzetini, mukaddes hazzını alma vaktidir.
Ve belki de vakit bize derç edilen istidatların dile gelme vaktidir. Belki de vakit ‘dua vaktidir’.Hep bir yanımız yazmak istiyorsa ve buna derinden iştiyak duyuyorsak, yazmaları ertelediğimizde nefesimiz daralıyor, boğulur gibi oluyorsak ve yazmaya her dem ihtiyaç duyuyorsak; bu istidadımızın dua halidir. Bütün bunlar bizdeki yazma aşkınlığının lisanıdır. Ve bütün bunlar duadır.
Bir zaman/ yakın zamana kadar/ hep kendime “niçin yazıyorsun” sorusunu sorardım. Bunu zaman zaman sorgulayıcı ve eleştirici soru niteliğinde bazen de niçin yazdığıma kendimde cevap aramak için yapardım. Yazdıklarımın hiç bir işe yaramadığını düşündüğüm zamanlar çok olurdu.

“Hani Nedim’in laleler içinde gördüğü güzel de değilsin. Dağları deldirecek kadar Şirin de. Niye yazıyorsun? “ve buna benzer içerikte cümlelerle baslardı birçok yazılarım.

Bu ruh hallerimi; iç idrak seviyemin henüz istenilen düzeyde olmamasına bağlıyorum. Ve ilahı huzur edebini tam anlamıyla kazanmamışlığıma veriyorum. Yazma ihtiyacının bir dua vaktı vak olduğunun idrak düzeyinde olan engin bir ruh; yakarış heyecanını tetikleyen yazma demlerini gününün kadri bilmeli ve kadirşinas bir dille, halâvet ve samimiyetle kaleminin ucunu Rahim-i Rahmana açmalıdır.

Şunu biliriz ki ‘sebeplerin bir araya gelmesi duaların makbulüne işarettir’.toprak, su, ışık, ısı; bir tohumdan ağaç yeşertmeyi murad etmişse bu geri çevrilmeyecek bir istektir. ve her biri birlik olmuşsa, buna da istidatları varsa ve bu yaratılışlarına derc edilmiş bir özellikse geri çevrilmeyecek bir duadır. Öyle de; yazmak için ruh soluk alıp verişlerimiz tetikte ise, kalp ritmimiz yazmaya iştiyaklı, zihnimizde şerh ettiğimiz düşünceler, fikirler, duyuşlar hep bu istek üzre bekleyişteyse, özlemlerimiz, ümitlerimiz, düşlerimiz, ideallerimiz ve adeta bütün bir ömrümüz yazma yakarışında ise, bu kadar bir araya gelmiş sebeplerin muradı geri çevrilmeyecektir.

Kulluk bilincimizin eylem hali duadır.”Ey insanlar! Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” diyen kutlu kelam bize duanın sırrından bir nükte sunar. Bunun gibi; yazmalarımız bir dua ise her sözümüz ruhumuzun sözcüsüdür. Cümlerimizin nuru O’nun huzurunda olma anından aldığımız nurdandır. Güzel bir kelime O’nun isimlerine ayinedarlık eden bir aynadır. Kelimelerimizi /aynamızı/ ne kadar güzele tutarsak o kadar güzellikler yansıtırız. Güzelden güzel doğar ve güzellikler paylaştıkça çoğalır. Daha da güzelleşir. Ve “her güzel sahibi güzelliğini görmek ve göstermek ister”, yaratılısın sırlarında biri de budur. Kalemimize düşen her güzel kelime Cemal olanın yansımasıdır. Şu an kalbi kalemimizden güzel sözler dökme arzusu peyda olmuşsa, bu hakiki Cemal sahibinin de bunu murad etmesinin bir sonucudur. Cemalini, görmek ve duymak istemesinin verdiği bir lütuftur. Şükür ki bu cemalini aşikâr kılmak için bizi seçmiştir. Yazmayı bize eylem kılmış ve bu eylemimizi de güzelliğiyle süslemiştir. Ancak bu kadar güzelliğin yanına ‘şükür’ yakışır. Şükür…


*isayar.com /Deneme

Tutsi Kalemden VI


Kimsesiz yazılar… Ümmî kalemin Günlüğü(Gün/Su)
…Bana yaz diyorsun Gün/Su. Yazmanın ne kadar zor olduğunu bile bile yaz diyorsun.”Ne kadar yazma o kadar sorumluluk bilinci… Aşk’ınsanız yazarsınız, değilseniz boğulur kalırsınız”.Boğulup kaldığım demlerdeyim Gün-Su!
Neden insan en yakınından bile bazı şeyleri saklamaya çabalar. Bir insan hatıra-ı kalbinden geçenleri açık seçik niye söyleyemez ki? İnsan incinmekten bu kadar mı korkar!/ Denize bakışlarını çevirmiş bayanın kaşları çatık. Oysa ruhu bir kuş kanadı hafifliğinde, kıpır kıpır, denizin sonsuzluğuna ‘pazarlıksız’ salıvermiş duygularını. Bu kadın gülümsemeli değil mi Gün-Su? Gelip geçen gemiler el sallamalı, koşmalı kumsalın sıcaklığına aldırmayarak. Dönmeli üç yüz altmış derecelik bir açı ile dönmeli etrafında. Kimsenin kendisine ‘deli’ diyeceğini hesaba katmadan dönmeli, koşulsuz, bir kelebek gibi dönmeli./ Kelebeklerin ömrü az olur, bunu da bilmeli bu kadın. Ama şunu da bilmeli;”yüreğinin gizli kalan yerlerinde yalnız bir an yaşamak onun mutluluktan alacağı paydır”* bilmeli bunu. Ve bu kadın gülümsemeli değil mi Gün-Su. Böyle kaşları çatık durmamalı. Bir insanı anlaşılmamak bu kadar mı ürkütür!

…Yaz diyorsun Gün-Su. Yazmak nefes almak olduğu kadar yaşamın kıyısında soluk soluğa kalışımızı aşikâr kılmaktır aynı zamanda. Ve biz bu acizliğimizi pek de göstermek istemeyiz. Basit ve sığ kalmaktan endişe ederiz. Yazımız bir başka yazının içinde tırnak işaretiyle yazılacak kadar çarpıcı değilse ve biz entelektüel fikir ve düşüncelerimizi kalemden damıtma aşkınlığına erişemediysek bu noktada yazmak nefes almaktan çıkar. Kelimeler bir düğüm gibi tıkanır kalır. Nasıl hatırat-ı kalbimizden geçenleri açık seçik anlatmayışımız anlaşılmama endişesindense, yazma aşkınlığını yakalayamamış bir kalemin yazdıkları da anlaşılma yoksunluğudur( cümlede görüldüğü gibi).
Zaman zaman/belki çoğu zaman/ basit gösterişsiz fikirleri misafir ederiz zihnimizde. Biliriz basitliğini, sıradanlığını ve sığlını ama yine de öyle düşünürüz işte. Engin fikirlerimizin, entelektüel düşüncelerimizin yanında ayaktakımı fikirler ve düşünceler bulundururuz. Hoşnut da olmayız bu halimizden. Ve yazmaktan uzak dururuz. Yazdıklarımızı içimizle dışımızla bizi sergilediğini düşünürüz.(sıradanlıklarımız da bunların içindedir haliyle).Öyledir de.’Yazma her akla geleni yazmak değildir’. Öyle midir? İsteriz ki yazılmamış ne varsa onu yazalım. Kimselerin kurmadığı, el değmemiş cümlelere kapı aralayalım. Ama olmaz bu. Hep bir yerlerde bizden bir parça bulunur. Okuduğumuz kitapların satır altlarını niye çiziyoruz sanıyorsun? Altını çizdiğimiz her satır yazarın bizden ödünç aldığı duygularımızdır. Altını çizerek “bu benim” deriz. Yada “evet senin gibi düşünüyorum”.
İşte ben bunun için yazamıyorum Gün-su. Altı çizilesi cümlelere daha çok mesafe var./ Ama şimdi, size yazmaya başladığım andaki nefes alışım ile yazının bitimi sonrası nefes alışımı karşılaştırdığımda,
Şimdi nefes alıyorum Gün-SU.
Duyuyorum, hissediyorum, özlüyorum. Evet, yazmak nefes almak diyorum.
*İvan Turgenyev

Tutsi Kalemden V


Duygu kırıntıları–

Kalemim işlemez oldu nedense. Gözlerim konuşmaz, ayaklarım koşmaz oldu. Ellerim tutmaz, ruhum coşmaz oldu. Kimseler gönül kapımı çalmaz oldu. Bir tek ayrılık vurdu vurgundan aşınmış yüreğime, o da tekmeledi vurdu. Bırakmadıysa ayrılık bırakmadı beni/hoyrat bir o kadar da alıştığım ayrılık/
Her defasında savurup atmak istediğim fakat içinde sen varsın diye atamadığım yüreğim; /hani şu “yağmur yüreklim “ deyip yaktığın yüreğim/, hani en cesur duyguların oynaştığı, hüzün ve sevincin kaynaştığı yüreğim, bırakmadı beni.
Ben de bırakmadım “yüreğinin götürdüğü yere git” adlı kitabımı, bununla birlikte;”surat asmak hakkımız” yazısını bir pankart edasında yazdığım ajandamı bırakmadım. Hatıraları, delikanlı duygularımı, erguvan bakışlı bir akşamın ertesinde bir “şubat soğuğunda” ruhumun üşüdüğü o geceyi bırakamadım. Ve. Bir de kalemimi bırakamadım. Olur, da bir gün bir yürek meydanında “zalimler için yaşasın cehennem” haykırışında bulunur diye bırakmadım. Olur, da bir gün “suya yazı yazarım” diye bırakmadım. Senin adını hiçbir zaman yazamayacak kalemimi bırakamadım.
Seni bırakmadım.
Seni bırakmadım.
Bıraktığım bir şeyler var tabi, kahrolası geceler, umutsuzluklarım, acımasızlığım, arada sırada sevimsiz bir kız oluşum. Ve bir mayıs ayının son demlerinin yaşandığı bir sabah, güneşi batıdan doğmuş görmüş gibi korktuğum o günü bıraktım.
’Senin ruhuma işlemiş o billur bakışın, yüreğime dokunan o masum duruşun’, bu iki şeyi de bıraktım sanmışım.
Ortası yaralanmış kalbimin, yarılanmış yüreğimin en has yerinde açan kan rengi gülü de sana bıraktım. Sevinci sana bıraktım acı benim olsun dedim. Tarih testinden çözemediğim doğruluğundan emin olmadığım sorular da masanın üstünde kaldı. Bizim okul yolunda bir söğüt ağacı vardı bilirsin. Yanından her geçişimde o mütevazı duruşuyla bana selam verirken, ben onca telaşın içinde onu fark edemezdim bile.(ona veda etmeyi de unuttum).O söğüt ağacı da sana kalsın. Bir eylül akşamı; denizin hırçınlığına inat, ideallerimi de ucuna bağlayarak denize fırlattığım çakıl taşları da senin olsun.Deniz yıldızlarını toplamak da sana düştü. Adını adımın yanına kazıdığın o çınar ağacı, üşümüş yürekleri ısıtacaksa eğer; odun olsun. Yeni bir çınar ağacı dikmek de sana kaldı.
Bunca ağır yük üzerindeyken bırak özlem de benim olsun. Kimi özleyeceksin dersen; boşveer,”adı ben de saklı”.
“Yağmur Yüreklin…
*31 Aralık 1999  


‘hayal mekiği’
Söze nereden başlayacağımı bilemeden başladım yazmaya. Ama yazılacak çok şey var bunun bilinciyle yazıyorum. Yazıyorum zira size yazmak gönül ve zihin atlasıma yeni buudlar kazandırmak, yeni ufuklar açmak demek. Gün-Su’ya yazmak, fikir sofrasında ruhun ilacı hikmet suyunu yudumlamak demek. Gün-Su’ya yazmak nefes almak demek…
Bazen ne düşünüyorum biliyor musunuz? Hayalimden geçenleri okuyup kayıt altına alan bir alet olsa. Hayal okuyan bir kart okuyucu. Tüm hayallerimi kayıt altına alsa. Böyle bir kart okuyucu var diyorsunuz. Her gün kayıt altına alınıyoruz melekler tarafından. Ben istiyorum ki hayalimde olan bir çırpıda elimde olsun. Çok şey istiyorum değil mi? Sabırsızım aynı zamanda. Yazarak bu isteğimi bir nebze de olsa gideriyorum. Yazdıklarım hayalimden düşen hayallerim oluyor.
Az önce hayalimde neredeydim tahmin edin? Klimanjora dağı eteklerine indim. Havası çok güzel, nefes aldırıyor, ferahlatıyor insanın ruhunu. Gün-Su’nun sinesine yaslanıp ledünni iklimleri dolaşan kalp gibi serinliyor insan. Sekine oluyor adeta ruha okunan.
Hep hayalimde deniz üzerinde kitap okumak vardır.(Karada oku da deniz de okuma kalsın diyenlerle paylaşamam bu haylimi).Düşünün Gün-Su; bağdaş kurup oturuyorsunuz, elinize kitabı alıyorsunuz. Kitabın altına ‘seni seviyorum ‘ yazan kalp şeklindeki kırmızı yastığınızı bile alabilirsiniz. Başlıyorsunuz kitabınızı okumaya. İstediğiniz kalınlıkta kitap seçebilirsiniz. Suya batmayacaksınız korkmayın. Pietra Irmağı Kıyısında Oturdum Ağladım kitabını mı okursunuz, Beyaz Geceleri mi, Pastoral Senfoni’yi mi hangisini okursanız okuyun içinizde aşk’ın fısıltılarını duyarsınız
Hayali bile güzel. Ve gerçekleşmeyecek hiçbir hayal kurmaz insan olan insan. Hakikatten başka hayâlı hayaline almayan insanın hayali de gerçektir. Ben deniz üzerinde kitap okumayı hayal ederken, böyle bir yerin olduğunu öğrendim. Ürdün. Mücadele ülkesi Ürdün. Ürdün’de buluna Mahru-l Meyyit(Ölü Göl) adında bir yer. Bizim bildiğimiz adıyla Lut Gölü. Göl üzerinde batmadan durabiliyor muşuz. Tuzluluk oranını fazla olması sebebiyle hiçbir canlı yaşamıyormuş içinde. Bu yüzden ismi ile müsemma bir yer değil mi?
Gün-Su; ismiyle müsemma,
Müberra kalbim,
Gün’üm, Su’yum…
Hayalen gidelim Lut gölüne. Önce kudret kalemiyle suya dökülmüş söz incilerini bulalım. Bu incilerle düşünce kuşağımızı bezeyelim. Taç yapalım hislerimize. Bu görünen fennî ilimle sonsuzluğa açık ledünnî bakışımızı harmanlayıp şükür sofrasında yerimizi alalım.
Gün/Su duyuyor musunuz?

Su tuzlu Gün-Su hiçbir canlı yaşamıyormuş. Biz üzerindeyiz, batmıyoruz. Güven içinde selâmetteyiz.
Gün-Su hissediyor musunuz?
Suya yazılan sonsuzluk şarkısını dinliyor musunuz?
Miranda’yı okuyor musunuz?
Hayalde misiniz?
Hayal misiniz gerçek mi?
Gerçek bir hayalsiniz değil mi Gün-
Su…
Hayal: Göğ-Su

Tutsi Kalemden IV


Gün/Aydın’la Gün-lük notları/
—Okuyucu Derlemesi- Bir okurun kitap arası notları-
“Marifet iltifata tâbidir” Anlaşılmak ve var oluş kaygısı taşıyan her yazı sahibini mutlu etmek için tek yol var; o da söylediklerinin işitildiğini ona fark ettirmek. Yazar anlaşılmak ister. Okur da onu anladığını ifade etmek ister. İltifatta bulunduğum yazılarda şu kaygı var; okuduğum ve onu anladığım onun tarafından bilinsin isterim.
Bir yazıdan beklediğime gelince; yazı rahatımı kaçırmalı benim, sarsmalı, ırgalamalı. Türkçenin zengin ve büyülü metinleriyle tanıştırmalı. Okuduğum metinlerde bir zekâ parıltısı bir dil zevki bulunmalı. Söyle diyebilirim; beyin ve kalbin izdivacı sonucu oluşan yazıları okumayı değer buluyorum. Burada bir parantez açarak şunları da söyleyebilirim( başka pek çok şey kadar düşünce ve duygunun ayrışmaya maruz kaldığı günümüzde, duygusal değilseniz duygusuz oluyorsunuz. Duygulu olmayı Duygusallıkla karıştıranlar kadar, düşünceyi duygusuz olarak algılayanlar var. Yazıda belagat çok önemli estetik içerik taşıması açısından. Hayır! Tutarlı bir biçimde dizilmesi-anlamların tutarlı bir biçimde dizilmesi, fikirlerin okuyanı” buda nerden çıktı” sorusuna sevk etmeden, bir suyun pınardan süzülüp akarak denize kavuşması suretinde pürüzsüzce gitmesi-.Bu tanım dışında yazının ahengine uysun uymasın, sözlerin rasgele ekildiği bir yazıyı da okumayı zaman kaybı görüyorum).

‘Ortalamaya yakın duran bir insan tipi değilim. Bunu kendimi karalamak ve kendime payeler kazandırmak içim söylemiyorum. Bunun bir erdem olabileceği kadar bir eksiklik, bir arıza olabileceğinin farkındayım. Toplumsal olana yakın olmak, sosyal gerçekliği içinde yaşamak yâda kendi kişiliğinin sosyal potada eritilip aynılaştırılmasına karşı durmak’.Hâl böyle olunca ısmarlama hikâyelere pek başvurmuyorsun. Kendin yazıyor, yaşıyor ve kendin okuyorsun:)

Dediğin gibi bir kaygı, insan olma kemalinin ulvî sancısını, var oluşun derununu keşfetme sorumluluğunun kaygısı ve bu kaygıdan neş’et eden yürüyüşler… Uyanış belki’-insanın kendi varlığını ortamı ve çevresi tarafından var kabul edilme şartını hiçe sayacak şekilde kavramak suretiyle-‘

… Nasıl söyleyeyim; söz gelimi ben “yağmur diyeyim, deniz diyeyim. Tekrar edeyim hatta yağmur, deniz. Dahalarını akliyeyim; gece, şiir, edebiyat, fikir, duygu/sallık… Söyler misin benim yağmurumla bir başkasının yağmuru aynı mı? Denizlerimiz, bak:”deniz mavi değilmiş”:)Kara mı gri mi, gerçek denizin rengi ne renk? Bunu kim belirleyecek? İşte bir renk olma, bir renk belirleyici olma belki. Bilmiyorum. Fakat yine de yağmurlar birbirine uymasa da benzer bir yağmur bulmak benzer fikir sancıları duyumsamanın kaçınılmaz olduğunu ummak diyeyim. Oldu mu:)?

Bu kadar çığlıktan sonra kulaklarınız sağır olacak endişesiyle sessiz kalıyorum…”Sessiz harfler karşısında saatlerce susmak istiyorum”:)


Edebiyat kavramının benin için ne ifade ettiği ziyadesiyle yukarıdaki soruya cevapta mevcut diye düşünüyorum. Yalnız isterdim ki, şöyle bir satırlık cümle içinde edebiyat kavramını sığdırayım. Olmadı

Söylediğiniz hakikat değilse hazmedilmemiş ise sözleriniz, süsleme ihtiyacı hissedersiniz. Hakikat ifadesinin içine yazanın anlattığı yaşamış olması girdiği gibi, yaşamamışlıkları da girer. Yaşamamış olmak onu hakikatten uzak kılmaz. Yazı bir yerde varlık problemidir. Bir problemin keşfedilmiş ve keşfedilebilinir formüllerini sunmaktır.

Ben iyi bir okur olma telaşındayım. İyi bir okur da her yazıya kolay kolay ;-ıhmm! Güzel olmuş- demez. Her yazı hazmedilmemeli. Bazı yazıların damakta tadı kalır hazmedilmeyi beklemeden erir. Bazılarının sindirim zamanları uzundur, hazmedilme zorluğu çekilse de zihin ve kalp için yararlıdır.(reçete yazar gibi oldu burası):).Bazı yazılar vardır tamamı ağız tadınızı bozar.
Eleştiri bir okur için gözlüktür. Onu takmazsanız beyniniz ve ruhunuz gereksiz bilgi ve duygularla dolar. Eleştiri dedimse”vur öldür” mantığında bir eleştiri değil bu.’Yazara başarısızlık hakkını vermelidir okuyucu. Ama samimiyetsizlik hakkını asla’.

Gün/ Aydın ne yapar?
“Sabahları kalkıp üç saat yazı yazar, flüt çalar. Sonra beyaz kravatını takarak muradı olan lokantaya öğle yemeğine gider. Yemekten sonra bir kulübe girerek, kütüphanede dünya havadislerini öğrenmek için ‘The Tımes’i okur. Saat üç sularında köpeğini de alarak Main ırmağı kıyısında iki saatlik bir yürüyüşe çıkar. Yürürken sürekli bir şeyler mırıldanır. Akşamları ise opera yâda tyatroda geçirir. Yalnız sonradan gelip kıpır kıpır dolaşan öksüren aksıranlar adamakıllı sinirlerini bozuyordur.”
Ne müstağni yaşam değil mi?

Size bu paragrafı -inandırmak kapsamlı yazmadım. Esprinin yanında anlatmak istediklerımde var tabiî ki. Ne mi: her şeyi açıklarsam okur okurluğunu nasıl göstersin.
Yazdığım paragraf Schopenhaur’un hayatını tariften ibaret. Oda mı kim:-Çevresindekilerin, küçük resmî ruh inceliğinden yoksun, yaşadıkları kentle ilgili şişinip duran, köylü gururu taşıyan insanlar’ gördükten sonra yanlarına bile yaklaşmak istemeyecektir. Schopehaur, dünyaya eyvallahsız bir flizof.
Neden bilmiyorum bir kitapta hayatına dair bu kesiti okuduğumda kendime yakın gördüm.
Yakın görmek aynı olmak değil elbette O yüzden soruya tekrar döneyim. Ne yapar?- Gün/Aydın kutsal bir sorumluluk içinde. Sorunluluğunu yerine getirdiği ölçüde mutlu, böyle kutsal bir görev nasip olduğu içinde huzurlu.

Öncelikle şunu söylemeliyim, en tesirli tecrübe kişinin kendi tecrübesidir.’damdan düşen bilir anca damdan düşmeyi’:). Ancak paylaşmak adına elbette bir şeyle söylenebilir. Ha! Tavsiyeler de sunulabilir. Ancak hiçbir tavsiyeye kulak asma- diyen hocasına, talebe;-tamam hocam, bu tavsiyeniz de içinde olmakla beraber cevabını verir:).nerden geldik: Hı! Yurtdışı.”Tutku ve aşk büyük işlerin kanatlarıdır”.İnsanın bu duygularının şaha kalktığı belirli bir dönem var.’Bir deniz gibi dalgalar boyu serseri yolcululara çıkmak, görmediği bilmediği kıyılara doğru yelken açmak’ isteği kabarıyor. Böyle bir zamandı. Çok oncaydı bütün bunlar. Şimdi ‘kendi dalgaları dinmiş, kendi içinde koyulaşan bir Gün/Aydın… Tutku demiştim. Yaşama dair yararlı tutkuları olmalı insanın. Söyle diyeyim, bavul düzdürüp yollara düşüren tutkular olduğu gibi, oturup kendinin kıyısında içte kalmayı tembihleyen tutkular. Çok mu soyut oldu:). tutkular ne kadar keskinse ganimeti o derece olur.Büyük tutkular,ille de,ülkeler fethetmek,şehirler kurmak,idealin uğruna bavul dürmek değil! Ben bunu anladım.
Şimdi en büyük tutkum iyi bir anne olabilmek. İyi bir anne. Bununla dünya değil,’cennet ayaklarımın altına serilmiş’ başka tutkulara ne hacet! Anlaşılıyor muyum?
Gün/Aydın ne okur? Bu kişiyi tanıma adına sorulması en elzem sorulardan elbette. Ancak neden bilmiyorum, ben yazar listemi sunuşa geçtiğimde bir kaygı taşırım. Etiketlenme kaygısı(gerçi iyi bir okurda olmaması gereke bir durum bu).Ancak anonim düşünceli insanların yapıştırdığı etiketi sıyırıp atmak da bihayli güç. Yine de paylaşmadan geçemeyeceğim. Tavsiye içerikli ifadelerle şunları söyleyebilirim.
Beşir Ayvaz oğlu’nun, muhteşem dikkat ve emeğin ürünü olan, harika bir Türkçeyle yazılan ‘divan yolu-Bir caddenin hikâyesi(Ötüken).Nazan Bekir oğlu’nun, her satırı insanı derin denizlerde gezdiren metinlerden oluşan ‘Cümle Kapısı'(Timaş) adlı kitabı. Mustafa Kutlu’nun Rüzgârlı Pazar ve diğer hikâyeleri. İskender Pala yine uğraşısı edebiyat olan biri için yetkin bir kalem( ben özel bir okuru değilim ancak olduğum kitapları var).Yine acıyı ve coşkuyu birbirine yakıştırıp yan yana getirmiş bir isim,( kim olabilir).tabiî ki, Cahit Zarif oğlu. Fikrin dirilişini duyumsamak isteyen için Sezai Karakoç. Ve kendine özel üslubuyla tabiî ki İsmet Özel.
Haşiye olarak düşeceğim şu ki; Türkçenin başyapıtlarını okuma gayreti içinde olmaya ihtiyacımız var. Sakın sakın zamanımızı türedi yazar ve yazılarla heba etmeyelim. Bu yönüyle kendi toprağımızda türemiş oluşu bizi(beni) bağlamamalı. Daha açık bir ifadeyle, aynı safta oluşumuz aynı lezzeti aldığımız anlamına gelmez. Günümüzde o kadar kitap var ki; hidayet öyküleri, ibretli hikâyeler, bunlara ayırdığımız zaman dilimi bize aynen şöyle seslenir;”Bize Nasıl Kıydınız”.Biz de o zaman ;”Affedersin Hayat” demeye fazla vaktimiz olmayacak.(Okuduğumuz kitaplar edebî ise bir “namaz hocası” görünümünün ötesinde bir anlayış sunmalı bize. Ağıtlarımızı, dövünmelerimizi attırmak yerine, telaşımızı arttırmalı. Buna telaş değil uğraş da diyebiliriz. Yeni bir bilgiye, yeni bir kitaba götürmeli okuduklarımız bizi. Anlaşılıyor muyum? Ne güzel:)
( Gün/Arası Gün/ Aydın’dın not defterinden seçmeleri okudunuz…)
Yâr’e not: bu derlemeyi e-maıl adresınıze gondermek ısterken sorunla karsıastım. “genc kalmeler” baslıgı altında gonderıyorum.hıc bır yazı türünün içinde yer alacak bir yazı değil bu. adı üzerinde bır okurun derlemesi.okuduğunun silik tercumanı belki.yazmayı bır eylem edinen ancak eylemine bir sığınak (deneme, şiir,makale,hikaye,vs) bulamayan acemî bir kalem tutucu..
saygı ve muhabbetle..
Senem Gümüş
(*Yâr’ın notu: kalemi böylesine güzel tutan ve kelimede anlamı dirilten isimlere sığınak/liman olmak isteriz… )