ŞEFİK ABİ


varsayilan

Gülser abla sitem etmese, belki bu yazı doğmayacaktı. “-Kitaplarını okudum… Şefik abinden bahsetmeni de isterdim.”

Bu söz üzerine düşündüm: hayatımızda iz bırakan ve fakat kendimize yakın bulduğumuz için mi yoksa mahremiyetimizden saydığımızdan mı bilmiyorum, hayatı kayda değer pek çok ismi içimizde sırlıyoruz. Oysa sıradan zannettiğimiz bir hayat hikâyesinin içinde bazen çok güçlü bir karakterin yaşadığını göremiyoruz bile. Belki de her birimiz bir hikâyenin karakteri olduğumuzdandır, kim bilir…

Şefik ağabey, benden birkaç yaş büyüktü.

Bu birkaç yaş farkı ömrün ilerleyen yıllarında kapansa dahi çocukluğumuzda neredeyse boyumuzu aşan bir mesafe demekti. Dolayısı ile çocukluk akranım değildi ama deniz kıyısında yer alan ve o yıllarda birkaç evden teşekkül eden yalı mahallesinin parmakla sayılabilecek ele avuca sığmaz çocukları olarak, “abi” diyebileceğimiz üç-dört isimden birisiydi.

İnsan, zaman ve mekânla kuşatılmış olduğundan, zamanı ve mekânı dikkate almadan yapılan değerlendirmeler eksik kalır. Yalı mahallesi, okçulu ve kovanlı köylerini ayıran derenin denizle birleştiği koyda, her iki köyden sahile ilk yerleşen birkaç ailenin yaşadığı küçük fakat önemli bir yerdi/r. Şefik ağabeyin ailesi de ilk yerleşenlerdendi. Yalı bir mekân olarak, stratejik-coğrafi imtiyazı ile birçok imkânı barındırıyor ve sosyal hayat neredeyse kasaba hüviyeti taşıyordu. Karadeniz sahil yolunun sağladığı ulaşım imkânı önemliydi. İlk ve ortaokulun yanı sıra Kemal amcanın fırını, bakkallar, gazete bayii, hızar atölyeleri, terzi, lokanta, berber, dişçi, köfteci, dondurmacı, ayakkabıcı, demirci, cami, kahvehaneler, balıkçı kayıkları ve çekeği gibi pek çok unsuru bu arada sayabiliriz ki altmışların sonu-yetmişli yılların başlarında bu tablo her yere nasip olmamıştır.

Şefik ağabey, fırıncı Kemal amcanın oğluydu. Altında fırın ve bakkalın yer aldığı konakvarî, enlemesine uzun iki katlı evin meydana bakan bir odası sanırım ona tahsis edilmişti. (Milli bayramlarda okul öğrencilerine heyecanla hamasi şiirler okuyan dedesi Dursun emminin renkli kişiliği bir yana, babası Kemal amca çocukların pek sevdiği bir isimdi ki fırın, belki de bunun için sık uğradığımız bir mekândı. Kemal amca bizi çok mu severdi bilmiyorum ama gelmemize memnun olur, bize şakalar yapar, buna karşılık biz de sıcak ekmekleri rafa dizerek ona yardımcı olmaktan çocukça zevk alırdık. Hamur yoğurma bölümü, pasa bezleri, un çuvalları, kısaca ekmek pişirme ameliyesinin bütün safhalarına Kemal amcanın şefkatiyle vakıf olmuştuk. Teneffüslerde fırınla bitişik bakkala uğrar, elli kuruşa çeyrek ekmek arası helva ve üzerine kaşık ucuyla sürülmüş reçeli afiyetle yer, karnımız doyunca okul bahçesine koştururduk…) Hareketli bir yapısı olan Şefik ağabeyi ise fırında ve bakkalda pek göremezdik nedense. Coşkulu, her an bir kavgaya hazır ataklığı yanı sıra sanırım hassas bir ruha sahipti. Sahilde karavanla kamp kurmuş turistlerle gitar çalarak “muhabbet” eden, birkaç arkadaşıyla okulların açılmasına yakın kırtasiye malzemesi satarak ticarî faaliyet gösteren, yerinde duramayan bir karakterdi.

Ortaokul sonrası ancak bir ay süren, Perşembe Öğretmen Okulunda öğrenciliğim esnasında, Şefik ağabey son sınıfta okuyordu. Aslında daha önce mezun olması gerekirken haşarılığından okulu uzatmıştı. Dolayısı ile kısa süreli de olsa okul arkadaşım sayılır. Onunla ciddi manada irtibatımız sonraki yıllara tekabül eder. Öğretmen okulundan ayrılıp sağlık kolejine geçiş yapınca, köy ile irtibatım ancak tatillerde sürdü. Şefik ağabey ise öğretmen olarak Çayeli’ne atanmıştı. Bu arada 1980 öncesinin bilinen sosyal şartları memleketi öylesine sarmıştı ki, birkaç arkadaşı ile köyde “ülkü ocağı” bile kurmuştu ki mekânın şöhreti mahallin sınırlarını aşmış, haniyse devlet Fatsa’dan, karşı yakadaki Fatsa da bu köyden rahatsız olmuştu. Ben okulu bitirip Ankara’da göreve başlayınca, yine izinli geldiğim zamanlarda denk gelirse görüşebiliyorduk.

Şefik ağabey kendisiydi. Herkes ve her kesimle kolayca kaynaşır, ancak milliyetçiliğini bir kimlik gibi gururla taşırdı. Tanımlamaların ölçeğinde bir dava adamı değildi; adamdı. Hiç değişmeyen yanı bu adamlığıydı. Oysa (meselesi ne olursa olsun) nice dava adamları gömüşlüğümüz vardır ki ortada dava kalmayınca, adamlığı da kalmıyordu! Dolayısı ile Şefik ağabey davadan geçinen, dava alıp satan sıradanlardan değildi. Birkaç yaş küçük olmama rağmen nedense beni görünce önemli biriymişim gibi hürmet ve samimi yakınlık gösterirdi ya da bana öyle gelirdi. Benimle sanki daha çok fikrî mevzularda konuşmak ister, hızla girdiği muhabbetten aynı hızla çıkar, “-yine görüşelim.” der, hareketli sosyal hayatın doğallığına dönerdi. Zaten kimseyle laf yarışına girmez, fikrini kafasında imanını kalbinde taşır, bulunduğu ortamı adeta rahatlatır, herkesi ve her şeyi olduğu gibi kabullenmiş görünürdü. Bu sebeple hatırı sayılır geniş bir çevresi vardı. Hiç değişmeyen bir özelliği ise mütevazı oluşuydu. Dost, ahbap, tanıdık kim olursa olsun her zaman samimiyetle yaklaşır, yakınlığı muhafaza ederdi. Görevi gereği bir statüsü ve buna bağlı çevresine rağmen o hiç büyümeyen bir çocuktu. Oysa geldiği makamlarda kendisini bir şey zannederek, küçülerek değişen nice tanıdık da gördü bu gözler…

Akranlarına göre geç evlendi; kendisi gibi öğretmen olan, dayımın kızı Gülser abla ile. “Muhtar” Mehmet dayım, Şefik ağabeyin haşarılığının yatışmasını diledi diyelim, nihayet izin verince Leyla ve Mecnun hikâyesine dönüşmesine ramak kala evlenebildiler… Samsun sahra sıhhiye okuluna askeri birliğime teslim olmaya giderken (babamın ricası üzerine) bana refakat etmesi yâd etmeden geçemeyeceğim bir hatıradır. Beni subay akrabasıyla tanıştırmış, güya emanet etmişti. Bir başka hatıra ise, yıllar sonra düğünümüzün (bekârlığıma darbe vuran yıl farklı olmakla beraber, gün 12 Eylüldü) Perşembe halk eğitim merkezi salonunda olmasıdır ki kendisi ile alakası oranın müdürü olmasıdır.

Adana’dan nihayet Ordu’ya atandığımda daha sık görüşür olduk. Bir gün kendisini makamında ziyaret etmiştim. Hoş-beşten sonra heyecanla masasının üzerindeki kitapları göstererek:

“-Senin kadar olmasa da biz de kitaptan kopamıyoruz. Gerçi tamamını okuyamıyorum ama kitap görünce dayanamıyor, alıyorum” derken gözlerinin içi gülüyordu. Çizgisini kitap tercihinde devam ettiriyordu. Bu orta boylu, nispeten zayıf, yerinde duramayan adam, alışılmış “memur/amir” karakterlerine benzemez, statüyü adeta önemsemez, herkese yardımcı olmaya çalışmak bir yana hakikaten yardımcı olur, sahip olduğu vefa duygusunun pek çok eski dostta aşındığını görmenin hüznünü de saklamazdı. Son zamanlarda iyice zayıfladığını fark etmiştim. Bünyesi hassastı, uzun zamandır rahatsız olduğunu lakin umursamadığını biliyordum ama rahatsızlığının ciddileştiğini sonra öğrendim.

Şefik ağabey, ardında iki evlat ve genç bir hayat arkadaşı bırakarak kırklı yaşlarının başında aramızdan ayrıldı. Cenazesine katılan vekil, bürokrat, protokol mensupları, arkadaşları, köylüleri ne hissettiler bilmem ama ıslak bir ılıklıkla bir hatıra gibi kaydı gözlerimden Şefik ağabey. “Büyükağız” dediğimiz yerleşim yeri onun vefatından sonra haniyse tatsızlaştı, tenhalaştı, şevkini kaybetti. Adam gibi adamların bıraktığı boşluk günümüzde daha çok derinleşiyor, sanki. Vefatının üzerinden oniki yıl geçse de “Şefik Uçar” bu isimlerden birisi olarak hafıza ve hatıramızda yerini bütün tazeliğiyle koruyor…

İsa YAR

     

        

SÜKÛT DERGİSİ VESİLESİYLE…


.
.

Ahmet ŞAHİN

 

       Bu fâkiri etraflıca tanıyanlar, millî mukaddesâtımız üzerine kalem oynatmış ve mâşerî vicdânda tâsvip görmüş eski ve yeni her ehl-i kalem sahibini gönülden alkışladığımızı; onlara sahip çıkmayı ve memleket umûmî efkârına tanıtmayı kendimize zevkli bir vazîfe telâkki ettiğimizi yakînen bilirler. Yine bilirler ki, “Ehl-i Sünnet Ve’l- Cemaât” dairesinde ve bu vadide her kim ne söylemişse; o söyleyenin her kelâmından dolayı da kendimizi, kendisinin bir kölesi mevkiînde görebileceğimizi çok iyi bilirler. Bu bakımdan, şahıslar ve onların eserleri ve şahsiyetleri hakkında serdettiğimiz fikirlerimizi mübâlâğalı bulanlar, bizi yeterince tanımamış ve maksadımızı anlamamış olanlardır. Çünkü bu azîz millet, bir türlü “münevver” olamayan “defolu-sahte-aydın”dan ve onların kökü dışarıdaki “kokuşmuş ideolojileri”nden çok çekmiştir. Elbette, millî irfânın yoğurucu gönüllüsü “hakîki münevver”lere sahip çıkmak ise, her şeyden en evvel; millî vicdânın emrettiği millî bir vazîfedir. Şahıslar ve eserleri hakkındaki yergimizin de, övgümüzün de kıstasını belirleyen şey, milletin mukaddesleridir. Bilinmelidir ki biz; bu millete, onun dinine, diline tarîhî örfüne ve an’ânesine gönülden bağlı olan herkesin dostuyuz. Bu sebeple, bir kere daha söyleyelim ki biz; millet aynasından gördüklerimizi olduğu gibi yazıp haykıran hakîkatli bir kalemiz ve inşâ-Allah son nefesimize kadar da böyle kalmaya devam edeceğiz!..

       Ünye’nin Sükûtî kalemlerimizden birisi

olan İsa Yar, kendi ifâdesi ile bir “münzevî” yahut bir “tenha köşe mukîmi”dir. Sessiz ve sakin görünmesine rağmen memleket meseleleri söz konusu olduğunda içindeki “iniş ve çıkışları” hâvî fikirlerini samimîyetle serdetmekten de geri durmaz. Mes’eleri gayet geniş ufuk zâvîyeden ele alarak sabırla değerlendirir ve neticeye mimini koyar.

İsa Yar’da konuşamama sıkıntısı diye bir şey söz konusu değildir. Bilâkis o, konuştukça açılan bir pervâne gibi hareketlenir ve dahi dinleyenler üzerinde müspet heyecân uyandırır. Bu kabına sığmayan ayaklı kütüphâneyi andıran hareketli ve bereketli adam, hemen her zaman elinde dergileri yahut kitapları olduğu halde, boynunda asılı çantası ile “Küllük” mekânından “muzaffer bir komutan” edâsıyla içeri girerek selâmını verir, hoş-beş faslından sonra o anki mevzû’ya dahil olur.

O’nunla tanışmamız Zeki Ordu sayesinde olmuştu. Şöyle ki: Yeni vazîfe yerimiz Ünye olunca ve Ünye’ye yerleşince İhlas’ın o zamanki Ordu (Türkiye Gazetesi) temsilcisi Yaver Eyüpoğlu’na veda için uğradığım zaman, kendisi bana (-ki Yaver Eyüpoğlu şimdi aynı müessesenin Ünye temsilcisidir ve kendisiyle uzun senelere uzanan bir dostluğumuz vardır-) İhlas Ünye Temsilciliğine uğramamı tavsiye etmişti. Takriben 2001 Senesi Ekim Ayı sonları olsa gerek, İhlas Ünye Temsilciliğinde bulunduğum bir esnâda Zeki Ordu dostumuzla tanışmıştım. Kendisi beni oradan Ünye’nin “Küllük” diye tesmiye olunan çay ocağı mekânına götürmüştü. Burada kendisi gibi Perşembeli olan İsa Yar dostumuz ve diğer “Küllük” müdâvimleri ile tanışmıştım. Bu müdâvimlerin her birinde ayrı bir cevher, cevvaliyet ve kabiliyet bulunduğu benim hemen dikkatimi çekmişti. Bende bıraktıkları ilk intiba, buradaki âdemlerin hemen hepsi ile de sanki çok eskilerden gelen bir tanışıklığımızın var gibi oluşuydu. Belliydi ki, aynı iklimin ve irfânın çocuklarıydık ve 12 Eylül evvelsinin sisli ortamından geliyorduk. Fikrîmiz, zikrimiz birdi ve en önemlisi de biz, kitap okuyan bir nesle mensuptuk. Her birimizin tarihî çaplı müşâhedeleri, dünyevî ve uhrevî düşünceleri vardı. Bu memlekette yüksek sesle söylenecek elbet bizim de fikirlerimiz ve sözlerimiz olmalıydı…

Bu sâikle “Küllük” mekânında hemen her gün bir araya gelir, çeşitli mevzuûlara ilişkin uzun soluklu sohbetlerimizi demli çaylarla beraber hararetle devam ettirirdik. Umûmîyetle memleket mes’eleri girizgâhlı olmakla beraber, mevzû kültür ve edebiyat üzerine devam edip giderdi. Ünye’de bu bâbda bir kültür-edebiyat dergisinin çıkmamasından duyduğumuz burukluğu zaman zaman birbirimize ifâde eder, fakat bu külfetli işe girişmeye de cesaret edemezdik. Zaman zaman bu durumu birbirimizin e-posta adresleri marifetiyle de paylaştığımız olurdu. Hatta, bir keresinde Yahya Cumhur Tapçı “Susmak” başlıklı“ yazısıyla bilgece” bir tavır koyarak: “..boş konuşup havanda su dövmektense hiç konuşmamanın daha iyi olacağını ve şimdi ‘sükût’ etme zamanı olduğunu…” ifâde eder yollu ciddi çıkışını yapmıştı. Bu fâkir de kendisine: “ ‘sükût’ edip bir köşeye çekilemeyeceğini, asıl şimdi konuşması gerekenin kendisi olduğunu, zirâ dâvâsı’nın çilesini çekerek gelen Sayın Tapçı’nın hakîki ‘alperenler’ zümresinden olduğunu…” ifâde etmiştik.

Yahya Bey, sessizce ve derinden giderken; “Çınarın Gölgesinde” adlı bize göre çok başarılı ve ses getiren, görüntülü ve seviyeli mülâkatlar serisine de imzasını atıyordu.

Bu arada İsa Yar, Küllük”çülerden olsun veya olmasın eline geçirdiği ve beğendiği şiir ve yazıları “Küllük” mekânının duvarlarına kupür halinde asar, mekâna girenlerin dikkatlerini çekerdi. Kendisinin, “Küllükte Ahval” başlıklı mizâhî şiiri bunların en dikkat çekeniydi ve hâlâ mekânda çerçeveli olarak asılı durmaktadır.

Hüseyin Yıldıran ile İbrahim Ocak da boş durmamışlar, onlar da birbirinin alternatifi olabilecek mizâhî ağırlıklı renkli duvar gazeteleri çıkarmışlardı. Fatih Ordu ise ustaca onları birbirlerine karşı doldurmakta ve rekabet duygularını kamçılamaktaydı.

Türkiye’nin günlük mes’elelerinin tartışıldığı mekânın en renkli simâlarından birisi de hiç şüphesiz İslâm Ürkmez’di. İslâm Ürkmez, geniş çaplı kültürü ile müktesebâtı olan adamdı ve konuşulanların en son hulâsasını o yapardı.

Günler böyle geçip giderken; Zeki Ordu bu dergi çıkarıp çıkarmama mes’elesinde pek lâf etmez, umûmîyetle dinlemede kalır, sükûtu tercih ederdi. Zeki Bey, “Küllük”te kimsenin olmadığı bir esnâda cebinden katlanmış kağıtlardan oluşmuş bir küçücük defter çıkarmış ve “işte bu bizim dergimiz” demişti. Küçük defterin üzerinde “Sükût Dergisi” yazılıydı ve bunu şimdilik Zeki Bey ile ikimiz bilecektik… Kolay kolay dergi ismi beğenmeyen ben, bu işte apışıp kalmış ve “Sükût” adına itiraz bile edememiştim. Öyle ki derginin adı beni sanki büyülemişti…Ben derginin sahibinin de Zeki Bey’in olmasını kendisine söylemiştim; fakat o, mekânın fiili sahibinin olmasında bir mahzurun olmadığını ifâde etmişti…

Derken takaddüm eden günlerden birinde, mevzû “Küllük Ekibi”nce tartışılmış ve derginin çıkarılması kararlaştırılmıştı. Derginin finansman işini Yahya Bey, Genel Yayın Yönetmenliğini de Zeki Bey üstlenmişti. Bizler de dergiye yazılarımızla destek vermiştik… 2006 senesinin ilk günlerinde Samsun’daki bir matbaada ilk sayımızı çıkartmış, almaya gittiğimizde de çok çok heyecânlanmıştık…

İlk ve sonraki sayılar üzerine M.Halistin Kukul Hocamız, övgüsü ve yergisi ile beraber inceden inceye dergi sayılarını incelemiş, yazılardaki hatalarımızı bir münekkitçi gözüyle tek tek göstermişti.

Dergide pek çok eski imzanın yanında yeni imzalara da yer verilmişti. Bekir Oğuzbaşaran, Vedat Ali Tok, Fatih Ordu, İslâm Ürkmez, Hasan Fahri Dural, Mustafa Şıvgın, Recai Keskin, İbrahim Ocak, Hüseyin Yıldıran, Neşet Naim Öner, M.Halistin Kukul… gibi isimler dergiye değerli şiir ve yazıları ile destek vermişlerdi…

Hattat Mustafa Râkım Efendi özel sayısı ise göz kamaştırıcı bir sayı olmuştu.

Sonra olan olmuş ve dergi 5’nci sayısından sonra o gün bu gün yayınına ara vermiştir… Bir müddet İsa Bey ile Zeki Bey mahalli Radyolarda çeşitli sohbet programları yaparak derginin kapanmasından duydukları burukluğu kısmen de olsa ruhlarında giderme yoluna gitmişlerdir.

Sükût’un nabzını tam beş sayı tutabilmiş, nihâyet başlangıçtaki küçük bir ihmâl neticesinde tersine esen bir uğursuz rüzgârla savrulmuş, hep birlikte ebedî sukut’a dûçâr olmuştuk…

Şimdilerde ise “Küllük Ekibi” olarak bir yandan “Semerkand”ın mânevî ikliminde nefes alırken, bir yandan da Buhara’nın içimizi ısıtan sıcak demli çaylarını yudumlamadayız…

*Berceste dergisi / Ağustos 2012

BERCESTE_122_k

İsa Yar’ın şiir ve nesir serüveni / BERCESTE


.

TAŞRA’DAN BİR ŞAİR SES: İSA YAR İLE ÖTEDEN BERİDEN…/ Yahya Cumhur TAPÇI     2

İsa Yar ve Eserlerine Dair           / Mehmet Nuri YARDIM    7

İsa Yar’ın Eserlerinde Sükût        / Zeki ORDU      10

BENİM YÂR’İM GELİŞİNDEN BELLİDİR       /Hüseyin YILDIRAN    13

SÜKÛT DERGİSİ VESİLESİYLE…   / Ahmet ŞAHİN  14

İçimizden Bir Yazar     / Musa KIROĞLU     16

,,,

iirvakti

Mevsimlik şiirin en güzel vakti


.

Mevsimlik şiirin en güzel vakti
Şiire ve şaire odaklı yeni bir dergi okuyucularına merhaba dedi.

Nitelikli niteliksiz şiir yazanların ve kitaplarının gün geçtikçe arttığı bir zamanda şiire ve şaire odaklı yeni bir dergi okuyucularına merhaba dedi.

,,,

Şiir Vakti’nin birinci sayısında: Mehmet Aycı, Yelda Karataş, Muhammet Ali Ecevit, Eda Karacaaslan, İsa Tunçbilek,Meral Demir, Filiz Yılmaz,Ayşe Sevim,Tozan Alkan,Eyüp Akyüz,Selim Tunçbilek, İsa Yar’ın şiirleri yer alıyor. Türk şiirin ustalarından yakın zamanda kaybettiğimiz Abdurrahim Karakoç ve ayrıca Didem Madak da unutulmamış. Dergide yer alan yazarlar ise: Çiğdem Oflu, Hasbi Metin, Muhsin İlyas Subaşı, Selim Tunçbilek, Osman Aytekin, Sergül Vural, Alper Yüce. Dergide Mehmet Can Doğan ile Dil, Edebiyat, Kültür ve Kitle Kültürü, şair İsa Yar ile de şair’in Mart 2012 de çıkan kitabı “Hüzün ve Sağanak” üzerine yapılmış söyleşi yapılmış.

Şiir Vakti bu sayısını Çocuk ve Edebiyat’a ayırmış ve dergide bu dosyadan olmak üzere Şair ve Çocuklar bölümü de bulunuyor. Dergide ayrıca Kültür ve sanat haberlerine de yer verilmiş.

Şimdi “Şiir Vakti” diyen dergiye uzun ve hayırlı bir ömür diliyoruz.

İSA YAR ile MÜLAKAT (Berceste dergisi)


 

.

TAŞRA’DA BİR ŞAİR SES:

İSA YAR İLE ÖTEDEN BERİDEN…

 

Yahya Cumhur TAPÇI: Biz sizi biyografilerinizden ve yazılarınızdan az çok tanıyoruz. Bu nedenle siz bize kendinizi nasıl tanıtırsınız? Kendi gözüyle İsa YAR kimdir?

İsa YAR: Zor bir soruyla başladınız Yahya Bey. Kısa biyografi kişi hakkında bir fikir verse bile, bir tarafıyla da insanı örter, saklar. Bu sorunuzun cevabı belki mülakatın sonunda kendiliğinden ortaya çıkar diyelim…

TAPÇI: Değişik dergilerde yazılarınız ve şiirleriniz, yerel gazetelerde köşe yazılarınız yayınlandı, yayınlanmaya devam ediyor. Bir süre yerel bir radyoda program da yaptınız. Ayrıca yazılarınızı yayınladığınız kendi adınıza bir de veb siteniz var. Belki birkaç kitap yayınlayacak kadar yazılarınız hazır. İlk kitaplarınızın yayınlanması neden bu kadar gecikti. Yenilerini de yakında görebilecek miyiz?

YAR: Bu gecikme için birçok sebep sayabiliriz. Yirmili yaşlarımda iken şiirlerimi kitaplaştırmak imkânı doğduğunda ‘çok erken’ olduğunu düşünerek vazgeçmiştim. Sonraları ise yazdıklarımı kitaplaştırmak için aceleci olmadım. Yazdıklarımı edebiyat dergilerinde yayınlamaya devam ettim. Bir yerden sonra kaleme aldıklarımı kitaplaştırmayı ciddi olarak düşündüm hatta istedim ve o zaman bu işin bir piyasası olduğunu gördüm. Piyasayı dikkate almak, piyasada olmak hiç hazzetmediğim bir şey. Edebi çevrelere, özellikle yayınevlerine ne yazık ki bir çocuk saflığıyla baktığımı fark ettim! Çünkü ekseriyeti sadece para kazanma peşindeydi. İçimde bir şeyler kırılıp döküldü. Şunu da ifade edeyim, İstanbul’dan, hakikaten abi mesabesinde gördüğüm bir isim, yayınevi adına görüşmek üzere bizi davet ettiyse de biz gidemedik. Sizin de tanıdığınız, Samsun’da matbaa sahibi olan bir yayıncı kitaplarımızı basma sözü vererek gazetesinde yazmamız için pek ısrarcı oldu. Kabul ettik, bir süre yazdık, bir an geldi gazeteye bazı hususlarda tavır aldım sonra da yazmayı kestim. Dolayısı ile bizim kitaplar da basılmadı.

Uzak-yakın dostlarımız da yazdıklarımızın artık kitaplaşması gerektiğini ısrarla belirtiyorlardı. Bu konuda Vedat Ali Tok’un gayretini zikretmeliyim. Netice itibariyle kitabı bastırıp kurtulmak istiyordum. Kayseri’de, şair-yazar Selim Tunçbilek’in kurduğu ŞiirVakti yayıncılık kitaplarımızı bastı. “Saklı Sözler” benim olduğu gibi yayınevinin de ilk kitabı. Yeni kitaplar hakkında bir şey söylemek için erken. Temkinliyim.

TAPÇI: Biliyoruz ki siz, çok iyi bir okuyucu ve yazarsınız. Okumadan yazı yazılamayacağına göre okuma yazma alışkanlığınızın temelini oluşturan etkenler nelerdir? Sizi yazmaya zorlayan asıl sebepler nelerdir?

YAR: Okur olunmadan yazar olunmuyor elbette. Okuma alışkanlığımız için çocukluğuma kadar inebilirsiniz. Sonrası çok daha fazla bir şey; okur olarak, kitap kaçıp sığındığım liman olmuştur bana… Yazmak ise, sancılı bir süreçtir. Şiir ayrı bir yerde duruyor, ayrıcalıklı. Daha iç. Kanaatimce şairlik delilikten bir şubedir! Deliremediğimiz ya da delirmemek için şiir yazarız. Belki de şiir yazdığımız için aklımızı koruyoruz. Bu söylediklerim, niçin yazdığımın ipuçlarıdır.

TAPÇI: Hayatın iniş çıkışları, zorlukları ve yaşayış tarzı insanları belli bir potaya sokuyor. Siz de ülkemizin değişik yörelerinde görev yapmış, badirelerden geçmiş bir kişisiniz. Buna rağmen yazılarınızın pek çoğuna baktığımızda Ünye bunlar içinde müstesna bir yere sahip. Yazılarınızın çoğunun yazıldığı yer ve hakkında yazdığınız bir ilçe. Bunun nedenini öğrenebilir miyiz?

YAR: Çünkü burada yaşıyorum. Ama şehir derken burayı kastetmiyorum; şehri kastediyorum. Mekânın insana elbette tesiri vardır fakat üzerinizde hayatınızın geçtiği pek çok yerin tesiri vardır. En son bulunduğunuz yerde de yazsanız, yazdığınız hepsini kapsar. Ünye güzel bir sahil kenti ve bu şehre yerleşeli onbeş yıldan fazla oldu. Öte yandan sahil boyunca doğu istikametine doğru yarım saatlik mesafede Perşembe ilçesindenim. Mekân Karadeniz’in ortak özellilerini barındırıyor. Betonlaşma alabildiğine kuşatsa bile yaşanılası bir yerde yaşıyorum. Bu şehirde oturup sohbet edebildiğim dostlarım var. Ayrıca yılların birikimi olsa da kitabımda yer alan yazıların tamamını Ünye’de kaleme aldım diyebilirim. Dolayısı ile hissiyatımda bu şehrin elbette payı var.

Yeri gelmişken yani Ünye ismini bir edebî sohbette zikretmişken özellikle belirtmeliyim ki bu şehirde kültürel bir faaliyet varsa bir şekilde Yahya Cumhur Tapçı ismi karşımıza çıkıyor. İmkânı elinde bulunduranlar yeterli desteği verseler, bu şehirde edebiyat adına çok daha güzel şeyler yapılabilir. “Uçan fener”den daha önemli şeyler olduğunu bilmeleri kaydıyla…

TAPÇI: Ülkemizde “edebiyat” denilince akla gelen ilk şehir İstanbul oluyor. İstanbul, her yönüyle hepimiz için önemli bir yer. Fakat siz bir edebiyat adamı olarak taşradan haykırıyor, sesinizi duyurmaya çalışıyorsunuz edebiyat çevrelerine. Bu taşradan diğer taşralara sesinizin ulaştığını görüyoruz. Peki, İstanbul’a ulaştırabildiniz mi sesinizi? Sesinizin oralardan duyulması, oralarda da görülmeniz, tanınmanız sizin için önemli mi?

YAR: Sesimin İstanbul’a ulaştığını biliyorum… İstanbul uğultular içinde biraz sağır bir şehir, taşranın sesine. Daha doğrusu bu uğultu biraz da İstanbul’daki taşralıların gürültüsüdür. Kendi görünürlüklerine ve seslerine hayran hepsi…

Sesimin her yere ulaşması peşinde olmadım. Bazen en yakınınıza ulaşamazken sesiniz çok uzaklardan duyulabilir. Bu edebiyat için böyledir. Tanınmak kelimesini ‘bilinmek’ anlamının dışında yani ‘kabul edilmek’ manasında kullanırsak tanınan bir kalemiz tabi. Ayrıca herkesin tanıması gerekmiyor. Edebiyat çevrelerinde çok bilinmek ise günümüzde biraz haddinizi aşmanıza bağlı; buna edebimiz müsaade etmiyor. Taşrada insanlar sanki daha samimi oluyor, metropoller ise insanı kendisine yabancılaştırıyor, hesaplı yapıyor. Çok bilinmeniz için kendinizden taviz vermeniz gerekiyor, hayat zaten aşındırıyor, kendimde kalmak ve içimi korumak istiyorum. Bilmesinler beni, ne kaybederler ki…

TAPÇI: Son dönemlerde genellikle taşradan çokça sesler duyuyoruz. Bakıyoruz ki İstanbul’dan gelen sesler de taşradan besleniyor. İstanbul özelliğini kayıp mı ediyor?

YAR: Aslında taşra da İstanbul da değişiyor, dönüşüyor. Bu kaçınılmaz bir şey. İstanbul içinde taşrayı barındırıyor ama taşraya tesirini kaybetti/kaybediyor. Devlet-i âliye tarihe karıştıktan sonra kültürel anlamda devam ettirdi tesirini. Bu tesir İstanbul üzerinden hayata geçiyordu. İmparatorluk terbiyesi almış ince zevkli, geniş ufuklu ve üslûb sahibi edebiyat adamları sahneden çekildikçe bu tesir iyice zayıfladı. Taşra yani Anadolu belki hâlâ hammadde kaynağı bu manada ama İstanbul merkez olmakla beraber bu madeni cevhere çeviren yer değil artık. Taşra bu merhaleyi de mahallinde tamamlamak zorunda. İstanbul mirasyedi. Ama öyle bir tarihi birikime ve temsil imkânına sahip ki haklı olarak hâlâ gözdedir. Kısacası yeni sesler bütün mütevazılığıyla taşrada ve fakat taşralı değil; İstanbul’a kapağı atınca kibirli ve taşralı bir hale dönüşüyor! Anadolu’da şair ‘alamancıya’ benziyor; taşrada iken İstanbul kokuyor, İstanbul’da taşralı oluyor…

TAPÇI: Bazı çevrelerce edebi bir kitap yayınlamak sanki edebiyatla iştigal edenlerin işiymiş gibi görülebiliyor. Siz bir kamu kurumunda çalışıyorsunuz. Aynı zamanda şiir, deneme vb. yazıyorsunuz. Bunları değişik yayın organlarında ve kitaplaştırarak yayınlıyorsunuz. Bu nasıl oluyor? Mesela herkes şiir yazabilir mi?

YAR: Şöyle mi anlamalıyım: sağlık sektöründe çalışıyorum fakat edebiyat yapıyorum… İnsanların ruhunu darp eden ‘patolojilerin’ şahidiyim ve dolayısı ile müşahedem sahih, konu malzemelerim sahici.

Yazarlık belki tercih edilebilen bir şey ve fakat bence şairlik öyle değil. Yani şiiri tercih edebilirsiniz ama tercihen şair olamazsınız. O bir fıtrat, iklim. Herkes şiir yazabilir; niye yazamasın ki; ama şiir olur mu, bilmem!

Yazmak hususunda şunu söylemeliyim: ben her konuda yazan, yazmayı seven birisi değilim. Bende birikenleri iç dünyamda taşıyamaz olduğumda yazıya taşırım. Aslında yazılarım insan denizine ıssızlığımdan bırakılmış şişedir…

TAPÇI: “Edebiyat karın doyurmaz çay içirir” sözünden çok etkilendiğinizi söylüyorsunuz bir yazınızda; bu söz sizi neden bu kadar etkiledi?

YAR: Az önce yazmak konusunda söylediklerimi teyit eden bir söz olduğu için. Edebiyattan geçinemezsiniz, belki edebiyatçı geçinebilirsiniz çünkü bu çağ ve modernitenin şekillendirdiği toplum düşünen kafaya, hisseden kalbe ve bu çerçevede şekillenen edebi tarza uzak düştü. Uzaklaştı. İnsanımız bedenine gösterdiği ilginin pek azını kafasına ve kalbine göstermiyor. Çünkü tüketim pazarında bir meta değil edebi ürünler. Tüketim pazarında pazarlanan/tüketilen kitaplar ise bu pazarı dikkate alan ancak edebî eksenden uzaklaşmış şeyler. İsterseniz sohbetin burasında çayımızı tazeleyelim…

TAPÇI: Yeri gelmişken “ Saklı Sözler” deneme ve “ Hüzün ve Sağanak” şiir kitaplarınız üzerine konuşalım. Öncelikle bu kitaplar uzun süredir hazır bekliyordu. Neden daha önce yayınlamadınız? Beklediğiniz ilgiyi gördü mü? 

YAR: Konuşmamızın başında bu konuya biraz değinmiştik. Şunu ekleyebilirim: biz hayallerini erteleyen bir nesle mensubuz. Yine biz baharına eylül gölgesi düşmüş ve bir kırılmanın tam ortasında kalakalmış çocuklarız. Bizden öncekiler darp edildiler; bizden sonrakilere atılan format bizde tutmadı, bir hafızanın eşliğinde ‘yatağına kırgın akan ırmaklar’ gibi sessizce aktık içimizde. Dışımıza anlatamadık derdimizi, anlatamazdık çünkü biz derinliği olan kelimelerle konuşuyorduk, kelimelerini kaybeden kalabalıkların sağırlığı bizi tedirgin etmiş de olabilir. Neticede yazdıklarımızın kitap halinde bütünleşerek dağınıklıktan kurtulması gerekiyordu. Adeta üzerimden atmam gereken bir yük haline gelmişti. Kitabın doğru okura ulaşabilmesi için dağıtım imkânına sahip yayınevlerince basımını bekledim. Yayınevlerinin piyasaya göre şekillenmiş tavırlarından umudumuzu kesip, kitabı kendimiz bastırdık.

İlgiye gelince… Üç ay önce piyasaya çıkan kitaplarımın ilgi görmediğini söyleyemem ama edebî çevrelerin ilgisini zaman gösterecek. Kitabın doğru okura ulaşması açısından dağıtım mekanizması önemli fakat mesela yemek ve fal kitaplarının bile sahip olduğu bu imkândan mahrumuz. Ancak Sipariş edenin adresine gönderebiliyoruz. Zaten pazarlama derdinde değiliz.

Öte yandan yayınevi vasıtasıyla ve tarafımızdan kitaplar edebî çevrelere ulaştırıldı. Değerlendirmeler nasıl olacak; bekleyip göreceğiz. Ben Tanpınar değilim ki bir ‘sükût suikastından’ bahsedeyim…

 TAPÇI: “Hüzün ve sağanak ” adında topladığınız şiirlerinizin sağlam bir temele dayandığını görüyoruz. Aynı zamanda kendi tarzınızı da oluşturmaya çalıştığınız belli oluyor. Geleneksel Türk şiiri ve günümüz Türk şiiri arasında kendinizi nerede görüyorsunuz? Günümüz Türk şiiri hakkında kısaca neler söylemek istersiniz?

YAR: Kitabın önsözünde belirttiğim gibi, bu konuda bir iddia ile ortaya çıkmadım. Poetikam şu, şiirde tarzım bu derdinde olmadım. Okuma kaynaklı beslenmemizden, beğenilerimizden ve üslûbumuzdan bir tercih kendiliğinden ortaya çıktı. Şiirde yapılan tanımlamaların, tasniflerin ışığında ve mukayese yoluyla şiirimiz bazı tarzlara yakın/uzak bulunabilir. Kurgulayarak yazmadım şiirlerimi; içimden nasıl geldiyse ve fakat elbette bir edebî anlayışın ölçüsüyle ortaya koydum. Şekil olarak karakteri hece ve serbesttir şiirimin ama iç ahenk ve elbette manaya daha önem veriyorum. Bunu değerlendirmeyi size/edebiyat çevrelerine bırakıyorum.

Günümüz Türk şiiri hakkında ne diyebilirim. Tarzı ne olursa olsun bir tarafıyla geleneğe yaslansa da günümüz şiiri ağırlıklı olarak ‘birey’ şiiridir. Çünkü insanı ezen, yalnızlaştıran bir tarafı var çağın. Çağı sorgularsak günümüz şiirini daha iyi anlarız…

TAPCI: Şiir üzerine daha çok konuşmak isterdim fakat değişik dergilere verdiğiniz mülakatlarınızda şiirleriniz üzerinde değerlendirmelerde bulunmuşsunuz zaten. Biraz da “Saklı Sözler” denemeleriniz üzerinde konuşmak istiyorum. “Saklı sözler ” kitabınızdaki yazıları çok mu uzun süre sakladınız? Sakladığınız başka sözler yok mu? Ne zaman aşikâr edeceksiniz?

YAR: Belki saklanan bendim. Taşrada yaşamak da uygun bir zemin teşkil etti. Ben kendimi kendimden bile sakladım bir anlamda ama her şeyi içinizde hapsedemiyorsunuz. Yıllarca işyerinde beraber çalıştığım bir arkadaşım dergide şiirimi görünce çok şaşırmıştı! Çünkü adamla edebiyat üzerine sohbetimiz olmamıştı. Dışarıda ise bizi şair kimliğimizle bilenler mesleğimizi öğrendiklerinde şaşırıyorlar! Demem o ki edebiyat iklimi başka bir şey. O iklimin aşinası olmayana ne söyleseniz anlamsız. Hayatımız böyle bir çevrede geçiyor. İnsanların gündemi başka; Toki’dir mesela, evdir, arabadır, siyaset, spor, işleriyle alakalı basit şeylerdir. Sizin gerçekliğiniz bu çerçevenin dışındaysa divane âşık gibi kalırsınız ortada. Erbabı dışında herkese saklıdır bizim sözlerimiz. Kitaplaştırmak anlamında soruyorsanız, yoğurdu biraz daha üfleyeceğim…

TAPÇI: “Deneme” yazarları ve eserlerine de sıkça rastlıyoruz son zamanlarda. “Saklı Sözler” kitabınız da bunlardan biri. “Deneme” yazma hakkında neler söylemek istersiniz?

YAR: Deneme, yazarın en rahat ve serbest olduğu edebî tarz. Bilindiği gibi yazıda ileri merhale gerektiren ve temsilcisi çok da olmayan bir tarzdır. Gerçi yazdıklarına, hiçbir tanıma uymayınca “deneme” diyenler de yok değil. Belki bu metinlere denemeye yaklaşan metinler demeliyiz. Nesirde “deneme” hakikaten ustalık ve üslubu muciptir. Deneme yazarları bile her yazdıklarına deneme dememişlerdir. Nesirde diğer edebî türler kendi ölçüleri içinde daha kolay tanımlanır ve sınırları bellidir; makale, sohbet, fıkra, hikâye, roman gibi… Deneme düz yazıda daha fazlasıdır. Daha serbest, samimi ve derin. Eğer anlatacağınız şeyi, söylemek istediğiniz meseli bir tabloda hakiki renkleriyle tasvir etmek isterseniz denemenin imkânını kullanacaksınız. Kaleminiz ressamın elindeki fırça gibi olacak, kelimeler, cümleler tasvir edilenin bütün renklerini temsil edebilecek tonda yer alacak yazıda… Deneme böyle bir şey ve ben deneme tarzını seviyorum. Gerisi tabloyu okuyana kalmış.  

 

TAPÇI: Türkçeyi çok iyi kullanan ve Türk diline çok önem veren biri olarak son devir yazılarında ve şiirlerinde kullanılan dil hakkında neler söylemek istersiniz?

YAR: Bir dil yaramız olduğundan bahsedebiliriz. Bu aslında uzun bir bahistir. Kısaca şunu söyleyebilirim: Hitap ettiğiniz toplumun lisanını dikkate alacaksınız lakin aynı zamanda edebî metnin kendi dilini ihmal etmeyeceksiniz. Dilde yapılan tadilatlar ve dolayısı ile kelime kayıplarımız ifade imkânını da daralttı. Doğru kelimelerle uzun/kısa cümleler kurarak ortaya koyduğunuz metin, en derin anlamı dahi anlaşılır kılmalı. Bu manada şahsen derinliği ve çağrışımı olan kelimeleri tercih ediyorum ve dolayısı ile herkes anlasın gibi bir derdim yok. Herkesin anlayabilmesi için sokağın dilini kullanacaksınız ya da belli kesimin anlaması için nesebi bozuk kelimeler seçeceksiniz. Bana göre değil. Mesela: “hayat” gibi diri bir kelime varken niçin “yaşam” sözcüğünü seçeyim? Seçenler gerekçesini bize izah etmeli.

Dil bahsi çok önemli. Daha sade ve güncel sözcüklerle yazabilirim ama o zaman kendimi tam ifade edemeyeceğimi düşünüyorum. Çünkü kelimelerle düşünüyoruz ve yazı düşünceden doğuyor. Yüksek ve derin düşünceyi piyasa sözcükleriyle izah edemezsiniz, anlamı doğru kelimelerle inşa edebilirsiniz ancak. Kelime seçiminde, yazıda dil hassasiyeti göstermeyen piyasa yazarlarına isimleri ne olursa olsun saygı duymuyorum. Bu manada takdir ettiğim kalemlere mukabil saygı duymadığım epey ‘popüler’ kalem var! Önemli bulduğum bir metni dilini tasvip etmesem de sonuna kadar ve dikkatle okurum. Ne söylediği önemlidir benim için. Yazarken ise tercihim dilimdir…

TAPÇI: Her şeye rağmen, yeni nesil okuma yazma heveslisi gençler var. (Allah eksikliğini göstermesin.) Bu gençlerimize neler tavsiye etmek istersiniz?

YAR: Çok kitap okumaktan, hele yazmaktan uzak dursunlar! Şaka bir yana ciddi manada okumak ve yazmak insana bedel ödetir. Bu bedeli göze alamayan gitsin popüler romanlar okusun ve kalemi eline hiç almasın.

Okumayı-yazmayı ciddiye alanlara şunu söyleyebilirim: ‘marifet çok kitap okumak değil, iyi kitabı çok okumaktır’ sözünü yabana atmadan, seçici olmaları, uyanık bir şuurla okumaları, okuduklarını idrak etmeleri öncelikleri olmalı. Haddini bilerek hudutlarını genişletmeleri, önce edepli olmaları, tevazuu bilmeleri ve fakat müktesebatları nispetinde sahip oldukları birikimin hakkını vermeleri… Kalemlerini satmamaları, kiralamamalarını, Üç kuruşluk dünya için takla atmamalarını yani tavır sahibi olmalarını tavsiye ederim. Ama öncelikle ve özellikle lügat okumayı gerektirse bile kelimelerini çoğaltmalarını, lisanlarına hâkim olmalarını tavsiye ederim…

 

TAPÇI: Son olarak ilave etmek istedikleriniz var mı?

YAR: Biz sözümü söyledik. Zamanı gelince söyleriz de. Sizinle mülaki olmanın zevkini bize bahşettiğiniz için teşekkür ediyorum.

TAPÇI: Asıl biz teşekkür ederiz.

*Berceste dergisi / sayı 122 / Ağustos 2012

 

mlakat2

İSA YAR ile MÜLAKAT (ŞiirVakti dergisi)


 

ŞİİRVAKTİ DERGİSİ
İSA YAR’A
“Hüzün ve Sağnak”ı SORDU

1.      ŞiirVakti: İsa Yar’ı okura nasıl tarif etmeli bilemiyorum. Onun İçin Arafta bir münzevi mi demeli, yoksa yolculuklara içiyle konuşurken yaslanarak geriye yanında yalnızlıktan başka bir şey almayan biri mi, ‘özünden bağını keserken’ ‘Yol hikâyesidir yaşamak’  derken şiirlerden yola çıkarak doğuştan başlayalım anlatmaya kendimizi derim. Bize ağır bir yük olan şairin hayatı nasıl yön almış şiire onu elbette okur da merak eder derim?

Bir insanın kendisini anlatmasının pek kolay olmadığını düşünüyorum. Yazdıklarımızdan yola çıkılarak yöneltilen “İsa Yar” kimdir sorusunun cevabı elbette yazdıklarımızda mündemiçtir. Zaten her birimiz cevabını arayan bir soru değil miyiz, yeryüzüne bırakılan? Kundakla kefen arasında temellük ettiğimiz her şeyi ardında bırakıp çekip giden… Biyografik olarak ifade edecek olursak, altmışlı yılların başında 20 Ekim günü dedemin vefatından üç ay sonra ailemin ilk evladı olarak doğmuşum. Karadeniz sahilinde, Ordu’nun Perşembe ilçesi Okçulu köyünde geçti çocukluğum. Deniz ile derenin birleştiği ve “Büyükağız” adıyla meşhur koy’a bakan hafif meyilli arazide, çocukluğumun o uzak ülkesinde, müstakil bir Karadeniz evinde büyüdüm. Denizin mavisi, bahçelerin yeşilliği, fındıklık, mısır tarlası, kırmızı kiremitli –beyaz badanalı evler, dere, kıyıda kayıklar, okul ve sahille beraber kıvrılan karayolu bu tablonun unsurları. Mekânın insana ve insanın mekâna tesirini dikkate alarak söyleyeyim, bu iklimin çocuğuyum.

            İlk ve ortaokulu köyümde okudum. Lise eğitimime Perşembe öğretmen okulunda bir ay kadar devam ettikten sonra oradan ayrılarak yatılı olan Çankırı sağlık kolejine kaydoldum ki o zaman Türkiye’de sahasında eğitim veren üç okuldan birisiydi. Okulu 1979’da Ankara’da tamamladım. Sağlık Bakanlığı kanser daire başkanlığında göreve başladım. Samsun’da askerlik sonrası, Adana ve Ordu’da görevime devam ettim. Yüksek öğrenimi ise mesleki alanda 1993’de tamamladım.

            Ciddî manada Ortaokulda başlayan edebî eserler başta olmak üzere kitap okuma alışkanlığımız hâlâ sürmekle beraber, yazmaya lise yıllarında şiirle başladım. Şiir ve yazılarım o yıllarda İstanbul’da neşredilen dergi ve bir gazetede yayımlanıyordu. 12 Eylül ihtilali sonrası ve hayatın sarkacında galiba içime çekildim. Sadece şiir yazıyor ama artık yayınlamıyordum. O zamanlar günce tuttuğumu da ifade edeyim. Sonra, içimde hapsettiğim adamı artık zapt edemedim. Şiir ve yazılarımızla dergilerde görünür olduk; hâlâ bir tarafımız alacakaranlık devam ediyoruz…

 

2.         ŞiirVakti: Hüzün ve Sağanak ilk şiir kitabı  İsa Yar ismine edebiyat dergilerinden bakınca biraz geç değil mi?

Haklısınız; “o kadar geç ki, erken sayabiliriz” demek geliyor içimden. Vuslat bu güne nasipmiş diyelim. Biz ertelenen bir nesle mensubuz ve erteleyen… Daha önce elbette mümkündü. Yirmiiki yaşımda iken, bir yayıncı şiirlerimi kitaplaştırmak istemiş, çok erken olduğunu düşünerek kabul etmemiştim. Kitaplaştırmayı düşündüğümde ise edebiyat çevresinden dostlarımın tavsiyesi kitaplarımı yayınevi marifetiyle bastırmam yönünde oldu. İstanbul’un bu manada davetine icabet edemedim. Belki mizacım ve yetişme tarzımdan, pazarlıkları, hesaplı davranmayı, kısaca işin siyasasını ve piyasasını sevmiyorum. Bu piyasa bana göre değil. Biraz da “oblomovluk” var tabi! Bu gecikmenin sebebi benim tavrımdan kaynaklanıyor olsa da, ülkemizdeki yayın sektörünün kapital merkezli bakışı ve çıkarını gözetmesinin payı da yok değil. Onlar kazanacağı parayı önceliyor, yazdıklarınızı değil. Popüler olmanız lazım yani… Ya da bir mensubiyetiniz olmalı, bir kadro içinde yer almanız, sırtınızı bir yerlere yaslamanız, ahbap-çavuş münasebetiniz. Bu manada yalnız bir adamım!

Sonra bir yayınevi çıktı, kitaplarımızı basmaya talip oldu. ŞiirVakti yayınları kitabımızın okurla buluşmasına vesile olmuştur. Kitabın basımı öncesi ve esnasında göstermiş oldukları hassasiyet, ciddiyet, yazara ve kitaba verdikleri ehemmiyet takdire şayan. Kim bilir bu işi bu kadar geciktirmemizin hikmetidir; kitabın kaderidir, sanki yayınevi bizi, biz yayınevini beklemişiz…

3.         ŞiirVakti: Şirinizi konuşmaya öncelikle şu tarih algısıyla başlayalım. ‘çekerler elde halat eski hatıraları” derken Yahya Kemal’le bir akrabalık var gibi. Ama söyleyiş ve tespitler size has. Modernite olgusu neden şımarık neden protez bir dolgu. Modernite için Tarihi derinlik bizde yeterince  yok mu? Ya da niçin bu denli yapay görülüyor?

            Hepimizin bir şekilde aidiyetleri var. Mahallinden yeryüzüne, aileden millete, şahsilikten cemiyete, çocukluğumuzdan bu güne bir bütün olarak bakılırsa bunların hepsini öznemizde barındırıyoruz. Şuuraltımıza yerleşenler zamanla şuura yükseliyor. Okumak bir anlamda sesler duymaktır; bu seslerle büyüyorsunuz. Kendi sesinizin bu seslerden unsurlar taşıması bir hafızanız olduğunu gösterir.

            Ben bu kültür ve medeniyetin çocuğuyum. Dolayısı ile aynı düşünce ve hissiyatı taşıyanlarla farklı zamanlarda yaşamış olsak bile özellikle dilin imkânlarını kullanmak bakımından sesimizin yer yer örtüşmesi anlaşılır olsa gerek. Bir manada Türkçe düşünüyoruz. Yahya Kemal yaşadığı dönem itibariyle “bozgunda fetih rüyası” görüyordu. “ezansız semtlerde yetişenleri” dert ediniyordu. Biz ise sonraki merhalelerde, ezanlı semtlerde yetişip de hafızası tahrip edilmişleri görmüş bir nesiliz. Yahya Kemal, dilde ve dolayısı ile sanatta, musikî ve mimaride, ilmin bütün şubelerinde zirveye varmış bir medeniyeti temsil eden ve fakat siyasî ve coğrafî bozgunu yaşamış bir Osmanlıydı; biz ise formatlanmış nesilleriz. Buna rağmen aramızda tahrip edilmiş dahi olsa bir köprü hâlâ var. Dolayısı ile benzeyen yönlerimiz…

            Sorunuza kaynaklık eden “protez orta çarşı” şiiri, Ünye’de şehrin hafızasını kısmen muhafaza eden ve fakat günün renklerini de taşıyan mekândan mülhemdir. Festivalde meydan tepinirken, sükûnet ara sokaklara sığınır. Orta çarşı ise kültürel etkinliklere sahne olur. 40–60 yaş aralığında daüssıla hasreti çeken “beyaz saçlı çocuklar” çocukluk oyunlarını tekrar yaşayarak çocuklaşırlar. Halat çekme bunlardan biridir…

            Araf’tayız. Dedemiz ve babamız, zamanda ve mekânda olan değişimlere bir kopuş yaşamadan şahitlik ettiler. Hayatın yaşanabilirliği ya da anlamı köy-kasaba ve şehirlerde geleneğe yaslanan bir gerçeklikte devam ediyordu. Zahmetliydi hayatları belki ama bizim yaşadığımız anlamda buhranları olmadı. Biz zamanın ve değişimin hızlandığı zamanı yaşadık/yaşıyoruz. Modernite bütün olumsuzlukları ve kimliksizliğiyle toplumu kuşattı ve “bireyi” kendisine ve her şeye yabancılaştırdı. Mekân ve insan hafızasını yitirdi. Yitirilen her değerin yerine protez ve –edebim müsaade etmiyor yoksa başka kelime kullanacağım- nesebi gar-ı sahih unsurlar yerleştirdiler. Modern kavramının bu gün temsil ettiği anlam çok farklı, hatta anlamsız… Modern, klasik olana eklenen yeni bir şey ya da onun yerini alan ve onu geliştirerek temsil ve devam ettiren unsur iken, yani bir evveli var iken artık çığırından çıkan her şeydir. Dolayısı ile sahih değil; suni, yapmacık, köksüz. Farkında olanların yani şairlerin elbette bundan şikâyetçi olmaları çok normal…

4.         ŞiirVakti: Şiirlerinizde ustalarla akrabalıkların izleri belirgin bir biçimde gözüküyor. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Necip Fazıl, Sezai Karakoç izlerini şiirinize bile isteye taşımanızı nasıl yorumlamalıyız? Şiir ve gelenek dediğimizde ne anlamalıyız?

Bu sorunuzun cevabı az önce söylediklerimden anlaşılabilir. Sorunuzda yer alan “ustalarla akrabalık” ifadesi belki bir imayı barındırmıyor, lakin hemen söyleyelim ki biz kimsenin çırağı olmadık. Onlar için ‘büyük ustalar’ tabirini kullanabiliriz. Onların büyüklüğü yalnız şair olmalarından değil aynı zamanda fikirlerinin ulaştığı yüksek seviyeden ve bir anlamda hayatlarını bu yola vakfetmiş olmalarındandır. Bahsettiğiniz büyük isimlerle bu manada akrabalıktan şeref duyarım. Beslendiğimiz damar aynı, bir ruh akrabalığımız olduğu muhakkak. Gelenekten beslenmediğimizi kimse söyleyemez, mezkûr isimler ne ortaya koydularsa geçmişin üzerine inşa etmişlerdir ve fakat müstakildir hepsi. Malum, “şair çağının tanığıdır”. Gittikçe o zirve geçmişten uzaklaşıyoruz, dolayısı ile onlar geçmişe yani zirveye daha yakındılar. O zamanlarda şiire ve şaire verilen paye ile bu günü kıyaslayamıyoruz bile. İzm’ler ideolojilerden ve toplumun hayatından çekildi ama kapitalizm, modernizm ve popülizm her yerde. Onlar derin bir sükûnetten sesleniyorlardı; bizim sesimiz ise uğultular arasında nasıl çığlık olmasın?

Yahya Kemal ve Necip Fazıl’ın eserleri kitaplığımda ilk yer alanlardan. Ahmet Haşim’e yakın ya da uzak değilim; şiirimde sembollerin ağırlıklı olması belki bu intibaı vermiş olabilir. Hüznümüz benzeyebilir. Sezai Karakoç’un şiirlerinin takipçisi olmadım, mesela İsmet Özel’in de. Daha çok, şiir dışında yazdıklarını okudum. Garip şiirinden ne kadar uzaksam ikinci yeniden de o kadar uzağım. Ama hepsi bizim şairlerimiz, bu toprağın insanları. Dolayısıyla ruh akrabamızdır. Türk şiirinin temel taşlarını elbette biliyor, hakkını teslim ediyoruz ama herkes kendisi; ben de… Sahasında büyük isim olan Cemil Meriç’i ciddi manada okudum, nesrime tesir etmediğini söyleyemem. Bir başkasına benzeyebiliriz sadece ya da bir başkası bize. Dediğim gibi, herkes kendisi. Şiir ya da nesirde tesirden hele nüfuzdan kurtulamazsanız kendiniz olamazsınız. Hiçbir sahada statü peşinde olmadım ama kendim oldum! Şiir ve gelenek hususunda ne söylememi istersiniz? Farkında olsa da olmasa da geleneğe bir şekilde yaslanmayan “yeni” yoktur. Geleneğe sırtını dönse dahi bu böyledir. Çünkü varlığını sırtını döndüğü geleneğe borçludur. Bu Şeyh Galib için de böyledir, bilmem kaçıncı yeniciler için de… Dünyaya gelmekle bizim hayatımız başlıyor ama biz bir hayatın içine doğuyoruz. Dolayısıyla bütün şubeleriyle bu hayatın tesirinden azade olmamız mümkün değil, şairseniz ki ben şair doğulduğuna inanıyorum, bu tesir sizde yankısını buluyor. Geleneğin üzerimizde elbette tesiri var ve fakat kendi üslubunuzu, sesinizi buluyorsunuz zamanla.

5.      ŞiirVakit : ‘Şehrin kızılderilisi’  ve ‘nehrin en derin yerinin’ gelenekle ilişkilendirilmesi noktasından sizin şiiriniz bir çığlık gibi duruyor. çağı ile sorunlu bir şairin gelenekten başka sığınacağı limanlar yok mudur? Yunus ve halk şiirinin modern şiirler bağını kurarken şiirin nesini önemli saymalıyız.

            “çağı ile sorunlu olmak” tespitiniz yerinde. Bu konuda yalnız olmadığımı düşünüyorum. Şu yaşadığımız hayata bak! Ne kadar saçmalık barındırıyor. Zihnimizde ve kalbimizde temsil ettiklerimizle bir uyum mu yoksa çatışma mı var. Hayat sürdüğümüz şehirler de öyle. Mesela oturduğumuz apartman daireleri ev midir? Böylesine iç içe geçmiş yakınlıkta öylesine derin uzaklık var ki… Ve insanlar bunun farkında değil gibi. Kurgulanmış bir sosyal hayatın figüranı herkes. İdrakinizle onlardan ayrıldığınızda yalnızlaşıyorsunuz. Konuşamıyorsunuz bile, kelimelerinizin anlamı kalabalığın lügatinde yok. Onlar kelimeleri vitrinde, eşyanın kullanım kılavuzunda, televizyon reklâmlarında, emir ve yasak içeren talimatlarda anlayabiliyorlar. Sizin sözleriniz onlara ulaşamıyor bile. Konuşamıyorsunuz çünkü kelimelerinizden, kurduğunuz cümlelerden uzaklar… Yunus’u anlayamadıkları gibi! Yunus’u çalgı aletleri eşliğinde ilahi formatında “güfte”ye hapsettiler. Mevlana ise dönüp duran biri! Yol tahrip edildi kısaca. Yoldan haberi olmayan yolda dahi olsa yolculuğun farkında değildir. Kalabalık otobanda, caddelerde ama yolda değil. Sadece birkaç dost, sancılı kafa hemhal olabildiğimiz. Halk Şiiri ve modern şiir bağını kurmak diyorsunuz. İnsana ve hayata dokunmalı şiir, diri olmalı. Şiir varsa ortada bu bağ vardır zaten. Şiiri anlayacak ve dolayısı ile bağı fark edecek insanın azaldığını ifade etmek istiyorum. Zemin üstündekilerle kaymış, neredeyse yol kalmamış. Şair, zemindekileri yola çağıran bir yalnız ve a’rafta. Yunus ve halk şiirinin modern şiirle bağını kurmak için yeni şeyler yapmaya gerek yok. Modern şiirimizde zaten var; tema, dil ve mânâ olarak mevcut. Ancak sosyal yapıda, dolayısıyla “birey”de bu anlamın iklimi şairde olduğu kadar yok. İnsanımızın hafızasını inşa edenler bunu mesele edinmedikçe yapacak bir şey de yok.

6.    ŞiirVakti : Şehirden kaçarak insana sığınan bir şiiri kurmak ister  gibi bir yöntemi denemek istediğiniz söylenebilir mi? İnsan şiire sığınaksa başka nelere sığınaktır ve insana kaçış nedendir ? Güzel gözlü şiiriniz nasıl bir insana yol alındığını söylemiş olsa da bu çağın kaçışları nerelere? Şiirimizin gidişi o yönde diyebilir miyiz?  Şiirin tabi bir de huzursuzluğu konu edişi şairini çok yıpratıcı değil mi?

Kaçamıyoruz aslında. Öylesine kuşatılmışız. Şehri değiştirenler, şehrin hafızasını silerken insanı düşünmediler. Şehri yeniden inşa edenler insanın taleplerine sağır. Şehri bir medeniyet mekânı olarak görmediler, çünkü münşi olanların kendi medeniyetleri ile bağı kopuk. Şuursuzca tanzim ettiler kenti. Otoban, kaldırım, market, kanalizasyon, konut siteleri önemsiz demiyorum; nefessiz bıraktılar insanı, nefessiz yani mânâdan uzak. Öte yandan şehirler aldığı göçle bir anlamda kültürel olarak göçtü. Köyü kente taşımaya sosyal politikalarla hala devam edenler, ortaya çıkan birçok problemi mesele bile edinmediler. Orhan Gencebay’ın müziği ile modern şiir arasında bir bağ olmadığını söyleyebilir miyiz?

İnsana sığınmaya gelince… Hangi insana? Bu, bir insan-ı kâmil olabilir ara ki bulasın! Nasip meselesi deyip geçelim. İnsan, fıtratını koruyabildiği ölçüde insandır. Fıtratımı korumaya çalıyorum ya da fıtratıma dönmeye… Bu bir direniş ki insanı yoruyor. Yorulmaya değmez mi? Bu ruh gurbetine geliş gayemiz zaten insan olmak diyebiliriz. Dolayısıyla idealimiz ideal insan olabilmek ki bunun yolu bellidir.

Şiirimde bir yöntem denemek, kurgulamak gibi meselem olmadı. Bir kuyuya düşer gibi düştüm şiire ben, şiirden kaçmak elimde değildi. Tercih edilmiş bir durum değil, bir mecburiyet. Tercih/kurgu olsa oturur şiir yazardım, o bende oluşan bir şey ve sadece kâğıda aktarıyorum. Şiir, kadim zamanlarda öncelikle söz sanatıydı belki, yani bir oyun gibi. Günümüzde ise neredeyse bir çığlıktır şiir. Belki onun için anlaşılmaz ve derbeder. Şahsi ve bencil; günün insanı gibi… İçinde yaşadığımız toplumun ortak değerleri ve bu değerlerin hayata yansımasına baktığımızda bir bütünlükten bahsedebilir miyiz? Yani, satıhta kalmayan, derin ve yüksek bir hissediş, kavrayış ve idrakten söz edebiliyor muyuz? Herkes kendi türküsünü söylüyor! Gittikçe artıyor yalnızlığımız; tenhalaşıyoruz. Düşünen insanın kendisiyle baş başa kalmasına benzemeyen bir “farkındalık” yalnızlığı. Şiirimde bir kaçışın izleri varsa adresinin işareti de vardır. “güzel gözlü körler” bir sitemdir. Suretimize aşina olup da içimizden habersiz olanlara ima vardır o şiirde. “güzel gözlüdürler” çünkü bize dostça bakan aşinalarımızdır. “kördürler”, suretinizi aşıp sizi göremezler. Yakın olmanın böyle bir körlüğü vardır. Pergeli genişletirsek, bizim camiamız “cellâdına âşıktır”, kendi çocuklarını umursamaz! Şairi huzurdan ederseniz, şiiri ile huzurunuzu kaçırır. Şair palyaço değildir ki…

7.       ŞiirVakiti : Kalbinizin yaralarını kanatan nedir? İnsanlık adına kalbi kanatan şiirin erdemi nasıl sorgulanır? Şiirinizin insanlığa bu çerçevede söyledikleri göz ardı edilebilir mi? Dünya coğrafyasına bakınca şiirinizi bir coğrafyaya sığdırmanın mümkün olmadığını  görüyoruz yanılıyor muyuz? Şiiriniz kalbin dışında insanlığın hangi acılarına ait görülebilir veya görülebilir mi?

            Biz kalbi merkeze alan bir medeniyete mensubuz. Gönül bizde var; dolayısıyla biz kalbiz. Yedi iklim üç kıtada izlerimizde bu görülebilir. Ne yazık ki biz icbar edilerek ve kanayarak çekildik coğrafyadan, yeryüzü bunun bedelini ödüyor. Kalbimi kanatan, evimizin içini-coğrafyamızı bize rağmen tanzim eden malum şeylerdir… Öte yandan insan da bir kâinat ve içinin coğrafyası yeryüzünden daha karmaşık, daha derin ve yüce… Mekânın insana, insanın mekâna tesirini göz önüne alırsak, her iki mekânın/coğrafyanın bu yozlaşmış haliyle gönül sahiplerini incitmemesi mümkün değil. Bu tablonun şairin dilinde/beninde tasvir edilmesi “kalbin kanamasından” başka türlü nasıl söylenebilir. Bizde hem-dert, hem-hal olmak tabiri vardır. Biz halleşiriz, helalleşiriz. Şair bigane kalamaz şahit olduklarına. Şair müdahil olandır. Eliyle, diliyle ve kalbiyle… İmanımız, irfanımız, genetik kodlarımız başka türlü olmamızı da mümkün kılmaz. Şiirimiz de bu bahsin dışında değildir. Şiir, (dili farklı da olsa) cihanşümul karakter gösterir. Merkezinde insan vardır çünkü. Şiirde insan içiyle vardır ve dolayısıyla şiirin coğrafyası geniştir. İnsana merhamet nazarıyla bakanlar insanın bütün acılarını yüklenirler. Şair bu yükü taşıyan kimsedir ve bu sebeple biganeler, zalimler, nadanlar nezdinde ağır bir yüktür…

8.      ŞiirVakit : Bu çerçeveden bakınca şiirinizin zaman zaman çevreden kaçarak içine kapandığını söyleyen dizelerinizi nasıl anlamak gerekli? Bu kapanma bir kaçış mı  yoksa yepyeni bir yolculuğa başlangıç mı? Başlangıçsa neyin başlangıcı?

Her ikisi de diyebilirim. Nihayetinde şiir, konusu ne olursa olsun bir iç sestir; dolayısı ile şairinden haber verir. Belki mizacım böyle… Med-cezir hali. İçime kapanık olmamakla beraber, eğer dış ortamın bana kapalı olduğunu, sağır ya da serin olduğunu hissettiğim an çekilirim içime. Şartları zorlamam. Nasıl tezahür ederse etsin tahakkümü sevmiyorum, hürriyetimin kısıtlanmasına tahammülüm yok. Bana ancak inançlarım tahakküm edebilir ki bu zaten içimizin teslim olduğu bir durumdur. Bir iç yolculuğa her zaman ihtiyacımız var; bu yolda ise masivayı terk gerekir. Oysa bu her zaman mümkün olamıyor. Şöyle diyebilirim, ne yazdı isem içimde yaşanmış, olup-bitmiş ya da sürmektedir. Kurgu yoktur şiirimde. Hayatımda olmadığı gibi… Bu tabi hâl, suretin ve suniliğin piyasasında sizi tenha kılıyor. İçinizin iklimi ile dışınızdaki mevsim örtüşmüyor. O zaman şiir bir imkân olarak sizi kuşatıyor ve saklıyorsunuz kendinizi mısralara… Bu bir başlangıç değil, sürdürülen bir şey…

9.     ŞiirVakit: “çoğalıyorum… o halde; parçalanıyorum. böl, her parçamda bul beni…”  Derken neleri bölüyoruz bu neye gönderi içermez? Neleri de gizlemez. Değişen zaman mıdır yoksa  biz miyiz?

            Hayat eşyayı eskitirken, insanı eksiltiyor. İddialarınızdan vazgeçmeseniz de iddialı olma halini sürdüremiyorsunuz. Hayatın anlamı sizin için “var oluşunuzla” alakalıdır. Varlığınızı bu anlam üzerinden inşa edersiniz ve fakat dışınız yani sosyal ortam, sosyal gerçekler başka bir ifadeyle realite alanınızı daraltır hep. Birçok şeyden vazgeçmeye zorlar, sizi size rağmen yeniden inşa eder. Bu inşa sizin özünüzle çatışır olduğunda, kendiniz olarak kalsanız bile aşınırsınız. Hayat sizden tavizler koparır, direnirsiniz hatta yenilirsiniz ve bu mücadele sürüp gider. Zamanın değişmesi bizim dışımızda tecelli eder, zamanla kendimize baktığımızda değişenin biz olduğunu fark ederiz. Eşyaya bakışımız değişir, önceliklerimiz ve pek çok şey ve bu arada değişmemesi gereken, olmazsa olmazlarımızın da değiştiğini fark ederiz. Buna rağmen hiçbir şey zayi olmaz, hafızada mevcudiyetini korur. İçimizde çatışır. Bu tezat bizim parçamızdır. Belki bunun için bizi tanıyanlara bir tarafımız karanlıktır; gördüğü ya da şahit olduğu yanımızla/parçamızla tanır, tanıdığını sanır. Bu sensin der! Sizi, o parça aşinalıktan bütüne ulaşabilirse tanıyacaktır ancak bu da çok az kişiye nasip olur ve biz ona dost diyoruz. Öte yandan mekân da mukim de değişiyor. Bu değişim uyumlu/mütenasip olabildiği gibi, patolojik de olabiliyor. Eşya ile ünsiyeti kaybettik, tüketici kültürü her şey ile bağımızı zayıflattı. İçimiz dışımızla çatışma halinde; böyle bir toplum haline geldik. Şairde muhalif bir damar vardır. Bu damar onun şiirini beslediği gibi, sistem haline gelmiş yanlışlarla çatışma yaşamasına sebep olur. Paye peşinde olmamak gibi bir gaye vardır şairde. Bu bahiste çok şey söyleyebilirsek de, bir soruyla düğümleyelim: bana hayatı rahat geçmiş bir şair gösterebilir misiniz? Rahat, şairin ölümüdür.

10.   ŞiirVakti: Şiir bu toplumun harcıdır görüşüne katılır mısınız? Hüzün ve Sağanakta biz bunları hissettik ne dersiniz?

            Hissettiklerimin ambarıdır “hüzün ve sağanak”, okuyan ne hisseder, bilemiyorum. “Şiir toplumun harcıdır” sözü yanlış değil. Toplumu bir arada tutan, topluluğu millet yapan asli unsurlar şiirin alanı içindedir. Şiir, hangi tarzda olursa olsun, milleti doğrudan etkileyen yanıyla bu tanıma girer. Şairlik herkesin harcı değil ama şiir toplumun harcıdır. Biz türkü söyleyen- dinleyen bir milletiz ki “Türk’ü söyler türküler” sözü boşuna söylenmemiştir. Şiir bu toplumun her şeyinde vardır. Mevlid şiirdir. Türkümüz, marşımız, ilahilerimiz, manilerimiz şiirin şubeleri. Her şair kendi şiirini inşa ederken bu iklimden beslenir. Yani şiir şairden doğsa da toplum tarafından terennüm edilir, paylaşılır. Şiirin toplum nezdinde itibarı o derece yüksektir ki söz sanatlarında en büyük payeyi şaire vermiştir; bu böyledir.

11.   ŞiirVakit : Son olarak yeni çalışmalarınızdan ve şiirin geleceğinden söz eder misiniz. 

            Henüz planlanmış bir çalışmam yok. Plan yapmam. Biraz fevriyim. Kaleme almak istediğim çok şey var aslında. Ama nasıl ve ne zaman kaleme gelir bilemiyorum. Çocukları ve kitapları seviyorum. Gülü sever gibi; dikeniyle. Demem o ki kendi çocuklarını bir insan nasıl sever, biliyorum. İnsan kendi kitabını eline alınca neler hisseder, yazdıklarının kitaplaştığını görünce nasıl bir duyguya kapılır, bilmiyordum. Biraz bunun tadını çıkarmak istiyorum…

            Şüphesiz, yazmaya devam edeceğim. Yazmak, yaşamakla eş anlamlı, kendimi böyle ifade ettiğimi düşünüyorum. Yazmak için yaşamadığım gibi, yaşamak için de yazmıyorum. İçimden nasıl gelirse… Ertelemek bana şunu öğretti: ertelenmiş vâdeler kendi yüküyle geliyor, dönüp geriye bakamıyorsunuz. Büyüklerin dediği gibi: dün geçti, yarın henüz gelmedi; ne yapacaksan şimdi yap…

            Şiire dair çok şey söylendi, söylenecek de. Şiir kadim söz sanatı olduğu gibi şiir istikbaldir de. Tarzı, konusu ne olursa olsun ama şiir olsun. Elbette her yazılan şiir değildir. Okuduğum şiir önce şiir olmalı. Eşyanın insana hükmettiği, teknolojiyi üreten ve pazarlayanların insanları tüketime teşvik ederek köleleştirdiği, insanın kendi hakikatine dönüp bakamadığı bir zamanda yaşıyoruz. Şiir toplumda bir uyaran etkisi gösterebilir mi, bilmiyorum, ama göstermeli. Şirin geleceği, insanın geleceği ile doğru orantılı. Şairler arz etmeye devam edecektir muhakkak ama şiirin sesinin etkili olması için insanların sükûnete ihtiyacı var. Duyabilmeleri lazım. Şairin yalnızlığı da “birey” yalnızlığı değil, Ebu Zer tenhalığı gibi olmalı. Yani meselesi olmalı şairin. Şair rahat adam değildir. Rahatsızlığı da patolojik değildir. Şairin sözü insanlığadır, o sözünü söyler, alan alır. Şiirin konusu ve konumu da insanlığın gidişatından bağımsız olmayacaktır. İnsanlığın ise bir dirilişe ve kendine gelmeye ihtiyacı var. Şiir bu hususta uyarıcıdır. Şair şiire, toplum şaire sahip çıkmalı. Son yüzyılda şiirimizde şekil ve muhteva bakımından büyük değişikliler oldu çünkü dünya büyük değişiklik ve acılar yaşadı. Bu değişim toplumda ve tabi şiirde kendini gösterdi. Bu manada şiirin geleceği biraz da bu iklim değişikliklerine bağlı diyebiliriz. Şiire olan ihtiyaç/hasret artarak devam edecektir kanaatindeyim…

ŞİİR VAKTİ DERGİSİ YAZ 2012iirvakti

BİREYİN POETİKASI


.

Türk Edebiyatında Yeni Dönem

 

            Türk edebiyatında poetika mevzuunda bir hayli makale, eser, inceleme kaleme alınmış olmakla beraber poetika, akademisyen olsun ya da olmasın değerli edebiyatçılar tarafından araştırmaya değer bir konu olmaya devam etmektedir. Öte yandan poetika deyince öncelikle şiir akla gelse de poetikanın sahası geniştir. Mesela mekânın poetikasına kadar genişletilebilir. Ben bu mevzuda bir değerlendirme yapmayacağım. İşaret etmek istediğim bazı hususlara temas etmekle yetineceğim

            Poetika, şairin/yazarın neyi, niçin ve ne maksatla ortaya koyduğunu bilmesidir. Şiire kafa yormasıdır. Bunu açıkça ve ayrıca dillendirmese de eserleriyle anlaşılır kılmasıdır. Yani biz, eserinden yola çıkarak eser sahibinin poetikası hakkında bir kanaate varabiliriz. Eserden yola çıkarak vardığımız kanaat, şayet şair ya da yazar hakkında yeterince bilgiye sahip değilsek, eksik kalabilir hatta yanlış bir hükme de varabiliriz. Çünkü esere ve eserin sahibine, tasnif edilmiş tanımlamaların ve ezberin kolaycı hükümleriyle bakmak çoğu kere alışılmış bir usuldür ve bu sathi bakış pek çok ismi hakkıyla tanımaktan bizi alıkoymuştur.

            Bir başka husus, çok bilinen (tanınan demiyorum, o başka bir şey) ve dolayısıyla kendisine nüfuz etmiş isimlerin tesiriyle bakan okurun, birden fark edemediği kalemlerin farkını keşfetmeleri zaman almış ya da okur farklı isimleri dikkate bile almamıştır. Yeni bir ismi keşfetmek, güvenli okuma alanının dışına çıkmakla mümkündür ki donanımlı olmayı gerekli kılar. Böyle seçici, donanımlı okurlar hep vardır ve fakat günümüzde sayıları okuma oranının artmasına paralellik göstermez. Okur bahsinin günümüz yazarlarının poetikası ile alakası olmadığını kimse söyleyemez. Günümüzde yazarın poetikasını ya da meselesizliğini belirleyen bir unsurdur okur. Buna Pazar da diyebiliriz!

            Yakın zamana kadar Türk edebiyatının çeşitli dönemlerinde tesirini ortaya koymuş edebî akımların arka planında bir poetik anlayış hep olagelmiştir. Müstakil birer kalem de olsalar edebî eser ortaya koymuş isimler ve eserleri hakkında bir poetikadan bahsedilebilmiştir. Şahsi ve farklı bir çizgiyi temsil eden edebiyatçı bile, muhakkak genel anlamda poetik bir anlayışın içinde mütalaa edilmiştir. Edebiyat ve edebiyatçı sosyal yapıdan ve dolayısıyla sosyal gerçeklikten büsbütün kopuk olamayacağına göre, hatta bu yapıya hitap ettiği düşünülürse elbette bir değerler manzumesinin temsilcisi ve sesidir. Öncelikle millet olarak tesmiye edebileceğimiz bu sosyal yapının “değerlerini” edebî kimliğinde temellük etmiş olan eser sahibinin bu çerçevede şekillenmiş, belki ret ve kabul sınırları olan düşünce dünyasının elbette ona poetik bir anlayış sunması kaçınılmazdı. Pergelini bu anlayışa sabitleyip bütün insanlığa hitap edebilecek bir nüfuza erişmesi de mümkündür. Yani Türk edebiyatının geçmiş dönemlerinde edebî akımlar ve bunun temsilcileri ortak bir irfandan, kültürden besleniyor, kabiliyetleri ve imkânları nispetinde varlıklarını ortaya koyuyorlardı. Dikkat edilirse edebiyat tarihimiz kişiler üzerinden değil, edebî anlayış ve akımlar üzerinden anlatılır. İsimler ise bu anlayışların başlatıcısı, takipçisi ya da temsilcisidir. Böyle olmakla beraber her şairin bir poetikası vardır diyemeyiz çünkü hem şiir yazıp hem de şiir üzerine kafa yoran, fikir ileri süren şair sayısı fazla değildir. Necip Fazıl’ın Çile’sinde yer alan “poetika” açıklamaları; Ahmet Haşim’in ‘şiir üzerine mülahazalar’, Sezai Karakoç’un ‘edebiyat yazıları’, İsmet Özel’in ‘şiir okuma kılavuzu’, A. Hamdi Tanpınar’ın değerlendirmeleri bu hususta ilk aklımıza gelenler.

            Günümüze gelince…

            Sosyal yapıdaki hızlı değişimler ve buna bağlı olarak kültür kodlarının geçmişle bağının modernitenin kimliksizleştiren “mutasyonuyla” farklı gelişmesi Türk edebiyatının yeni kalemlerini etkilemiştir. Bu değişimden bir şekilde etkilenmeyen kişi ve kavram kalmamıştır. Geleneğin edebiyatta temsil edilmediğini söylemiyorum. Gelenek, yeniyi doğuran değil artık. Yeni, milli olma vasfını belki sureta temsil ediyor ama özünü temsil etmiyor. “evrensel” olduğu için değil, baskın bir kültürün etkisinde olduğundan bu böyledir. Sosyal yapımız birey toplumuna dönüşmeye başladığından itibaren, batı tipi yalnızlık cemiyeti kuşatmıştır. Dolayısı ile edebiyatın bugününü temsil edenlerin büyük ölçüde anlamlı bir poetikaları yoktur. Buhranlı kafaların poetikası olur, bunalımlı kafaların sadece şiiri. Bu çağın getirdiği bir problemdir. Çağı tanzim edenler ise şairler değildir. Dilsiz bırakılmıştır şair yani kelimesiz. Tedavüldeki sözcüklerle poetikanızı inşa edemezsiniz. Bu çağ hastadır. Demek istediğim şudur ki Türk edebiyatının bugünü temsil eden kalemleri talihsizdir. Hiçbir kalem, zamanının tesirinden azade değildir; geçmiş dönemlerin güçlü kalemleri poetikalarını oluştururken ya da poetikaya ihtiyaç duymazken de dilini anlayan bir cemiyete hitap ediyorlardı. Poetika ise edebî anlayış üzerinden oluşturulur. Mutabık bir edebiyat anlayışının içinde farklı bakış geliştirmektir ya da yeni bir kanal açmaktır poetika. Tüketim toplumunda popüler olmanın ve rahata ermenin yolları dururken bu belalı işe soyunanların aklından zoru olmalı ya da hakikaten bir “meselesi” olmalı…

 

            Türk edebiyatı, sahip olduğu büyük birikimin ve yüksek edebî anlayışın imkânını kullanmaya devam etmektedir. O kadar ki yeni hiçbir şey yazılmasa dahi bu millete yetecek kadar. Keşke dilde bu kadar tahribat olmasaydı… Bir gün, evet bir gün bütün alanlarda yeniden bir diriliş ve inşa başlarsa, Türk edebiyatının bu süreçte katkısı büyük olacaktır. Sadece, toplumun modernitenin çığırtkan uğultusundan kurtulup, edebiyatçının sesini duymaya ve dolayısıyla idrak etmeye başlaması yeterli olacaktır. O zaman bir poetikadan bahsedebiliriz.

            İsa YAR

*Berceste dergisi / Mayıs 2012

imza3

İmza günleri resimleri


 

  

imza9

imza11

imza8imza12

imza6

imza7

imza5

imza10

imza4

imza2

imza13

 imza14

imza15

 

 

imzagnhgrt

imza1

.

24 Mart 2012

Ünye Serüven Sahaf Kitap Kültür Merkezi


fuar23
İl Halk Sağlığı Müdürü Dr. Çetin GÜNDOĞDU ile

fuar19

 

Ünye’den dostlar ile

fuar3

fuar5

(Büyükağız) İsmail Dede İlköğretim Okulu

A

fuar9

fuar20

AKKUŞ İMKB YİBO

fuar21

fuar22

fuar11

Sağlık Müdürlüğünden dostlar

fuar12

fuar24

Ünye’den dostumuz (öğretmen) Ayhan KURU ve ailesi…

fuar4

Kitaplarını henüz bastırmamış bir yazar dostumuz koltuğu kapmış ve imza provasında

fuar13

fuar14

fuar15

İl Kültür Müdür yrd. Sevim Gürdal ve Kültür şube müd. Nevin Acartürk ile…

fuar16

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
Öğretmen akrabam Özcan YAR ile

fuar25

ORT Röportaj

fuar26

fuar27

fuar_1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çocuklarımla…

fuar17

Stand komşumuz yazar Nilgün ILGAZ

fuar28

fuar29

Gidelim artık…


1. gün 30.03.2012

Ordu_Kitap_F._6

Ordu_Kitap_Fuar_1_MZA

Ordu_Kitap_F_7

Ordu_Kitap_Fuar_8

Ordu_Kitap_Fuar_12

Ordu_Kitap_F._3

Ordu_Kitap_F_4

Ordu_K.itap_Fuar2

ordu_k_fuar_5

Kitap_Fuar_9

Kitap_Fuar_13

Ordu_1._K._Fuar_3003.2012

 

Ordu_1._Kitap_F_30.03.2012

Ordu_K._Fuar_30.03.2012

SA_YAR_imza_gn

yazar_-okul_buluma_isayar

www.isayar.com

 

ÇIKTIM ERİK DALINA


.
.

 

“çıkdum erik dalına anda yidüm üzümi” Yunus Emre

 

       Tasavvuf hâldir, yani söz değil. Dolayısıyla ahlak ve kalb ilmidir. Alabildiğine derin ve yüksek. Şiir ise söz sanatıdır ve hâlin lisanı. O da söz sanatında derin ve yüksek.

       Tasavvuf ve şiir arasında kanaatimce böyle bir yakîn var. Mahiyeti itibariyle olmasa bile derinliği, satıhta görünmeyen enginliği ve iç içe daireler şeklinde genişleyerek sureti aşması, bir “iç oluşun” akabinde sükûn bulması gibi. Tasavvuf ki beşeri mükemmel bir tekâmül ile insan-ı kâmil yapar. Bir iç yolculuktur; haliyle yolu, istikameti, yol hali, rehberi, edebi, adabı; ilmi ve irfanı vardır. Şiir ise insanın iç yolculuğuna dair yol hikâyesidir…

       Biz bu yazımızda tasavvufu anlatmayacağız elbette, aynı şekilde şiiri de. Her ikisi ayrı ayrı mütalaa edildiğinde -ki edilmiştir- yazmakla tamam olmaz. Bilineni tekrar kabilinden ifade etmek gerekirse, tasavvuf İslamî bir kavramdır ve kâmil Müslüman’da tezahür eder. Her ne kadar günümüzde tasavvufun hakikatini idrakten aciz din adamı kılığında, seküler düşünen bazı sığ beyinliler anlayamasalar da, ideal insan ve ideal toplumun inşasında tasavvufun müspet tesiri inkâr edilemez. Mesela Osmanlı toplumu böyleydi. Tasavvuf, Osmanlı kültür, terbiye ve ahlâkının vazgeçilmez unsuruydu. Bu hususta ayrıca S. Ahmet Arvasî’nin “ideal insan, ideal toplum” tarifi hemen aklımıza gelmekte. Diyeceğimiz o ki “söyleyen bilmez, bilenler söylemez”. Ancak, tasavvuf ve şiirin birbiriyle irtibatı konusunda bir şeyler söyleyebiliriz. Şiir zaten sözün kanatlanmış hâli, damıtılmışı yani söz olmaktan çıkmış bir üst dil. Belki bu sebeple mutasavvıflar şiiri imkân olarak kullanmışlar ve yine bu sebeple şairler meçhulü kurcalamışlar, kim bilir!

       Şiir, iklimi itibariyle, hâlin lisanıdır. Tasavvuf ise hâldir. Şiir dışında söz sanatları bu halin teşekkülünde icap eden usul ve esasları izah edip gösterebilir ve fakat hâli ifade etmede acze düşer. Bu noktada şiirin ifade imkânı devreye girer. Nihayetinde kelimeler manayı taşıyan kaplardır. Nesirde dilin imkânlarını kullanarak anlamı işaret eder, tasvir yapabilirsiniz. Hâl ise mananın taşkınlığı ve fakat sükûnete saklanmışlığıdır. Bu örtülü ve derin idraki ancak şiirde sembolize eder, dile getirebilirsiniz. Tasavvufun da şiirin de müntesibinde kabz ve bast halleri vardır. Yani tasavvufta salikin yaşadığı seyr, sekr, cezbe hallerini belki bir başka boyutta şair de yaşamaktadır. Çünkü şiir, şairine bir ‘kopma’ yaşatmadan doğmaz. Bu kopma-tecrit olmasa üst dili ya da şiir dilini oluşturamaz. Sözün mazmun’a dönüşmesi, kelimenin kabuğunun zar gibi incelerek adeta mânâyı sarıp sarmalaması ancak ve sadece şairin kendini dıştan tecrit etmesi ile mümkündür. Şairin yaşadığı bu sürecin, tasavvuf erbabının yolculuğuna benzerliği olmadığını söyleyemeyiz. Bu neyi gösterir? Herkes yaşadığının şahididir. Şiir her halde içte yaşanılanı anlattığına göre, derin ve yüksek olanın lisanı şiir olabilir. Öyle de olmuştur nitekim. Öyle olduğu içindir ki “Gül bahçemi gör de baharımı anla” demişler. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin “Sana matlûb sensin ey dil gayrı bir söz arama / Sendedir ol görecek yüz taşradan yüz arama” ya da Niyazi Mısrî’nin “Derman arardım derdime / Derdim bana derman imiş” mısralarında ifade ettiği hikmetin derinliğini mesela bir romanda göremiyorsak, şiirin bir ifade imkânı olarak tasavvufa yakın durduğunu kabul etmemiz gerekir. Burada şiiri öne çıkarırken romana ve diğer edebî sanatlara haksızlık ettiğimiz düşünülmesin. Bir berceste mısrada ya da beyitte ifade edebildiğinizi mesela romanda zaman-mekân-vakıa kurgusunda karakterlere yaşatarak, sayfalara yayarak ancak ve belki yapabilirsiniz.

       Tasavvufî şiirler ya da şiirimizde tasavvufî tesir bahsine temas etmeyeceğim. Biliyoruz ki bu hususta hayli vukuflu eserler vardır ve derginin bu sayısında muhakkak tatmin edici yazılar yer almaktadır. Tasavvufun şiirimize çokça tesir ettiğini gerçeğin bir ifadesi olarak söyleyebiliriz ve fakat şiirin tasavvufa nüfuzunu iddia edemeyiz. Çünkü tasavvuf hâl’iyle şair/insan üzerinde müessir iken, şiirin etkisi lisandadır. Değil mi ki “dil” tasavvuftan şiire gönül manasında nüfuz etmiştir. Yani mutasavvıfın tasarrufu kalbe, şairin ise lisanadır. Gerek kadim edebiyatımızda gerek günümüzde şiirimiz bu iklimden beslenmiştir. Divan-Halk edebiyatı ayrımı yapmadan bu tesiri Türk tarihinin Osmanlı asırlarında bilhassa görmekteyiz. Türkülerimiz dahi bu etkinin dışında değildir.

       Yazının başlığından anlaşılacağı gibi, buraya kadar söylediklerimi teyit eden bir şiirden bahisle sözü bağlayalım. Yunus Emre’nin şathiye olarak nitelendirilen ve “çıkdum erik dalına anda yidüm üzümi” mısraıyla başlayan şiiri tasavvufî hikmetin sembolize edildiği en önemli şiirdir kanaatimce. Yeryüzünü, dağları, denizleri bir haritaya sığdırabildiğiniz gibi, manayı da ancak şiirde remz ile tasvir edebilirsiniz. Şeyhzâde Muslihiddin Efendi, Niyâzî Mısrî, İsmail Hakkı Bursevî ve Ali Nakşbendi Nevrekanî gibi isimlerin şerh ettiği bu şiirin şârihi olmak haddimiz değil. Yunus’un bu şiirde sembolleştirerek ifade ettiği yüksek manayı, şiirin imkânı dışında ifade etmek isteseniz, kitap yazmanız icap eder! Sadece şu kadarını ifade etmeliyim ki tasavvuf da, şiir de insana kendi içinden haber verir. Bu gün şiirimizde bir daralmadan, irtifa kaybından bahsediliyorsa sebebini biraz da bu iklimden uzaklaşmamıza bağlamak lazım diye düşünüyorum. O gümrah ırmakların derinlere çekilmesi neticesidir ki insanı, toplumu, hayatı ve dolayısı ile şiiri etkileyen bir kuralık hükümrandır artık. Oysa afakî ve enfüsî hakikatlerin uzağında bir hayat süren bizler ancak ruhu sıkan şehirlerin beton yığınlarında sokağa çıkar gibi balkona çıkabilir ve en fazla çay içebiliriz…

 

       İSA YAR

*Berceste dergisi Ocak 2012

 

www.isayar.com