İSLAM HOCA’NIN NUSRET ABİSİ


 

 

.
,
          Adını ilk defa İslam Hoca’dan duymuştum.
         
Küllük’te yaptığımız sohbetlerde, Necip Fazıl bahislerinde, hayata ve insana dair hasbıhallerde İslam Ürkmez’in “Nusret abi anlatmıştı”, “Nusret abi bir gün şöyle demişti” ifadelerine o kadar alışmıştık ki…         
         
İslam Bey’in -İstanbul’da edebiyat fakültesi talebesi olarak üniversite tahsili yaparken-  Küllük benzeri mekânlarda tanıdığı, muhakkak istifade ettiği Nusret abisini gıyaben biz de tanımıştık. Belki İslam Ürkmez de Ünye’nin “Nusret”iydi.  Önce ‘kar kelebekleri’ kitabını daha sonra ‘sokak sesleri’ni temin ettim. Sokak Lambası adlı radyo programımda bu eserlerden bahsettim. Zaten “sokak lambası”nı İslam Beyle birlikte sunuyorduk. Nusret Özcan’ı hiç görmedim (Ünye ziyaretinde küllük mekânına uğramışsa da, mekânda olmadığım pek nadir zamana denk geldiğinden görüşemedik, nasip değilmiş) ve fakat biliyordum ki İslam Ürkmez’i görmek Nusret Özcan’ı görmektir. Yusuf Ziya’nın İstanbul’dan her gelişinde, Küllükte İslam Beyle Nusret abi bahsi açılırdı. Yine küllükte tanıştığım ve Amerika’da bulunan Rihad’ın da bu isimden sitayişle bahsettiğine sıkça şahit olmuştum.
         …
          Yazar Mustafa Miyasoğlu ile kısa süreli mektuplaşmamızda, bir gün şöyle yazmıştı: “Fethi Gemuhluoğlu: ‘dostlarınıza, sevdiklerinize muhabbetinizi/sevginizi sıkça ifade ediniz’ derdi”. Evet, bu bizim ölçümüzdü. Bu ölçüdür bize dostlarımızı sevdiren. Bu ölçüdür güzel insan Vedat Ali Tok’u Ünye’ye getiren ve bizi kalben de olsa Kayseri’ye, Elazığ, Sivas, İstanbul’a götüren…  Benim, yüzünü görmeden sevdiğim insanlar vardır. Adeta, gönül birlikteliği ve ruh yakınlığı… Bu ruh gurbetinde, bu zaman diliminde, her şeyin “kullan at” tüketim alışkanlığında algılandığı, tüketildiği yabancılaşmış zeminlerde, dervişane duruşu olanlara ne kadar ihtiyacımız var.
         
Nusret Özcan hakkında niçin yazdım? İçimden gelmeyeni, hissetmediğimi ve inanmadığımı yazmam. Nusret abinin hikâyesinde hikâyemle örtüşen çok şey gördüm. 49 yaşında ‘dünya sürgününden firar eden’ ve benden sadece üç yaş büyük olan bu gönül insanı ile karşılaşsaydık sureta ne benzerlikler görürdük ve belki farkımız onun ruh ve gönül derinliği olarak kaydedilirdi…
         …
        
“iyi insanlar iyi atlara binip gidiyorlar” vesselam. 

         İsa YAR

www.sanatalemi.net (ölümler-kayıplar), “Hayy’dan Hu’ya Nusret Özcan” 2012/  sayfa:

SÖZÜN BİTTİĞİ YER


.
.
.
.

Yazmak yaşamaktır.’
Bu cümleyi ilk okuduğumda, yaşadığımı hissettim.
Yazmaktaydım; yazdığımı sanmaktaydım.
Sonra,
yaşar gibi yaşamak’ cümlesi buldu beni.
Bizim yaşamamız hangi cümledendi?

Baharı yazacaktım.
Nisan yağmurlarını, Karadeniz’de çisil çisil sis gibi çöken ıslaklığı ve Mayısı…
Toprağın dirilişini, uyanışı, heyecanı, huzuru, hikâyemizi/hikâyenizi yazacaktım.
Bir bebeğin gülüşünü, çocuğun sevincini, annenin şefkatini, babanın merhametini;
bizi yazacaktım, sizi yazacaktım.
Rüyalarınızı, hülyalarınızı…
Size yazacaktım.
Yazamadım! 

Anladım ki, biz ‘yaşar gibi yaşıyoruz’…
Zaten kelimelerimizi kaybetmiştik.
Anlamı olmayan ‘sözcükler’ tedavüldeydi.
Zaten zordu ‘yazmak’, müşküldü yaşamak…
Sonra, kime yazıyordum?
Muhatabımın umurunda mıydı yazdıklarım veya yazdıklarımın kim farkındaydı?
Kendi hakikatinin farkında olmayanlar, ‘yaşadığımı’ nerden bileceklerdi…

Biz, baharının içine ‘eylül gölgesi’ düşmüş çocuklardık!
Zaten hiç büyümemiştik; hep çocuk kaldık.
Belki bu yüzden bu kadar farkındayız…
Ya, bizim çocuklarımız!
Birden büyüyen çocuklar! Biz çocuk kalırken onlar büyüdü.
Rol çatışmaları varsa bundandır çünkü biz rol yapmamıştık; oysa onları (bize rağmen) yabancı ve yalancı bir hayatın/kültürün figüranı yaptılar…
Cemil Meriç’in ‘Bu Ülke’sini ondokuz yaşında okurken ne anlamıştım; bu ülkede yaşarken neler öğrendim?
Biz ki baharının içinden eylül geçen çocuklardık…
Hiç büyümememiz bundandır; hüznümüz de bundandır.
Bir yaprak dökümü sonrasında başladı yeryüzü maceramız,
Sahillerde hırçın dalgaların sesine karışan türküler söyledik,
Öz sesimizle Türk’ü söyledik.
Hep sert esti rüzgâr yüzümüze,
Sahici duruşumuz bundandır.
Biz hiç büyüyemedik,
Bir yanımız hep çocuk kaldı.
İçimizde başlanmamış yolculuk kaldı.

Yazmak yaşamaktır.
Şiire kaçıyorum artık;
Şiiri kuşanıyorum,
Şiir gibi susuyorum…
Evimizi ateşe veren kimler?
Bir yangın içimde,Bir yangının içinde
Su/su/yorum.
Susuyorum…
İSA YAR 

*Yakamoz/ 4. sayı

Sahilde Akşam


.

.

.

Yine bir akşam vakti, deniz ufkunda kuşlar
Sanırsın bir tabloda zamanı dondurmuşlar…  

Martılar çekilirken, suda yanıyor güneş!
Tutuşan hicranımdır, ruhun azabına eş.
Bu sanki bir yolculuk, gitmek başka âleme;
Ne kadar çok benziyor şu veda, bir ölüme!
Ufukta renk demeti, kanayan yarasıyla,
Baş başa kalsın gönül eski macerasıyla…
Ölüm düşüncesi ki çıban gibi zonklatır.
Veda deniz ufkunda siyah, uzun bir satır.
Ötelere iştiyak tesellidir her ruha
Yalnız melâl düşen his, inkâr eden güruha…
İçimde hoş duygular, deniz sakin, martı lâl
Uzaklarda yâr-ı can, yalnız sisli bir hayal… 

Ne hazin bir tablodur şu akşam vakitleri,
Ürpertir bir gönülde kalan son ümitleri…

İSA YAR


*Bizim Külliye dergisi/ Eylül 2006

SAKLI_SZLER

KİTAP SİPARİŞİ


    .


internet satış irtibat e-posta: isayar@isayar.com


KİTAP SİPARİŞİ:
Hüzün ve Sağanak:  210 Lira / Saklı Sözler:  390 Lira;

% 40 İNDİRİMLİ
Takım: 360 Tl

İSA YAR adına 09494330 nolu POSTAÇEKİ hesabına kitap bedelini havale ederek, isayar@isayar.com ‘a e-posta ile bilgi veriniz. (2 takım siparişe Kargo bedeli bizden)

Hzn_ve_saganak

AYTMATOV’A DAİR…


 “Ruslar, babamı gözümün önünde öldürdüler. Ya duvarlarla konuşacaktım veya kâğıtlarla” Cengiz Aytmatov

          

 

          

 

             O kâğıtları seçti.

            Doksanüç yılının başlarıydı. Kıştı, soğuktu. Bir de denizden esen sert rüzgâr. Mutadım üzere yeni gelen dergileri sormak için girdiğim kitapçı dükkânında raflara göz atarken, bir kitap dikkatimi çekmişti. “Gülsarı”, yazarı Cengiz Aytmatov. Adını bir şekilde duymuş gibiydim, bir aşinalık vardı sanki ama yine de tanımıyordum. Tanımadığım eser ve isimlere temkinli yaklaşırım. Kısa bir incelemeden sonra kitabı aldım; çünkü bu karar anı önemlidir ve ben göz göze geldiğim her eseri kitap dünyama davet etmem.

Kitapçıdan birkaç dergi ve  “Gülsarı” ile çıkmıştım. Dedim ya, kıştı, soğuktu ve üstelik Karadeniz’den sert bir rüzgâr esiyordu.  Bu mevsim, kitap okumak için çok müsait bir iklimi de kuşanmıştır. Muhayyile aradığı uygun zamanı daha çok bu mevsimde bulur. Hele kırlara açılan ya da denize bakan bir pencerenin günışığını buyur ettiği bir odanız varsa… Kitap alıp götürdü beni.  ‘Çevirmenin’ bazı kelimeleri dimağımda red duvarına toslasa da, anlatım ve anlam o kadar güçlüydü ki nihayet kelimelerin manayı taşıyan bir vasıta olmaktan ibaret olduğunu görüyor ve takılıp kalmıyordunuz. Bozkırlar, dağlar, kış, kolhoz, Tanabay, insanlar…

İki yıl sonra yaz mevsiminde gittiğim Kastamonu’da Nasrullah Cami yanında kitapçıdan, Aytmatov kitapları soruyor; “Gün Olur Asra Bedel” ve “Kızıl Elma…” ile çıkıyorum dışarı. Refik Özdek çevirisi (ötüken) ile Türkçenin dil zevkini de tadarak hemen başlıyorum okumaya. “Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gelir gider… gelir giderdi”…Sarı-Özek tren istasyonu…  Nayman Ana, mankurt…  ıssık göl…  Sonra başka eserleri; “Dişi kurdun rüyaları, Cemile, Sultan Murat, Beyaz Gemi, Toprak Ana, Yıldırım sesli manasçı, Deve gözü, Yüzyüze, Deniz kıyısında koşan ala köpek”. Edebiyatın roman şubesinde zirve olması, üslûbu, meselesi, doğduğu toprağa bağlılığı ve en çok kendisi olması… Aytmatov’u sevmiştim. Bizdendi. Yabancılaşan aydın portresi yoktu; bilakis mankurtlaşmaya karşıydı… Yakın zamanlarda “Afrikalı Leo” “Doğunun Limanları” romanlarını okuduğum Amin Maalouf’un “Ölümcül Kimlikler” adlı deneme kitabına bu noktada temas etmeden geçemeyeceğim. Maalouf, malum çok bilinen güçlü bir kalem. Ölümcül kimlikler kitabını, kalemini ve muhakemesini takdir ederek okudum. Ancak, yazarın kendi hikâyesini de dikkate aldığımızda kimlik üzerine söyledikleri tutarlı olsa da, aidiyet zafiyetiyle malûl bir tarafı/temeli olduğu muhakkak. Maalouf, birden çok kimlik/kimliği olduğunu, yerine göre birinin öne çıktığını ama hiçbirinin kendisi olmadığını, belki hepsi olduğunu ifade ediyor. Kimliksizliği bile kimlik yerine koyuyor. Bu onun için anlaşılır bir şey; anlamak ve hak vermek için hikâyesine bakmak yeterli. Aytmatov’da ise kimlik bunalımı ya da kimlik arayışı yok. O kendisi. Hikâyesi bir milletin hikâyesi ve bu coğrafyanın… Öte yandan insan gerçeği ve toplum sosyolojisi bakımından yeryüzüne hitap ediyor. Kökleri sağlam ve dalları gövdesiyle uyumlu! Aytmatov, Törekul’un oğlu… Babasını öldürenlerin diliyle yazsa da (bu bir imkândı) atasını/kendisini yazdı. Sözü yahşi idi; çünkü hep bağlı kaldığı özü de yahşi idi. Kendi diliyle yazan ve fakat mankurtlaşıp özüne yabancılaşanların ne kendi evi oldu ne de başka aidiyeti.   Ölümcül bir kimliği bile…

Cengiz ismini kardeşimde sevmiştim. Bir de Kırgız Türkü Aytmatov’da ve Kırım Türk’ü Cengiz Dağcı’da… Birinden bahsederken diğeri de yâdıma geliyor muhakkak. Aynı coğrafyanın benzer şartlarının içinde yaşamışlar, yaşadıklarını romanlaştırmışlar. Dağcı’nın hikâyesi de bir milletin hikâyesi “O topraklar bizimdi, Onlar da insandı, Yurdunu Kaybeden Adam, Ölüm ve korku günleri…” Kırım, Bahçesaray, akmescid, kalamara, Rus, Alman, savaş, sürgün…  Aytmatov ise benzer bir hikâyeyi zamana ve mekâna yayarak anlatıyordu. İkisi de büyüktü.

Davet edildiğim ve çok arzu ettiğim halde gidemediğim “Hazar şiir akşamları”nın, sonuncusuna katılmıştı. Bizim külliye dergisi 34. sayısını ona ayırmış ve pek çok yazar, büyük eserler kaleme alan Aytmatov’u kaleme almıştı. En son “Dağlar devrildiğinde” romanını okudum. Son zamanlarda ‘Nobel’e aday gösterilme çalışmaları yapıldığını duyuyorduk. O, Nobeli aşmış bir isimdi ve hem Nobele ihtiyacı yoktu hem de Nobeli ona vermezlerdi. Süslü salonların değil, hürriyet kokulu rüzgârların ‘türkü’ söylediği kırların hikâyesini yazan bu dev adamın, Elazığ sokaklarında etrafını çeviren çocukların başını okşarken gördüğüm fotoğrafı çok şeyi anlatmaya yeter. O, mankurtların aksine, köklerine bağlı ama dalları yarına uzanan bir çınardı. Cengiz Aytmatov (Aytmatoğlu) öz kültürüne yaslanarak, ondan beslenerek ve besleyerek  cihanşümul olmanın adıdır.

O, kâğıtları yani yazmayı seçmişti. Yaşarken yazdı, yazdığı için yaşayacak…

Ruhu şad olsun.
İsa YAR
*Berceste dergisi / Haziran 2008

YANDI KİTAP DAĞLARIM


.
.
.
Üstad Necip Fazıl’ı yazmak müşkül, zor iş. Sanatı, fikirleri, hayatı hakkında çok şey yazıldı. Yazan da bilir ki, onu en iyi anlatan yazılarda yine de eksik bir şeyler vardır. ‘Hayatını bir gayeye vakfetmiş’ kahraman, kelimeleri dize getiren şair, yarınlarda daha iyi anlaşılabilecek bir deha, Hak aşığı-hakikat müdafii ve dava adamı…

“Sonuna kadar zirve, sonuna kadar derinlik… Boşluk bırakmadı ki doldurulsun” diyor Osman Yüksel. Üstadın şiiri, edebî kudreti, fikirleri, imanı ve mesajı hakkında değerlendirme yapmaktan imtina ederim. Erbabınca yapılan değerlendirmeler isabeti ölçüsünde, üstadın eserlerini okuma/anlama ameliyemize refakat edebilirler. Necip Fazıl’ı anlamak; şiirlerini ezberlemek, eserlerini okumak olmasa gerektir. Elbette okumadan anlaşılmaz ancak, onun imanını anlamadan sanatı, fikirleri ve çilesi bütünüyle kuşatılamaz. Onu büyük yapan, İslam’ı her türlü sapkın fikirlerden azade doğru tanıyan imanı, Türk’ün ruh köküne nüfuzu, mürşidi Esseyyid Abdulhakim Arvasi’ye bağlılığı ve bu bağlılığın ona kazandırdığı tasavvuf ahlakına dayalı edebiydi. 
Sonsuzluk kervanı, “peşinizde ben,
Üçayakla seken topal köpeğim!”
Bastığınız yeri taş taş öpeyim.
 
Üstadın eserleriyle, ciddi/şuurlu okumaya başladığım bir dönemde; on altı yaşında bir lise talebesi iken tanıştım. Yatılı okulda, okuma isteğimiz zaten bir tutkuya dönüşmüştü. 12 Eylüle üç yıl kala “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diyen sesle ‘Sakarya Türküsü’ söylüyorduk. Aynı dönemde  “Bu ülke su alan bir gemi” ikazını yapın C. Meriç, “murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmayı’ işaret ederken, daha çok entelektüel/akademik çevrelere hitap ediyordu; ancak, onu dinleyen de yine Necip Fazıl’ın takipçisi Anadolu alperenleriydi.
 
 Halimize bakıp muhasebe yapmanın zamanıdır. Necip Fazıl yirmiiki yaşında ‘Kaldırımlar’ı, kırküç yaşında ‘destan’ı, kırk beş yaşında ‘Sakarya türküsü’nü yazmıştı. ‘Zindandan Mehmed’e mektup’u yazdığında elli yedi yaşındadır. Ya biz! Yirmili yaşlarda hayatı tanımaya çalışıyor, otuzlu yaşlarda duraklamaya başlıyor, kırktan sonra ise tamamen dünyevileşiyoruz! Artık ev, araba vb. sevdaların peşinde koşarken, ‘mukaddes emaneti’ büsbütün unutuyor, eşref saatlerimizde geçmişin hatıraları olarak yâd ediyor, akademik/bürokratik mevkilerde ise hiç hatırlamıyoruz. Üstadın gençliğe verdiği önem bunun için midir? ” Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan, fert fert “Ben varım!” cevabını verici, her ferdi, “Benim olmadığım yerde kimse yoktur!” duygusuna sahip bir dava ahlakını parıldatıcı bir gençlik…”   Onun tesir ettiği gençlik bu manada neye sahipse, ona borçludur. Ya bizim yetiştir/eme/diğimiz gençlik ne yapıyor? ‘Popstar’ olmak için sıraya giriyor!
 Baktığımız her ufkun öte yanına hasret;
Bir ömür sürüyoruz; nereye varsak hicret…
Olup biteni tenkit etmekten öte, rahatın tuzağına düşmeden, bize mezara kadar eşlik edecek eşyanın tasallutundan kurtulup, tevarüs ettiğimiz değerleri, temsil etmenin, hayatın içine katmanın ve yarına taşımanın mücadelesini kanaatimce tam veremiyoruz.
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın
Onlar vazifelerini hakkıyla yapıp, iyi atlara binip gittiler. “Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada/ Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez”  ifadesinin işaret ettiği manayı idrak etmeden, ‘bu gün değilse, ne zaman’ sualini kendimize sorarak nefs muhasebesi yapmadan konuşmaya, şikâyete kimsenin hakkı olmasa gerektir. Son söz üstadın:

Yandı kitap dağlarım, ne garip bir hal oldu!
Sonunda bana kalan, yalnız ilmihal oldu!
İSA YAR       
*Berceste Dergisi/ Mayıs 2004

ACİL SERVİS



.
.
.
Güneş henüz doğmamıştı.
Hastahanenin bahçesinde kimse yoktu. Karadeniz’den gelen serin esintinin ağaç yapraklarını hışırdatmasından ve seherde ötmeye başlayan kuşların cıvıltılarından başka bir ses duyulmuyordu. Şehir ise saklandığı sükûnette, doğan gün için uğultu bestelerken; Acil Serviste hastalar sabahı, beyaz gömlekliler nöbetin bitmesini bekliyorlardı… Hayır, beklemiyorlardı; onlar hep oradaydılar ve zaman bölünerek ve adeta bir lastik gibi uzayıp kısalarak, herkesi bir yerlere sürüklüyordu…
Sükûta anîden (aşina) bir ses düştü; cankurtaran (ambulans), ürperten ve fakat şifalı ve ümitli sesiyle süratle yaklaştı… Sedye, hasta, serum, müdahaleler…
__”Damar yolunu açalım… Evet, tamam.
__Şimdi ‘kombivent’ verelim; Tansiyonu aldık mı?
—Sakin olun hanımefendi! Korkulacak bir şey yok…”
         İzdihamın sükûnet olarak algılandığı yer acil servis! Ancak yanıltıcı bir sükûnet bu: bütün insanî hislerin iç içe harmanlandığı, temerküz ettiği/toplandığı bu sakinlik -duruma göre- bir feryada veya hayatı keşfetmenin sevincine dönüşebilir.
         Dışarıda kendi mecrasında zamanın sardığı hayat; burada incelir, çözülür, kopar ve düğümlenir… Acil servis -idrak eden için- hayatın nabzının sayıldığı yerdir. İnsanın, tanımadığı başka bir insana ‘insanî’ müdahalesidir acil serviste müşahede edilen. Nihayetinde bütün çabalar insana yardıma yönelik ve hayata dairdir.
         Burada hayat dokunulabilir bir şeydir! Aczin şuura yükseldiği bu mekânda, acil servis personeli ‘gafleti’ misafir edemeyecek kadar meşguldür. Teyakkuz hali burada o kadar iyi saklanmıştır ki, ancak acil vakıa bütün telaşı ile servise intikal edince kendini gösterir. Bu zuhur ise öyle sakin tezahür eder ki; fark edemezsiniz bile. Soğukkanlı ama süratli ve mahirane hareketlerle yapılması gereken yapılır.
 
         Burası insanı hayata bağlayan ipin/bağların aşikâr olduğu yer. İnsan; dış tesirlerle veya iç âleminde yaşadığı kırılmaların/sarsıntının tahribatı ile öyle bir hâle gelir ki,  vücut bir şeylerin iyi gitmediğinin işaretlerini verir. Hasar uzuvlarda/bedende ise iş nispeten kolaydır. Tıbbi müdahale, başarısını sadece bedene tasarruf ederek gösterebilir. ‘Psikosomatik’ tabir edilen rahatsızlıklarda bile -ki sebebi hissidir-, iğne/ ve ilaçla şuurun/idrakin neredeyse geçici iptali temin edilir.   Eğer asabî/hissî bir kırılmadan sonra ‘mahiyetini bilemediğiniz’ ruhunuz incinmişse yine acil servise düşer yolunuz; lâkin ilacınız kendi içinizdedir. Muhtevasında ‘muhabbet’ yazan bir tablet, şurup, ampul, serum… henüz üretilemedi! Karşınızda, sizi anlamaya ve yardımcı olmaya çalışan insanlar bulursunuz; bu da bir şeydir. Biliyoruz ki hayatı anlamlı kılan biraz da acılarımızdır. Şairin ifadesiyle: “bu âlemde gamsız âdem olmaz/onun için, gamsız olan âdem olmaz”
         Gün doğar, yükselir, zevale yaklaşır, akşam olur ve gece… Acil serviste zaman böyle tanımlanmaz. Orada zaman an’dır. Orada zaman hastadır ve mekân hayattır. Burada beklemenin ne manaya geldiğini en iyi şairler ifade eder: ”Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir / Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat” diyen şair uzayan/geçmeyen zamanı; ”Ne hasta bekler sabahı / Ne taze ölüyü mezar / Ne de şeytan bir günahı / Seni beklediğim kadar”(N.F.K) diyen şair ise, beklenene hasreti…
         Ve insan yüzleri, yüz ifadeleri… Yüzler maskesizdir burada, ifadeler samimi, insanîdir. Hasta yüzleri: önce endişeli, belki korku dolu ama ümitli; maddi imkânı/mevkii ne olursa olsun, aczini idrak ile canı verene tevekkül, tababeti temsil edenlere kendini teslim… Sonra rahatlama, hayatı fark etme, insana bürünme…
         Ve beyaz gömlekliler… Ev, aile, çocuk, özel/mahrem dünyalarını bir an için unutmuşçasına kendini işine yani ‘hayatı kurtarma vesilesi olmaya’ adamış güzel insanlar… Öyle ki başka bir yerde/zamanda birbirinden farklı düşünen değişik ilgileri olan bu insanlar, Acil Serviste bir tek şey için seferberdir: hasta, yani insan. Hasta veya hasta yakını olarak geldiğiniz bu serviste endişeden kurtulup evinize, işinize, uykunuza dönebilirsiniz. Ama beyaz gömlekliler hep oradadır. Siz sancılarınızı bırakıp, uykunuzu alıp gidersiniz; Onlar yeni sancılarla rahat uykuları mübadele için orada kalırlar. Esasen sağlık kuruluşlarında bu hep böyledir. Acil Servis ise bunun özetidir, bir tabloda resmedilmesidir.
         Oraya herkesin yolu düşebilir: bir cankurtarana yol vermeyen sürücünün de, beyaz gömleklileri sadece bir ücretli gibi görenlerin de… Çünkü Acil Servis mekân olarak belki hastanenin içindedir ama esasen hayatın içindedir. Sizin gibi…
         Kim bilir! Bir gün acil servise yolumuz düşer ve oradan ötelere yol buluruz; kıpırdayan dudaklarımızda şu mısralar:
“Garip geldik gideriz, rafa koy evi barkı!
Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı…”
Hastanenin önüne iki araba yanaştı.
Hayata tutunan bir hasta, yakınlarının yardımı ve ihtimamla arabaya bindirildi. Acil servisin önünden ayrılan araba, içinde tebessüm ederek şakalaşan insanlarla şehrin içine doğru uzaklaştı…  Başka bir kapının önünde ise, arabaya bir tabut yerleştiriliyordu. Araba, içinde hıçkıran gözü yaşlı insanlarla, ‘morg’ yazan kapıdan uzaklaşarak şehrin dışına yöneldi… Hastanenin içinde ‘doğumhane’den bir bebek ağlaması duyuldu, duyanlar gülümsedi.  İki araba da uzaklaşmıştı.
 
(Bu yazı Ünye Devlet hastanesi Acil Serviste 24 saat’lik müşahade/gözlemin sonrası kaleme alınmıştır.)
*Berceste dergisi/ 52.sayı-ekim 2006
 
*tss dergisi sayı 16 (2008)

Batıyı Jurnalleyen Kalem : CEMİL MERİÇ


Ben ezeli bir mağlubum yavrum, Seni sevgimle tutamadıktan sonra. Hakkımdır diyorsun.   Senin yaşında hak olmaz. Sen haklarını adım adım fethetmek zorundasın. Ama anlatamıyorum. Neleri kaybettiğinin farkında değilsin. Sultanlıktan kapıcılığa koşuyorsun. Başkaları da koşuyor. Ama ben bu kadar acıyı sen de başkalarına benzeyesin diye çekmedim.” jurnal. Cilt 1

Hüzün. Ne güzel histir o. Bir o kadar da insanî. Payımıza düşen hep hüzün olsa da, severiz bu hissi. Şair: ” hüzün ki en çok yakışandır bize” derken haklıydı. Hüzünde saklı bir güzellik, ‘yitiğinin’ ve elinde kalanın farkındalığı vardır. Bu duygu mankurtta yoktur…

Bugünkü meselelerimizi doğru anlamak için, iki asırlık yakın geçmişi çok iyi bilmek zorundayız; yakın geçmişi ve batıyı… Batıyı gerçek manada tanımak, fikri arka planına nüfuz etmekle mümkün; bu konuda, “İzmler idrakimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşelerinden geliyor; hepsi Avrupalı  diyen Cemil Meriç’in mihmandarlığı tartışılmaz.  Fikir hayatımızın son dönemine damgasını vuran isimlerin başta gelenlerindendir Cemil Meriç. Bir kıyasa girmeden diyebiliriz ki o bir münferittir. Mütecessis bir zekâ, mütefekkir bir kafa ve münekkit…

Cemil Meriç’in eserlerini önemli ve farklı kılan bu ülkenin ve coğrafyanın gerçekleridir. Millet olarak, batı ile temasımız/tanışıklığımız kadimdir. Denebilir ki, batının tarihinden Türk’ü çıkarın, geriye fazla bir şey kalmaz! Ancak, son iki asır batıya akışın manası tersyüz edilmiş, adeta iddiamızdan vazgeçmiş, rakibe boyun eğmişiz! Meriç, râm olduğumuz gücün esasen kartondan/tenekeden içi boş bir dev olduğunu, kalemini bir kılıç gibi bu heyulaya saplayarak ispat etmiştir. Onun farklılığı, “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diyen Üstad Necip Fazıl’a nispetle; daha temkinli bir yerde (a’raf) durarak, ‘entelektüel’ bir eda, akademik bir lisanla: ” Ne gülüyorsun! Anlattığım senin hikâyen” demesidir.

Benim yazılarımda fikir sıkıştırılmıştır. Anlamak için biraz sulandırmak lazımdır” diyen bu sancılı kafayı anlamak için iki eseri, “Bu Ülke” ve daha çok “Ümrandan Uygarlığa” okumak kâfidir. “Kırkambar, Mağaradakiler, Bir Medeniyetin eşiğinde, kültürden İrfana, ışık doğudan gelir, Sosyoloji Notları” ise tamamlayıcı kitaplar. “Jurnal”, mahremiyeti teşhir gibi bir mahsuru ihtiva etse de büyük yalnızlığını ve derin iç âlemini anlamak bakımından önemlidir. Hakkında yazılan eserlerden kanaatimce en önemlisi, Halil Açıkgöz’ün “Cemil Meriç’le Sohbetler” kitabıdır.  Kitabı bitirdiğinizde, adeta, Cemil Meriç ile sohbet etmişçesine dolu ve bir o kadar sarsılmış olursunuz. Siyasi, fikrî, içtimai, edebî sahada tanıdığınız pek çok isimi, aslında eksik tanıdığınızı anlarsınız.

Batıyı ‘kendi evinde’ tanıyan ve onda bir değer bulamayan, bilakis kendi değerlerine dönen pek çok akıl sahibi vardır. Yahya Kemal, Necip Fazıl, Cemil Meriç… bir şekilde batının makyajını bozan isimlerdir. Bu isimlere, Attila İlhan ve Kemal Tahir’i de batının maskeli yüzünü teşhis edenler olarak ilave edebiliriz. Batının makyajlı yüzüne takılıp kalanlar ise, bir hikmetin peşinde olmayanlardır. Onların Batı düşüncesi diye bir derdi de yoktur, olmamıştır; batılılaşmanın tarihçesini, seyrini bilmezler bile. Onlar Meriç’in ifadesiyle: müstağriblerdir, yani şaşkınlar…

Sadece hakikati arayanlardır ki batıyı keşfettikten/çözdükten sonra bir sonuca ulaşırlar. Sonuç bellidir: medeniyet doğudur ya da ‘ışık doğudan gelir’. ‘müstağrib’  bilmese de batılı şarkiyatçı pekâlâ bilir ki, bu ışık İslam’dır. Batıyı da aydınlatan odur. ‘ceplerinde kaybettikleri güneşi’ başka yerde arayanlar ne bulabilirlerdi; kayıp bir hafızadan başka! Hayranlıktan yola çıkanlar ya kaybolur ya da bulurlar; hakikatten yola çıkanlar ise ışığı karanlığa taşıyanlardır.

Cemil Meriç, belki ayaklı ansiklopedidir ancak, bilgisi ansiklopedik değildir. Bu bilgi onun kafasında yeniden şekillenir, tartılır, posası çıkarılır ve fikir haline gelir. O bir iddia sahibi değil, hakikat avcısıdır. Sığ, sahte, adi olanı ifşa eder. Bu manada, batı’nın (batı kültürü ve taşıyıcıları) iç yüzünü, maskeleri düşürerek ifşa ederken; ‘jöntürkler’den bugüne mukallitlerin trajedisini de gözler önüne serer.  Onun iç gözüyle gördüğünü, dış gözü açık ama iç gözü perdeliler görememiştir; zaten bu da nasip meselesidir.

Fikrî müktesebatını oluşturmamış, belli bir düşünce ve idrak merhalesine yükselememiş okurun, Cemil Meriç’ten alabileceği fazla bir şey yoktur. Akademisyen de olsa, netice değişmez.

‘sürgün ülke’de, “bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği” diyen Sezai Karakoç’un ifadesini, sadece benzetme maksadıyla kullanarak diyebiliriz ki: ‘bu ülke’nin yazarı, kendinden ötekine sürgün edilenin hikâyesini söylemiştir. Bu sürgün mekândan değil, imkândandır. Mekânın sahipleri “özyurdunda garip, özyurdunda parya”dır artık… ‘murdar bir halden, muhteşem bir maziye kanatlanmayı’ hayal ederken; gelinen noktayı işaret eder: ‘ümrandan uygarlığa’…

Bir süreğin sonucu olarak diyebiliriz ki, batı, ‘şark meselesinin’ Endülüs cephesini bilinen usulüyle çözdü ve çökertti.  Medeniyet ışığını ‘gemileri yakarak’ kıta’ya taşıyanları, nemrut ateşi ile yakarak hallettiler meseleyi. Ancak, gözyaşı medeniyetinin kudretli/büyük temsilcisi Osmanlı-Türk cephesini çözdülerse de, henüz çökertemediler. Bir ‘Granada’ artık yok; ama ‘bu ülke’ var. O zaman, Cemil Meriç’i yeniden okumanın tam zamanı.

Batı, her şeyiyle kendisidir. Onu tanıdıkça, kendisi için tutarlı olduğunu anlarız. Mesele, biz kimiz? Tanzimat’la başlayan yabancılaşmanın sonucu, geldiğimiz yer: kayıp nesiller ve çöküş! Diriliş, kendimiz olmakla mümkün. Bu ise sadece fark etmemize bağlı…

Yazıyı, Cemil Meriç’in ifadesiyle bağlayalım:

“İslamiyet’i gerçekten tanımak için, onu bütün icaplarıyla yaşamak, yani ‘Müslüman’ olmak şart. Avrupalılar böyle bir mazhariyetten mahrum oldukları için İslam dinini bütün derinliğiyle kavrayamazlar… Bir kelimeyle, İslamiyet ilahi bir hidayettir. Bilgi kâfi gelseydi oryantalistlerin hepsi İslamiyet’i kabul ederdi.” Cemil Meriç. Kültürden İrfana

İSA YAR

*Berceste dergisi/Ağustos 2006

İçimizdeki kalabalık…



Günümüzde teknoloji ve modernitenin kavuştuğu/kavuşturduğu imkânlar mekânı kuşatarak daraltırken, mukimi/insanı eşyanın tasallutunda bunaltmakta ve gittikçe kalabalıklaşan mekânlarda insanın yalnızlığı artmaktadır. Bu yalnızlık ‘insansız’ bir mekânda ‘kimsesizlik’ değil, bilakis herkesin içinde hissedilen yalnızlıktır. İnsana ve hayata dair ortak telakkilerin, inançların, fikirlerin, gayelerin hatta duyguların tahrif/tahrip edildiği; insanın dünyevileştirildiği, feragat, fedakârlık hislerinin kayba uğradığı bir cemiyette, insan neye tutunacaktır veya nereye kaçacaktır; yalnızlığından başka…

 

         Yalnızlık, herkesin şikâyet ettiği bir tecrit gibi algılansa da, esasen, insanın sığınmak için aradığı bir limandır. Orada, inşa ettiği dünyanın hâkimidir insan. Bir manada inziva/uzlet arayışına cevap teşkil ettiği için,  şuurlu bir tercihtir de diyebiliriz. Yalnızlığı bunun için sahiplenir, ancak ‘bilinmek’ isteyen tarafıyla da yalnızlıktan şikâyet ederek, dikkati kendi dünyasına çekmek ister. ‘Tanınma’ bir korkuyu beraberinde getirse de, ‘bilinir’ olmanın cazibesi bu korkuyu bastırır ve insan cemiyet ile kendisi arasında gel-git’lerini yaşar. Kalabalıkta yalnızlığı, tenhada kalabalığı hisseder.

         Şairde bu algılayış daha derin ve sarsıcıdır. Fark, hassasiyetindedir. Şair dikkatini dıştan içe çevirmiştir. Kendi içindeki iniş-çıkışlar, uçurumlar-zirveler, kuyular-sahralar yeryüzünden daha muhteşem ama bir o kadar da ürperticidir. Şair, dışarıya nazar ederken bile iç dünyasının zengin görüntülerini temaşaya devam eder. Bu manada şair cemiyetin içinde aykırı, dalgın, öfkeli ve alabildiğine yalnızdır. Uyurken kâbus, uyanıkken rüya gören ve gördüğü rüyayı hakikat zanneden bir muhayyilenin kurbanı da olabilir şair.

         Şairin dili zengindir; suskunluğu dahi bir lisandır.  O, dışarıdan fark edilmeyen bir kavgayı içinde sürdürür. Onun kavgası kelimelerle! Kelimeleri avlar, mana yükler, yeniden düzenler ve söz inşa eder. Şairin bu münşi sıfatıdır ki ortaya koyduğu eser onun duyuşunu, duruşunu ve derununu/içsesini temsil eder. Şiirin kaidelerini (gelenek) göz ardı etmeden, kendi sesini taşıyan ve kendisi dışında yankılanan bir ahengi imal edendir şair; imâl ve ikmâl. Öte yandan herkesin ‘donmuş’ bir anlamla konuştuğu kelimeler onun dilinde dirilir, çoğalır, kanatlanır ve yerleştiği mısraı ‘sözün ağırlığından’ kurtarıp mana rayihası ile yükseltir.

         …

İnsanın yalnızlığı… Betonlaşmış şehirlerde meskûn olanlar, mekânın ruhsuzluğunu renksiz bir elbise gibi kuşandıklarını bilmezler. Girift şekillerin, sahipsiz seslerin ve umumi kanaatlerin içinde kendini kaybeden insan, Hazreti Yusuf’un kuyuya atılması gibi, cemiyetin içinde yalnızdır ve yüreği olmayan, varsa da yüreği modern tapınmalarla taşlaşmış cemiyet onu ezmektedir. Şair bunun farkındadır; bu farkında olmak sessiz bir çığlık gibi mısralara dökülür. Bu ifşa erbabı dışında duyulmaz bile!  Kulaklar, esasen gönüller dünyevi talepleri çağrıştıran seslere göre kurgulanmıştır…

Şair farkında olandır; farkında olan ve titiz. O, sathî olanı değil, sathın gizlediğini görebilen bir bakışa sahiptir. Gördüğünü kelimelerle resmeden, remz, tasvir erbabıdır. Yani şair, herkesin sıradan/olağan saydığı oluşların arka planında bir iç ahengin varlığını teşhis ve tespit eder. Ve şiiriyle sözü kanatlandırıp, muhayyel bir âleme taşır bizi; Yalnızların, muzdariplerin dünyasına. Sözün ‘kekeme’ halini gizleyendir şiir; kekeme ve yarım. Şair, söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle konuşur! Şair, susan adamdır.

İnsan nazarını dıştan içe (afaktan enfüse), zahirden bâtına, akıldan gönül’e çevirdikçe ve kendi içinde ‘kendini bilme’ adına keşif amaçlı yürüyüşünü sürdürdükçe, masivadan maveraya, beşerden insana yol alacaktır. Şair, bu iç yolculuğunda daha donanımlı ve istidatlıdır. Ancak! Fikirsiz, mihmandarsız, talepsiz ve çilesiz, en önemlisi manevi donanımsız bir yolculuk ki nereye olursa olsun, hedefe vardırmaz. ‘Aşk olmadan meşk olmaz’. Aşk ki Hakka erdiricidir. (Şaire verdiğimiz paye, sıra dışılık, onun her hâlde hakikati idrak ettiğini ifade etmez. Muhayyilesi onu hakikatten uzaklaştırabilir de… Meçhulü kurcalayan merak/tecessüs, Onu mutlak hakikate eriştiremezse, cinnetin eşiğine getirebilir.  Yoksa bir insan-ı kâmil, hakiki bir âlim ve Hakka râm olmuş bir gönül adamı zaten şairin varmak istediği yerde durmaktadır.)

İSA YAR

*Berceste dergisi/Nisan 2005