AYTMATOV’A DAİR…


 “Ruslar, babamı gözümün önünde öldürdüler. Ya duvarlarla konuşacaktım veya kâğıtlarla” Cengiz Aytmatov

          

 

          

 

             O kâğıtları seçti.

            Doksanüç yılının başlarıydı. Kıştı, soğuktu. Bir de denizden esen sert rüzgâr. Mutadım üzere yeni gelen dergileri sormak için girdiğim kitapçı dükkânında raflara göz atarken, bir kitap dikkatimi çekmişti. “Gülsarı”, yazarı Cengiz Aytmatov. Adını bir şekilde duymuş gibiydim, bir aşinalık vardı sanki ama yine de tanımıyordum. Tanımadığım eser ve isimlere temkinli yaklaşırım. Kısa bir incelemeden sonra kitabı aldım; çünkü bu karar anı önemlidir ve ben göz göze geldiğim her eseri kitap dünyama davet etmem.

Kitapçıdan birkaç dergi ve  “Gülsarı” ile çıkmıştım. Dedim ya, kıştı, soğuktu ve üstelik Karadeniz’den sert bir rüzgâr esiyordu.  Bu mevsim, kitap okumak için çok müsait bir iklimi de kuşanmıştır. Muhayyile aradığı uygun zamanı daha çok bu mevsimde bulur. Hele kırlara açılan ya da denize bakan bir pencerenin günışığını buyur ettiği bir odanız varsa… Kitap alıp götürdü beni.  ‘Çevirmenin’ bazı kelimeleri dimağımda red duvarına toslasa da, anlatım ve anlam o kadar güçlüydü ki nihayet kelimelerin manayı taşıyan bir vasıta olmaktan ibaret olduğunu görüyor ve takılıp kalmıyordunuz. Bozkırlar, dağlar, kış, kolhoz, Tanabay, insanlar…

İki yıl sonra yaz mevsiminde gittiğim Kastamonu’da Nasrullah Cami yanında kitapçıdan, Aytmatov kitapları soruyor; “Gün Olur Asra Bedel” ve “Kızıl Elma…” ile çıkıyorum dışarı. Refik Özdek çevirisi (ötüken) ile Türkçenin dil zevkini de tadarak hemen başlıyorum okumaya. “Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gelir gider… gelir giderdi”…Sarı-Özek tren istasyonu…  Nayman Ana, mankurt…  ıssık göl…  Sonra başka eserleri; “Dişi kurdun rüyaları, Cemile, Sultan Murat, Beyaz Gemi, Toprak Ana, Yıldırım sesli manasçı, Deve gözü, Yüzyüze, Deniz kıyısında koşan ala köpek”. Edebiyatın roman şubesinde zirve olması, üslûbu, meselesi, doğduğu toprağa bağlılığı ve en çok kendisi olması… Aytmatov’u sevmiştim. Bizdendi. Yabancılaşan aydın portresi yoktu; bilakis mankurtlaşmaya karşıydı… Yakın zamanlarda “Afrikalı Leo” “Doğunun Limanları” romanlarını okuduğum Amin Maalouf’un “Ölümcül Kimlikler” adlı deneme kitabına bu noktada temas etmeden geçemeyeceğim. Maalouf, malum çok bilinen güçlü bir kalem. Ölümcül kimlikler kitabını, kalemini ve muhakemesini takdir ederek okudum. Ancak, yazarın kendi hikâyesini de dikkate aldığımızda kimlik üzerine söyledikleri tutarlı olsa da, aidiyet zafiyetiyle malûl bir tarafı/temeli olduğu muhakkak. Maalouf, birden çok kimlik/kimliği olduğunu, yerine göre birinin öne çıktığını ama hiçbirinin kendisi olmadığını, belki hepsi olduğunu ifade ediyor. Kimliksizliği bile kimlik yerine koyuyor. Bu onun için anlaşılır bir şey; anlamak ve hak vermek için hikâyesine bakmak yeterli. Aytmatov’da ise kimlik bunalımı ya da kimlik arayışı yok. O kendisi. Hikâyesi bir milletin hikâyesi ve bu coğrafyanın… Öte yandan insan gerçeği ve toplum sosyolojisi bakımından yeryüzüne hitap ediyor. Kökleri sağlam ve dalları gövdesiyle uyumlu! Aytmatov, Törekul’un oğlu… Babasını öldürenlerin diliyle yazsa da (bu bir imkândı) atasını/kendisini yazdı. Sözü yahşi idi; çünkü hep bağlı kaldığı özü de yahşi idi. Kendi diliyle yazan ve fakat mankurtlaşıp özüne yabancılaşanların ne kendi evi oldu ne de başka aidiyeti.   Ölümcül bir kimliği bile…

Cengiz ismini kardeşimde sevmiştim. Bir de Kırgız Türkü Aytmatov’da ve Kırım Türk’ü Cengiz Dağcı’da… Birinden bahsederken diğeri de yâdıma geliyor muhakkak. Aynı coğrafyanın benzer şartlarının içinde yaşamışlar, yaşadıklarını romanlaştırmışlar. Dağcı’nın hikâyesi de bir milletin hikâyesi “O topraklar bizimdi, Onlar da insandı, Yurdunu Kaybeden Adam, Ölüm ve korku günleri…” Kırım, Bahçesaray, akmescid, kalamara, Rus, Alman, savaş, sürgün…  Aytmatov ise benzer bir hikâyeyi zamana ve mekâna yayarak anlatıyordu. İkisi de büyüktü.

Davet edildiğim ve çok arzu ettiğim halde gidemediğim “Hazar şiir akşamları”nın, sonuncusuna katılmıştı. Bizim külliye dergisi 34. sayısını ona ayırmış ve pek çok yazar, büyük eserler kaleme alan Aytmatov’u kaleme almıştı. En son “Dağlar devrildiğinde” romanını okudum. Son zamanlarda ‘Nobel’e aday gösterilme çalışmaları yapıldığını duyuyorduk. O, Nobeli aşmış bir isimdi ve hem Nobele ihtiyacı yoktu hem de Nobeli ona vermezlerdi. Süslü salonların değil, hürriyet kokulu rüzgârların ‘türkü’ söylediği kırların hikâyesini yazan bu dev adamın, Elazığ sokaklarında etrafını çeviren çocukların başını okşarken gördüğüm fotoğrafı çok şeyi anlatmaya yeter. O, mankurtların aksine, köklerine bağlı ama dalları yarına uzanan bir çınardı. Cengiz Aytmatov (Aytmatoğlu) öz kültürüne yaslanarak, ondan beslenerek ve besleyerek  cihanşümul olmanın adıdır.

O, kâğıtları yani yazmayı seçmişti. Yaşarken yazdı, yazdığı için yaşayacak…

Ruhu şad olsun.
İsa YAR
*Berceste dergisi / Haziran 2008

YANDI KİTAP DAĞLARIM


.
.
.
Üstad Necip Fazıl’ı yazmak müşkül, zor iş. Sanatı, fikirleri, hayatı hakkında çok şey yazıldı. Yazan da bilir ki, onu en iyi anlatan yazılarda yine de eksik bir şeyler vardır. ‘Hayatını bir gayeye vakfetmiş’ kahraman, kelimeleri dize getiren şair, yarınlarda daha iyi anlaşılabilecek bir deha, Hak aşığı-hakikat müdafii ve dava adamı…

“Sonuna kadar zirve, sonuna kadar derinlik… Boşluk bırakmadı ki doldurulsun” diyor Osman Yüksel. Üstadın şiiri, edebî kudreti, fikirleri, imanı ve mesajı hakkında değerlendirme yapmaktan imtina ederim. Erbabınca yapılan değerlendirmeler isabeti ölçüsünde, üstadın eserlerini okuma/anlama ameliyemize refakat edebilirler. Necip Fazıl’ı anlamak; şiirlerini ezberlemek, eserlerini okumak olmasa gerektir. Elbette okumadan anlaşılmaz ancak, onun imanını anlamadan sanatı, fikirleri ve çilesi bütünüyle kuşatılamaz. Onu büyük yapan, İslam’ı her türlü sapkın fikirlerden azade doğru tanıyan imanı, Türk’ün ruh köküne nüfuzu, mürşidi Esseyyid Abdulhakim Arvasi’ye bağlılığı ve bu bağlılığın ona kazandırdığı tasavvuf ahlakına dayalı edebiydi. 
Sonsuzluk kervanı, “peşinizde ben,
Üçayakla seken topal köpeğim!”
Bastığınız yeri taş taş öpeyim.
 
Üstadın eserleriyle, ciddi/şuurlu okumaya başladığım bir dönemde; on altı yaşında bir lise talebesi iken tanıştım. Yatılı okulda, okuma isteğimiz zaten bir tutkuya dönüşmüştü. 12 Eylüle üç yıl kala “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diyen sesle ‘Sakarya Türküsü’ söylüyorduk. Aynı dönemde  “Bu ülke su alan bir gemi” ikazını yapın C. Meriç, “murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmayı’ işaret ederken, daha çok entelektüel/akademik çevrelere hitap ediyordu; ancak, onu dinleyen de yine Necip Fazıl’ın takipçisi Anadolu alperenleriydi.
 
 Halimize bakıp muhasebe yapmanın zamanıdır. Necip Fazıl yirmiiki yaşında ‘Kaldırımlar’ı, kırküç yaşında ‘destan’ı, kırk beş yaşında ‘Sakarya türküsü’nü yazmıştı. ‘Zindandan Mehmed’e mektup’u yazdığında elli yedi yaşındadır. Ya biz! Yirmili yaşlarda hayatı tanımaya çalışıyor, otuzlu yaşlarda duraklamaya başlıyor, kırktan sonra ise tamamen dünyevileşiyoruz! Artık ev, araba vb. sevdaların peşinde koşarken, ‘mukaddes emaneti’ büsbütün unutuyor, eşref saatlerimizde geçmişin hatıraları olarak yâd ediyor, akademik/bürokratik mevkilerde ise hiç hatırlamıyoruz. Üstadın gençliğe verdiği önem bunun için midir? ” Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan, fert fert “Ben varım!” cevabını verici, her ferdi, “Benim olmadığım yerde kimse yoktur!” duygusuna sahip bir dava ahlakını parıldatıcı bir gençlik…”   Onun tesir ettiği gençlik bu manada neye sahipse, ona borçludur. Ya bizim yetiştir/eme/diğimiz gençlik ne yapıyor? ‘Popstar’ olmak için sıraya giriyor!
 Baktığımız her ufkun öte yanına hasret;
Bir ömür sürüyoruz; nereye varsak hicret…
Olup biteni tenkit etmekten öte, rahatın tuzağına düşmeden, bize mezara kadar eşlik edecek eşyanın tasallutundan kurtulup, tevarüs ettiğimiz değerleri, temsil etmenin, hayatın içine katmanın ve yarına taşımanın mücadelesini kanaatimce tam veremiyoruz.
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın
Onlar vazifelerini hakkıyla yapıp, iyi atlara binip gittiler. “Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada/ Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez”  ifadesinin işaret ettiği manayı idrak etmeden, ‘bu gün değilse, ne zaman’ sualini kendimize sorarak nefs muhasebesi yapmadan konuşmaya, şikâyete kimsenin hakkı olmasa gerektir. Son söz üstadın:

Yandı kitap dağlarım, ne garip bir hal oldu!
Sonunda bana kalan, yalnız ilmihal oldu!
İSA YAR       
*Berceste Dergisi/ Mayıs 2004

ACİL SERVİS



.
.
.
Güneş henüz doğmamıştı.
Hastahanenin bahçesinde kimse yoktu. Karadeniz’den gelen serin esintinin ağaç yapraklarını hışırdatmasından ve seherde ötmeye başlayan kuşların cıvıltılarından başka bir ses duyulmuyordu. Şehir ise saklandığı sükûnette, doğan gün için uğultu bestelerken; Acil Serviste hastalar sabahı, beyaz gömlekliler nöbetin bitmesini bekliyorlardı… Hayır, beklemiyorlardı; onlar hep oradaydılar ve zaman bölünerek ve adeta bir lastik gibi uzayıp kısalarak, herkesi bir yerlere sürüklüyordu…
Sükûta anîden (aşina) bir ses düştü; cankurtaran (ambulans), ürperten ve fakat şifalı ve ümitli sesiyle süratle yaklaştı… Sedye, hasta, serum, müdahaleler…
__”Damar yolunu açalım… Evet, tamam.
__Şimdi ‘kombivent’ verelim; Tansiyonu aldık mı?
—Sakin olun hanımefendi! Korkulacak bir şey yok…”
         İzdihamın sükûnet olarak algılandığı yer acil servis! Ancak yanıltıcı bir sükûnet bu: bütün insanî hislerin iç içe harmanlandığı, temerküz ettiği/toplandığı bu sakinlik -duruma göre- bir feryada veya hayatı keşfetmenin sevincine dönüşebilir.
         Dışarıda kendi mecrasında zamanın sardığı hayat; burada incelir, çözülür, kopar ve düğümlenir… Acil servis -idrak eden için- hayatın nabzının sayıldığı yerdir. İnsanın, tanımadığı başka bir insana ‘insanî’ müdahalesidir acil serviste müşahede edilen. Nihayetinde bütün çabalar insana yardıma yönelik ve hayata dairdir.
         Burada hayat dokunulabilir bir şeydir! Aczin şuura yükseldiği bu mekânda, acil servis personeli ‘gafleti’ misafir edemeyecek kadar meşguldür. Teyakkuz hali burada o kadar iyi saklanmıştır ki, ancak acil vakıa bütün telaşı ile servise intikal edince kendini gösterir. Bu zuhur ise öyle sakin tezahür eder ki; fark edemezsiniz bile. Soğukkanlı ama süratli ve mahirane hareketlerle yapılması gereken yapılır.
 
         Burası insanı hayata bağlayan ipin/bağların aşikâr olduğu yer. İnsan; dış tesirlerle veya iç âleminde yaşadığı kırılmaların/sarsıntının tahribatı ile öyle bir hâle gelir ki,  vücut bir şeylerin iyi gitmediğinin işaretlerini verir. Hasar uzuvlarda/bedende ise iş nispeten kolaydır. Tıbbi müdahale, başarısını sadece bedene tasarruf ederek gösterebilir. ‘Psikosomatik’ tabir edilen rahatsızlıklarda bile -ki sebebi hissidir-, iğne/ ve ilaçla şuurun/idrakin neredeyse geçici iptali temin edilir.   Eğer asabî/hissî bir kırılmadan sonra ‘mahiyetini bilemediğiniz’ ruhunuz incinmişse yine acil servise düşer yolunuz; lâkin ilacınız kendi içinizdedir. Muhtevasında ‘muhabbet’ yazan bir tablet, şurup, ampul, serum… henüz üretilemedi! Karşınızda, sizi anlamaya ve yardımcı olmaya çalışan insanlar bulursunuz; bu da bir şeydir. Biliyoruz ki hayatı anlamlı kılan biraz da acılarımızdır. Şairin ifadesiyle: “bu âlemde gamsız âdem olmaz/onun için, gamsız olan âdem olmaz”
         Gün doğar, yükselir, zevale yaklaşır, akşam olur ve gece… Acil serviste zaman böyle tanımlanmaz. Orada zaman an’dır. Orada zaman hastadır ve mekân hayattır. Burada beklemenin ne manaya geldiğini en iyi şairler ifade eder: ”Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir / Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat” diyen şair uzayan/geçmeyen zamanı; ”Ne hasta bekler sabahı / Ne taze ölüyü mezar / Ne de şeytan bir günahı / Seni beklediğim kadar”(N.F.K) diyen şair ise, beklenene hasreti…
         Ve insan yüzleri, yüz ifadeleri… Yüzler maskesizdir burada, ifadeler samimi, insanîdir. Hasta yüzleri: önce endişeli, belki korku dolu ama ümitli; maddi imkânı/mevkii ne olursa olsun, aczini idrak ile canı verene tevekkül, tababeti temsil edenlere kendini teslim… Sonra rahatlama, hayatı fark etme, insana bürünme…
         Ve beyaz gömlekliler… Ev, aile, çocuk, özel/mahrem dünyalarını bir an için unutmuşçasına kendini işine yani ‘hayatı kurtarma vesilesi olmaya’ adamış güzel insanlar… Öyle ki başka bir yerde/zamanda birbirinden farklı düşünen değişik ilgileri olan bu insanlar, Acil Serviste bir tek şey için seferberdir: hasta, yani insan. Hasta veya hasta yakını olarak geldiğiniz bu serviste endişeden kurtulup evinize, işinize, uykunuza dönebilirsiniz. Ama beyaz gömlekliler hep oradadır. Siz sancılarınızı bırakıp, uykunuzu alıp gidersiniz; Onlar yeni sancılarla rahat uykuları mübadele için orada kalırlar. Esasen sağlık kuruluşlarında bu hep böyledir. Acil Servis ise bunun özetidir, bir tabloda resmedilmesidir.
         Oraya herkesin yolu düşebilir: bir cankurtarana yol vermeyen sürücünün de, beyaz gömleklileri sadece bir ücretli gibi görenlerin de… Çünkü Acil Servis mekân olarak belki hastanenin içindedir ama esasen hayatın içindedir. Sizin gibi…
         Kim bilir! Bir gün acil servise yolumuz düşer ve oradan ötelere yol buluruz; kıpırdayan dudaklarımızda şu mısralar:
“Garip geldik gideriz, rafa koy evi barkı!
Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı…”
Hastanenin önüne iki araba yanaştı.
Hayata tutunan bir hasta, yakınlarının yardımı ve ihtimamla arabaya bindirildi. Acil servisin önünden ayrılan araba, içinde tebessüm ederek şakalaşan insanlarla şehrin içine doğru uzaklaştı…  Başka bir kapının önünde ise, arabaya bir tabut yerleştiriliyordu. Araba, içinde hıçkıran gözü yaşlı insanlarla, ‘morg’ yazan kapıdan uzaklaşarak şehrin dışına yöneldi… Hastanenin içinde ‘doğumhane’den bir bebek ağlaması duyuldu, duyanlar gülümsedi.  İki araba da uzaklaşmıştı.
 
(Bu yazı Ünye Devlet hastanesi Acil Serviste 24 saat’lik müşahade/gözlemin sonrası kaleme alınmıştır.)
*Berceste dergisi/ 52.sayı-ekim 2006
 
*tss dergisi sayı 16 (2008)

Batıyı Jurnalleyen Kalem : CEMİL MERİÇ


Ben ezeli bir mağlubum yavrum, Seni sevgimle tutamadıktan sonra. Hakkımdır diyorsun.   Senin yaşında hak olmaz. Sen haklarını adım adım fethetmek zorundasın. Ama anlatamıyorum. Neleri kaybettiğinin farkında değilsin. Sultanlıktan kapıcılığa koşuyorsun. Başkaları da koşuyor. Ama ben bu kadar acıyı sen de başkalarına benzeyesin diye çekmedim.” jurnal. Cilt 1

Hüzün. Ne güzel histir o. Bir o kadar da insanî. Payımıza düşen hep hüzün olsa da, severiz bu hissi. Şair: ” hüzün ki en çok yakışandır bize” derken haklıydı. Hüzünde saklı bir güzellik, ‘yitiğinin’ ve elinde kalanın farkındalığı vardır. Bu duygu mankurtta yoktur…

Bugünkü meselelerimizi doğru anlamak için, iki asırlık yakın geçmişi çok iyi bilmek zorundayız; yakın geçmişi ve batıyı… Batıyı gerçek manada tanımak, fikri arka planına nüfuz etmekle mümkün; bu konuda, “İzmler idrakimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşelerinden geliyor; hepsi Avrupalı  diyen Cemil Meriç’in mihmandarlığı tartışılmaz.  Fikir hayatımızın son dönemine damgasını vuran isimlerin başta gelenlerindendir Cemil Meriç. Bir kıyasa girmeden diyebiliriz ki o bir münferittir. Mütecessis bir zekâ, mütefekkir bir kafa ve münekkit…

Cemil Meriç’in eserlerini önemli ve farklı kılan bu ülkenin ve coğrafyanın gerçekleridir. Millet olarak, batı ile temasımız/tanışıklığımız kadimdir. Denebilir ki, batının tarihinden Türk’ü çıkarın, geriye fazla bir şey kalmaz! Ancak, son iki asır batıya akışın manası tersyüz edilmiş, adeta iddiamızdan vazgeçmiş, rakibe boyun eğmişiz! Meriç, râm olduğumuz gücün esasen kartondan/tenekeden içi boş bir dev olduğunu, kalemini bir kılıç gibi bu heyulaya saplayarak ispat etmiştir. Onun farklılığı, “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diyen Üstad Necip Fazıl’a nispetle; daha temkinli bir yerde (a’raf) durarak, ‘entelektüel’ bir eda, akademik bir lisanla: ” Ne gülüyorsun! Anlattığım senin hikâyen” demesidir.

Benim yazılarımda fikir sıkıştırılmıştır. Anlamak için biraz sulandırmak lazımdır” diyen bu sancılı kafayı anlamak için iki eseri, “Bu Ülke” ve daha çok “Ümrandan Uygarlığa” okumak kâfidir. “Kırkambar, Mağaradakiler, Bir Medeniyetin eşiğinde, kültürden İrfana, ışık doğudan gelir, Sosyoloji Notları” ise tamamlayıcı kitaplar. “Jurnal”, mahremiyeti teşhir gibi bir mahsuru ihtiva etse de büyük yalnızlığını ve derin iç âlemini anlamak bakımından önemlidir. Hakkında yazılan eserlerden kanaatimce en önemlisi, Halil Açıkgöz’ün “Cemil Meriç’le Sohbetler” kitabıdır.  Kitabı bitirdiğinizde, adeta, Cemil Meriç ile sohbet etmişçesine dolu ve bir o kadar sarsılmış olursunuz. Siyasi, fikrî, içtimai, edebî sahada tanıdığınız pek çok isimi, aslında eksik tanıdığınızı anlarsınız.

Batıyı ‘kendi evinde’ tanıyan ve onda bir değer bulamayan, bilakis kendi değerlerine dönen pek çok akıl sahibi vardır. Yahya Kemal, Necip Fazıl, Cemil Meriç… bir şekilde batının makyajını bozan isimlerdir. Bu isimlere, Attila İlhan ve Kemal Tahir’i de batının maskeli yüzünü teşhis edenler olarak ilave edebiliriz. Batının makyajlı yüzüne takılıp kalanlar ise, bir hikmetin peşinde olmayanlardır. Onların Batı düşüncesi diye bir derdi de yoktur, olmamıştır; batılılaşmanın tarihçesini, seyrini bilmezler bile. Onlar Meriç’in ifadesiyle: müstağriblerdir, yani şaşkınlar…

Sadece hakikati arayanlardır ki batıyı keşfettikten/çözdükten sonra bir sonuca ulaşırlar. Sonuç bellidir: medeniyet doğudur ya da ‘ışık doğudan gelir’. ‘müstağrib’  bilmese de batılı şarkiyatçı pekâlâ bilir ki, bu ışık İslam’dır. Batıyı da aydınlatan odur. ‘ceplerinde kaybettikleri güneşi’ başka yerde arayanlar ne bulabilirlerdi; kayıp bir hafızadan başka! Hayranlıktan yola çıkanlar ya kaybolur ya da bulurlar; hakikatten yola çıkanlar ise ışığı karanlığa taşıyanlardır.

Cemil Meriç, belki ayaklı ansiklopedidir ancak, bilgisi ansiklopedik değildir. Bu bilgi onun kafasında yeniden şekillenir, tartılır, posası çıkarılır ve fikir haline gelir. O bir iddia sahibi değil, hakikat avcısıdır. Sığ, sahte, adi olanı ifşa eder. Bu manada, batı’nın (batı kültürü ve taşıyıcıları) iç yüzünü, maskeleri düşürerek ifşa ederken; ‘jöntürkler’den bugüne mukallitlerin trajedisini de gözler önüne serer.  Onun iç gözüyle gördüğünü, dış gözü açık ama iç gözü perdeliler görememiştir; zaten bu da nasip meselesidir.

Fikrî müktesebatını oluşturmamış, belli bir düşünce ve idrak merhalesine yükselememiş okurun, Cemil Meriç’ten alabileceği fazla bir şey yoktur. Akademisyen de olsa, netice değişmez.

‘sürgün ülke’de, “bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği” diyen Sezai Karakoç’un ifadesini, sadece benzetme maksadıyla kullanarak diyebiliriz ki: ‘bu ülke’nin yazarı, kendinden ötekine sürgün edilenin hikâyesini söylemiştir. Bu sürgün mekândan değil, imkândandır. Mekânın sahipleri “özyurdunda garip, özyurdunda parya”dır artık… ‘murdar bir halden, muhteşem bir maziye kanatlanmayı’ hayal ederken; gelinen noktayı işaret eder: ‘ümrandan uygarlığa’…

Bir süreğin sonucu olarak diyebiliriz ki, batı, ‘şark meselesinin’ Endülüs cephesini bilinen usulüyle çözdü ve çökertti.  Medeniyet ışığını ‘gemileri yakarak’ kıta’ya taşıyanları, nemrut ateşi ile yakarak hallettiler meseleyi. Ancak, gözyaşı medeniyetinin kudretli/büyük temsilcisi Osmanlı-Türk cephesini çözdülerse de, henüz çökertemediler. Bir ‘Granada’ artık yok; ama ‘bu ülke’ var. O zaman, Cemil Meriç’i yeniden okumanın tam zamanı.

Batı, her şeyiyle kendisidir. Onu tanıdıkça, kendisi için tutarlı olduğunu anlarız. Mesele, biz kimiz? Tanzimat’la başlayan yabancılaşmanın sonucu, geldiğimiz yer: kayıp nesiller ve çöküş! Diriliş, kendimiz olmakla mümkün. Bu ise sadece fark etmemize bağlı…

Yazıyı, Cemil Meriç’in ifadesiyle bağlayalım:

“İslamiyet’i gerçekten tanımak için, onu bütün icaplarıyla yaşamak, yani ‘Müslüman’ olmak şart. Avrupalılar böyle bir mazhariyetten mahrum oldukları için İslam dinini bütün derinliğiyle kavrayamazlar… Bir kelimeyle, İslamiyet ilahi bir hidayettir. Bilgi kâfi gelseydi oryantalistlerin hepsi İslamiyet’i kabul ederdi.” Cemil Meriç. Kültürden İrfana

İSA YAR

*Berceste dergisi/Ağustos 2006

İçimizdeki kalabalık…



Günümüzde teknoloji ve modernitenin kavuştuğu/kavuşturduğu imkânlar mekânı kuşatarak daraltırken, mukimi/insanı eşyanın tasallutunda bunaltmakta ve gittikçe kalabalıklaşan mekânlarda insanın yalnızlığı artmaktadır. Bu yalnızlık ‘insansız’ bir mekânda ‘kimsesizlik’ değil, bilakis herkesin içinde hissedilen yalnızlıktır. İnsana ve hayata dair ortak telakkilerin, inançların, fikirlerin, gayelerin hatta duyguların tahrif/tahrip edildiği; insanın dünyevileştirildiği, feragat, fedakârlık hislerinin kayba uğradığı bir cemiyette, insan neye tutunacaktır veya nereye kaçacaktır; yalnızlığından başka…

 

         Yalnızlık, herkesin şikâyet ettiği bir tecrit gibi algılansa da, esasen, insanın sığınmak için aradığı bir limandır. Orada, inşa ettiği dünyanın hâkimidir insan. Bir manada inziva/uzlet arayışına cevap teşkil ettiği için,  şuurlu bir tercihtir de diyebiliriz. Yalnızlığı bunun için sahiplenir, ancak ‘bilinmek’ isteyen tarafıyla da yalnızlıktan şikâyet ederek, dikkati kendi dünyasına çekmek ister. ‘Tanınma’ bir korkuyu beraberinde getirse de, ‘bilinir’ olmanın cazibesi bu korkuyu bastırır ve insan cemiyet ile kendisi arasında gel-git’lerini yaşar. Kalabalıkta yalnızlığı, tenhada kalabalığı hisseder.

         Şairde bu algılayış daha derin ve sarsıcıdır. Fark, hassasiyetindedir. Şair dikkatini dıştan içe çevirmiştir. Kendi içindeki iniş-çıkışlar, uçurumlar-zirveler, kuyular-sahralar yeryüzünden daha muhteşem ama bir o kadar da ürperticidir. Şair, dışarıya nazar ederken bile iç dünyasının zengin görüntülerini temaşaya devam eder. Bu manada şair cemiyetin içinde aykırı, dalgın, öfkeli ve alabildiğine yalnızdır. Uyurken kâbus, uyanıkken rüya gören ve gördüğü rüyayı hakikat zanneden bir muhayyilenin kurbanı da olabilir şair.

         Şairin dili zengindir; suskunluğu dahi bir lisandır.  O, dışarıdan fark edilmeyen bir kavgayı içinde sürdürür. Onun kavgası kelimelerle! Kelimeleri avlar, mana yükler, yeniden düzenler ve söz inşa eder. Şairin bu münşi sıfatıdır ki ortaya koyduğu eser onun duyuşunu, duruşunu ve derununu/içsesini temsil eder. Şiirin kaidelerini (gelenek) göz ardı etmeden, kendi sesini taşıyan ve kendisi dışında yankılanan bir ahengi imal edendir şair; imâl ve ikmâl. Öte yandan herkesin ‘donmuş’ bir anlamla konuştuğu kelimeler onun dilinde dirilir, çoğalır, kanatlanır ve yerleştiği mısraı ‘sözün ağırlığından’ kurtarıp mana rayihası ile yükseltir.

         …

İnsanın yalnızlığı… Betonlaşmış şehirlerde meskûn olanlar, mekânın ruhsuzluğunu renksiz bir elbise gibi kuşandıklarını bilmezler. Girift şekillerin, sahipsiz seslerin ve umumi kanaatlerin içinde kendini kaybeden insan, Hazreti Yusuf’un kuyuya atılması gibi, cemiyetin içinde yalnızdır ve yüreği olmayan, varsa da yüreği modern tapınmalarla taşlaşmış cemiyet onu ezmektedir. Şair bunun farkındadır; bu farkında olmak sessiz bir çığlık gibi mısralara dökülür. Bu ifşa erbabı dışında duyulmaz bile!  Kulaklar, esasen gönüller dünyevi talepleri çağrıştıran seslere göre kurgulanmıştır…

Şair farkında olandır; farkında olan ve titiz. O, sathî olanı değil, sathın gizlediğini görebilen bir bakışa sahiptir. Gördüğünü kelimelerle resmeden, remz, tasvir erbabıdır. Yani şair, herkesin sıradan/olağan saydığı oluşların arka planında bir iç ahengin varlığını teşhis ve tespit eder. Ve şiiriyle sözü kanatlandırıp, muhayyel bir âleme taşır bizi; Yalnızların, muzdariplerin dünyasına. Sözün ‘kekeme’ halini gizleyendir şiir; kekeme ve yarım. Şair, söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle konuşur! Şair, susan adamdır.

İnsan nazarını dıştan içe (afaktan enfüse), zahirden bâtına, akıldan gönül’e çevirdikçe ve kendi içinde ‘kendini bilme’ adına keşif amaçlı yürüyüşünü sürdürdükçe, masivadan maveraya, beşerden insana yol alacaktır. Şair, bu iç yolculuğunda daha donanımlı ve istidatlıdır. Ancak! Fikirsiz, mihmandarsız, talepsiz ve çilesiz, en önemlisi manevi donanımsız bir yolculuk ki nereye olursa olsun, hedefe vardırmaz. ‘Aşk olmadan meşk olmaz’. Aşk ki Hakka erdiricidir. (Şaire verdiğimiz paye, sıra dışılık, onun her hâlde hakikati idrak ettiğini ifade etmez. Muhayyilesi onu hakikatten uzaklaştırabilir de… Meçhulü kurcalayan merak/tecessüs, Onu mutlak hakikate eriştiremezse, cinnetin eşiğine getirebilir.  Yoksa bir insan-ı kâmil, hakiki bir âlim ve Hakka râm olmuş bir gönül adamı zaten şairin varmak istediği yerde durmaktadır.)

İSA YAR

*Berceste dergisi/Nisan 2005

 

MİHNET-İ AŞK


 Vedat Ali Tok

 

Mihnet-i aşk ey dil âsândur diyü çok urma laf
Aşk bir yükdür ki ham bulmuş anun altında kaf
Fuzûlî

           (Ey gönül aşkın sıkıntısı kolaydır diye çok konuşma; zira aşk öyle bir yüktür ki kaf, onun altında bükülüp kalmıştır.)
Divan edebiyatını bir aşk edebiyatı şeklinde tarif etmek hiç de mübalağa sayılmaz. Çünkü bu edebiyat, şiir ağırlıklıdır ve şiirin de en başta gelen temalarından biri aşktır. Her Divan şairi gönlündeki aşkı sözle, şiirle tarif etmeye, resimlemeye çalışmış; bunun neticesinde de büyük ve renkli bir aşk edebiyatı doğmuştur. 
          Divan şairleri aşk hususunda hassastır. Aşka gereken önemi vermeyen ve aşk yolunda çile çekmesini bilmeyen insanların aşk kelimesini ağzına almasına bile tahammül edemezler.
Edebiyatımızda aşk ve çile denince akla ilk gelen şair Fuzûlî’dir. Fuzûlî, yalnız Türk dünyası edebiyatının değil, dünya edebiyatının da bu sahada en kuvvetli şairlerinden biridir. Onda aşk, kemal derecesini bulmuştur. Her şiirinde aşkın hakikî ve mecazî manalarını çağrıştıran izler bulunur Fuzûlî’nin…
              Bilindiği gibi Leyla ile Mecnun mesnevisi beşeri aşktan ilâhî aşka geçişin macerasını anlatan bir eserdir. Fuzûlî, bu eserindeki Mecnun’u âdeta kıskanır bir şiirinde ve onun şöhretinden başka bir şeyi olmadığını haykırır:
        Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidadı var
        Âşık-ı sâdık menem Mecnun’un ancak adı var
         Mecnun’un adı çıkmıştır. Asıl âşık benim. Çünkü benim yaratılışımda âşıklık istidadı vardır.
        Herkes âşık olamaz. Çünkü âşık olmak kolay değildir. Aşkın çilesi her çileye benzemez. Taşlıcalı Yahya, aşkı bir demirden dağı alıp boynunda dolaştırmaya benzetir:
        Bir demir dağı delip boynuna almak gibidir
         Her kişi âşık olurdu eğer âsân olsa
        (Aşk, bir demir dağı delip boynuna asıp gezmek gibidir. Eğer kolay olsaydı herkes âşık olurdu.)
        Bu yüzden Fuzûlî aşka gönül vermenin tekin bir yol olmadığını, aslında aşkın can için bir âfet olduğunun herkes tarafından bilindiğini söyler:   
       Dil verme gam-ı aşka ki aşk âfet-i cândur
       Aşk âfet-i can olduğu meşhûr-ı cihândur
   Bu hususta Fuzûlî’nin kendi tecrübesi de vardır:
      Aşk içre azâb olduğun andan bilürem kim
      Her kimse ki âşıktır işi âh ü figândur
(Aşkın içinde azap olduğunu, her âşık olanın ağlayıp inlediğinden bilirim.)
        Bâr-ı belâ-yı aşka heves kılma Bâkiyâ
       Zîrâ tahammül itmeyesün ihtimâldür
        Şairler Sultanı Bâkî de aşk hususunda tedirgindir ve kendinden emin olamaz: (Aşkın
belâlı meyvesine heves etme ey Bakî! Çünkü bu ağır yükü taşıyamayacağından korkarım.)
   Nef’î, aşkın onulmaz bir dert olduğunu bilenlerden bir şairdir. Bu dert sahibinin çektiklerini ne ailesi ne arkadaşı anlayabilir; ancak Allah ve âşık olan bilebilir:
Çekdiğim derdi ne hem-hâne ne hem-râh bilir
Âşıkım hâl-i dil-i zârımı Allâh bilir
   Şair Zâtî, aşkın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalıştığı beytinde karşımıza şöyle bir manzara çıkarır:
Şekl-i aşkı gönlümün levhinde tahrîr eyledüm
Yanar odı bir akarsu üzre tasvîr eyledüm
        (Aşkın şeklini gönlümün sayfasına işledim ve bir akarsu üzerinde alevli bir ateş resmi çizdim.)
Zâtî’nin çizdiği resimde gönül bir akarsuya benzetilmiş, kalpteki aşk ise bu akarsuyun üzerinde yanan alevli bir ateş olarak resmedilmiştir. Aşkın hararetli ateşi, akarsuyun üzerinde yanmaya devam ediyor.
     Eşrefoğlu Rumî aşkın nasıl bir şey olduğunu düşünmüş ve insan ile aşk arasındaki macerayı şöyle tarif etmiş:
    Bu âlem sanki oddan bir denizdür
    Ana kendüyi atmakdur adı ‘ışk
(Bu dünya sanki ateşten bir denizdir, ona kendini atmanın adı aşktır.)
   Fuzûlî, Su Kasidesi’nde ateş ve su mazmununu çok kullanır; çünkü âşığın gönlü tarif edilmez şiddette yanarken gözündeki yaş hiç eksik olmaz.
   İsmail Hakkı Bursevî’nin:
        Aşkdır ser-levha-i mecmua-yı sırr-ı Hudâ
        Mekteb-i irfanda aşk ile iderler ibtidâ
beytinde de bahsettiği gibi Allahü Teâlâ’nın kâinatı ve insanları yaratışında aşk vardır. Bu aşk sebebiyle yaratılmıştır dünya. Fuzûlî’nin beytine dönelim şimdi:
Mihnet-i aşk ey dil âsândur diyü çok urma laf
Aşk bir yükdür ki ham bulmuş anun altında kaf
   Ey gönül/ya da/ ey dil, aşkın mihneti kolaydır diye çok konuşma; aşk öyle bir yüktür ki onun altında kaf ezilmiştir.
   Kaf kelimesinin bir anlamı Arap harflerinden biri olan kaf harfidir. Kaf harfi aşk kelimesinin son harfi ve şekil olarak da bükümlü olduğu için şair, hüsn-i talil yoluyla kaf harfinin bile aşkın altında bükülmüş olduğunu ifade ediyor; ama şairin asıl anlatmak istediği bu değildir.
Kaf kelimesinin bir anlamı da dağdır. Fuzûlî, Ahzab Sûresi, 72. âyete telmihte bulunuyor: “Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O, cidden çok zalim, çok cahil bulunuyor.” buyurulmaktadır. İşte göklerin, yerin ve dağların o ağır sorumluluktan korktukları fakat insanın yüklendiği aşk budur. 
   İnsan iyice düşünürse böyle bir aşk mihnetinin kolay olmadığını anlar. Çünkü bu aşk büyük bir sorumluluk gerektiriyor. Kul ve insan olma sorumluluğu…
   Bizim Yûnus, aslında aşk için sözü uzatmamak gerektiğini söylüyor ve tek hecelik aşk için şöyle diyor:
Dört kitâbın ma’nîsin okudum tahsîl kıldım
Aşka gelicek gördüm bir ulu heceyimiş
 

*Berceste Dergisi / Ocak 2010

GÜNLÜK


.
.
.

 Günce     

Yaşadıklarımı anlamlandırmaya, hayatı anlamaya çalışıyorum.

Anlama çabasının ötesinde daha başka bir şey bu, yerimi anlamaya çalışmak gibi! Yerimi yani tutunduğum gerçekliği ya da tutunamamayı, bir şeylerin, günlük yaşantıyı oluşturan şeylerin birbiri ile uyum veya tezadını, çelişkilerimi, direnme ve teslimimi, pek çok şeyi bir arada düşünüyorum. Düşünüyorum da denemez, düşünmeye çalışıyorum.

Fark ettim ki yıllardır bir çelişkinin içindeyim. Zihnimde inşa ettiğim tasavvura dayanan muhayyel dünyam ile gerçek dünya arasında tenha bir “kurtarılmış” alanda yaşıyorum. Düşüncelerimin, duygularımın ikliminde yaşadığım bu tenhadan çıkmayı sevmesem de dışımdaki hayat beni kendi meydanına çekiyor. Günlük yaşantımız görünür olan bu meydanda tezahür ediyor zaten. Oysa insanı bir tekdüzeliğe, sıradanlığa hatta modern köleliğe mahkûm eden bir zemin bu; çağdaş ve kirli…

Bana göre kirletilmiş çağın bu kirli zemininde yaşamak zorundayız. Güya yaşıyoruz lakin açmazımız da tam burada başlıyor. Günübirlik yaşantımızda, sosyal münasebetlerde, yüklendiğimiz rol modellerde iki dünya arasında kalmış gibi oluyorum. Kendi dünyamdan bakıyorum her şeye ve bir çocuk gibi acı çekiyorum. Zemini tanzim edecek imkâna sahip olmadığımız gibi zemini terk etmemiz kolay görünmüyor. Bu zeminde kendime rağmen var oluyorum. Günün ifadesi ile özgür değiliz hiç birimiz. Bir anlamda özgürlük bedel istiyor. Zeminin dışına çıkmanızla mümkün huzur ancak bu kaçış hayatın dışına çıkmakla eşanlamlı; kaçamıyorsunuz. Her meseleye bir şair gibi bakıyorsunuz, tepki veriyorsunuz ve dolayısıyla gittikçe yalnızlaşıyorsunuz. Öte yandan bu duruşunuz size içten içe bir zafer zevki tattırsa bile görünür olduğunuz zeminde yenilgiler alıyorsunuz.

Şüphesiz yaşadığımız hayat bir roman değil. Gerçeğin zemini sert, gerçeğin kendisi de. İnsan ilişkileri insana rağmen tezahür ediyor bu zeminde. Hesaplar yapılıyor, menfaatler dikkate alınıyor; ahlakîlik sadece “retorik” bir “söylem” olarak kayıtlara geçiyor. Dostluklar, arkadaşlıklar, ağabeylik-kardeşlik sözlükte anlamını bulan ama bu zeminde tüketilmiş kavramlar. Bu kavramları bu zeminde asli manasıyla temsil etmenin karşılığı bir çocuk gibi kandırılmaktır. Şair ise hiç büyümeyen bir çocuktur…

İçim diyor ki: büyümek istemiyorum, kandırın beni. Yaralarımı sararak şaşırtın, utandırın beni. Yok, bir kâbus ise gördüğüm, uyandırın beni. Bu zehir idrakten arındırın, içinizde barındırın beni. Biliyorum, bir şey değişmeyecek. Bari bir adım daha atın usandırın beni ki yakayım gemileri… / Ocak 2013

 


           Yazmak ve yaz(a)mamak üzerine…

            Yazmanın ileri merhalesi, yaz(a)mamak olmalı diye düşünüyorum. Sözün ardından gelen sükût gibi…
           Yazamamaktan neyi kast ettiğimizi biraz açalım. Yazmayı, yaşamakla neredeyse eş anlamlı sayacak kadar kalemle hemhal olmuş birisi için artık yazmamak bir tercih olmasa gerekir. Yazmak, kişinin mahremiyetini gayrıya açmasıdır aynı zamanda. Mahremiyetini, yani kalbini ve kafasını… Başka bir ifadeyle, paylaşmak ya da varlığından haberdar kılmak başkalarını. Kendisini, kendisi olarak ifade etmek bir bakıma ve kendinde kalarak, muhite sarf-ı nazar ettiğinde görebildiklerini kelimelere yüklemek ve salmak söz denizine.

 

           Bazen, evet bazen, insan hayatta öylesine tenha kalıyor ki o zaman söz taşıyamıyor biriken anlamı. İçinizde biriken anlam sizi gâh uçurumlara sarkıtıyor gâh zirvelere kanatlandırıyor; kopuyorsunuz ve fakat kaçamıyorsunuz! Ne bu halet-i ruhîden ne de cemiyetten. Etrafınızda bulunanlar ki en yakınınız/da olsalar bile bazen ikliminizi yeterince kavrayamıyor, sizi anlayamıyorlar; muhabbetlerine rağmen. Belki size öyle geliyor. O zaman sözden yani ifade etmekten kaçıyorsunuz. Bir mahremiyet alanı inşa ediyor ve orada yaşıyorsunuz. Bu iyi bir durumdur belki ya da öyle olması gerektiğini düşünürken dışınızda bıraktığınız “şey”ler mütemadiyen duvarınızı dövüyor. İçinizde dahi rahat kalamıyorsunuz.

            Hayata müdahale etmeseniz de hayatınıza müdahale ediliyor ki bu kaçınılmaz bir şey. Etrafınız sizden sizi işitmek istiyor. Konuşarak, yazarak ve susarak sesleniyorsunuz ve fakat adeta dilinizi anlamıyorlar. Kelimeleriniz bile lügatte aynı olsa da cümlede değişiyor. Yoruluyorsunuz. Yazmakla maksadınız kendinizi ifade etmekse ve ifadeleriniz kelimelerini kaybetmiş kalabalığın uğultusunda yitiyorsa, susmak zorunda kalıyorsunuz. Oysa susmak daha derin bir ifade tarzı. Susmak derin bir yalnızlık ve susmak anlamanın eşiğininde kalakalmak …

            Yaz(a)mamak nefes almaktır ve yazmak nefesi vermek. Hayat da bir anlamda zaten nefes alıp vermekten ibaret değil mi…

         Aralık 2011

 NE HABER

Dönüp yazdıklarımı yeniden okuyorum.

Yaşadıklarımı yeniden yaşamak istediğim anlamına gelmeyen bir okuma bu. Dönüp izlerime bakıyorum. Aynadaki yüzümüz değil bizi en iyi anlatan, biliyorum. Yüzünü sadece aynada görebilecek bir yüzsüzlüğümüz ya da hangi yüzü taşıdığımıza dair bir şüphemiz de olmadı hiç. Yazmak yaşamaktı ve hayatın üzerimizdeki tasarrufu yazdıklarımızdaydı…

İnsan gittikçe sessizliği daha çok seviyor, belki bana öyle geliyor. Uğultuyu barındıran kalabalıkların bana öğretebileceği bir şey yok. Yine de her insan okunmaya değer bir kitap. Bir kararda kalmıyor halimiz. Mesela bir yönüyle tanıdığımız insan bizi şaşırtabiliyor. Şaşırıp kalıyorum! Dostluğu yeniden anlamlandırmaya çalışıyorum, yaralanmış arkadaşlıkların onarılması gerektiğini fark ediyorum. Yabancıyı yeniden tanımlıyorum. İnsanlar hakkında ne kadar yanılabiliyoruz! Kim bilir, insanları ne kadar yanıltıyoruz.

 

Yazdıklarımı dönüp yeniden okuyorum.

Yeni şeyler yazmıyorsam, bu sözümün arkasında olduğumu gösterir. Sesimi çoğaltmak sözümü derinleştirmez ya da susmam sesimi kaybettiğim anlamına gelmez. Kıymet hükümlerim itibariyle, iddiam, ret ve kabullerimle bir istasyon gibi yerimdeyim. Yanımdan gelip geçenlerin boşaltılmış beyinleri, tenhalaşmış yürekleri avucumda! Kendilerinden soyunup dünyayı yüklendiler; yükleri dillerinde, kalplerinde zikirdir artık: evdir, arabadır, makamdır, imkândır…

Yeniden okuyorum yazdıklarımı dönüp.

Dönmediğimi köşelerden, belki içimde kıvrılarak bir ırmak gibi aktığımı, yüreğimin buz tutmadığını hatta yangın yeri olduğunu fark ederek yalnızlığa sarınıp serinletiyorum içimi.

Buradayım… 10.10.2011

 

İsa YAR

www.isayar.com


.
 


 

    

“Görenin gördüğü, görünen değil”

Göz ardı edilemeyecek kadar göz önünde oldum ama göze batmadan, göze girmeden, göze gelmeden… Göz önünüzde olan suretimin arka planında, kendi yalnızlığında, bir ‘ben’ saklandı hep! Bu beni tanımadı hiç kimse; belki ben bile… Parça parça görüldü ve tanınmadı!

O şairâne yalnızlıkta inşa oldu ne olduysa ve dışı sıradan bir görünürlükle çeperlendi. Görenlerin ya da gördüğünü sananların gördüğü bu suretti; çoktan terk ettiğim bir suret…

Bu münzevî yalnızlık ne gariptir ki uğultulu/uyuşuk kalabalıklar içinde tecelli etti. Bir sureti gördünüz. Bu körlüktür. Bu çağın hastalığıdır…

İsa YAR


 

Günler geçerken

“aşk imiş her ne var âlemde” Fuzulî 

Günler geçerken,
           
Adına yaşamak dediğimiz her ne varsa ve hayatımızın meşgalesi içinde her ne ile iştigal ediyorsak edelim, şu yeryüzü maceramızın anlamını tam manasıyla ortaya koyamıyoruz. Hep bir şeyler eksik kalıyor. Okuduklarımız, görüp şahit olduklarımız, bilip tecrübî olarak öğrendiklerimiz idrakimizde her şeyi tanımlanabilir kılsa da; tanımlanmamış bir kifayetsizlik hep var. Hazzın ki bu hüzün de olabilir, müntehasını tadamadığımız gibi, elemin de derinliğine inemiyoruz. Bulanık, karışık bir hal…
           
Hakikat ölçülerimiz içinde bir hayat algımız var; istikametimizi belirleyen. Bu çerçevede oluşmuş kabullerimiz, retlerimiz, bir imtihan sırrıyla şuura yükselmiş bir iman’ın tezahürü her an’ımızda var. Bu iyi.  Sınırlarımızı bu şuur ve imanın, fikir ve hissiyatın mahdut ve malum ölçüleri içinde çizdiğimiz doğrudur. Bizi toplum içinde ima eden de budur. Lakin kendimizi bazen çok mu sınırlıyoruz diye sormuyor da değilim; kendimizi ve kendimize yakın bulduklarımızı.
           
Fıtrî, insanî ve tâbi olanın istikamet üzere ve hududu muhafazası ne kadar lazım ise, çok tâbi yahut masum insanî hallerin de tezahür edeceği bir alana ihtiyacı var. Kitabî malumat ile yani adeta dayatmayla yol almak yoruyor. Aşk ile yürümek varken.
          
Yoldan çıkmış ya da yolda olduğu halde yolun hakikatinden gafil kalabalıkların ‘ne derler’ sınırlamasıyla hazzımızı da hüznümüzü de saklıyoruz ama kalbi kandıramıyoruz. İç evimizde, içimizde mukim olanları dış nazarlardan nihan ediyoruz. O kadar ki içimizde mihman olanlar bile mihmandarlığımızı bilmiyor. Bilmelerini istemiyoruz. Adeta kendilerini iç evimizde misafir ediyor ve fakat suretlerini eşiğin dışında bırakıyoruz. Böylece yarısı bizde, yarısı kendilerinde kalıyor. Ne gidebiliyorlar, ne gelebiliyorlar. Biz de öyle. Böylece bu parçalanmış kalabalık mücessem bir yalnızlık oluyor. Git diyemiyoruz, kal diyemediğimiz gibi.
           
Leyla ve Mecnunun sevdası olsun, bir Allah dostunun aşk-ı hakikisi olsun, bizi cezb ediyor. Leyla ya da Mecnun olmak, derviş olmak geçmiyor aklımızdan. Böyle bir çabamız yok.
           
Çölden şehre, olduran yalnızlıktan öldüren kalabalığa kaçıyoruz. Kalabalıkların kalbi yok oysa. Acı çekiyoruz.
           
Kalabalık, birbirine acı çeken yüzlerle bakanların oluşturduğu kuyudur. Kalabalık, eleştiren, gözetleyen, sindiren, silen bir kör kuvvettir. İnsan ise, kalabalıktan/kabalıktan uzaklaşmadıkça gerçek sevgiyi öğrenemeyecek.
          
İnsan, önce kalabalığı içinden atmak zorunda…

İsa Yar

 

YOLDA OLMAK…

Neler saklamışım içime meğer…
Aynaya baktığımda göremediğim, göremeyeceğim!
Bir kahraman, bir korkak, bir çocuk hiç büyümeyen ve baba, evlat, adam, dost, yâr, ağyâr…
Sanki bir şehir inşa etmişim içimin tenhasında günün kentlerine benzemeyen; dar sokaklar, cumbalı evler, köşesinde bir mescid, arastasında çay içen erbab-ı sühan. 
İçime saklanmışım da önce ben unutmuşum kendimi kendimde…
Dışımda her şey adeta kırılan aynanın parçaları ve her parçada bir parçam; dağılmışım…
Kırklı yaşımın son dönemlerinde hâlâ “kitaplara kaçan” bir adam olmak…
Bir ramazan akşamı şimdi tenha sayılan ‘pelit park’ta şehre çöken geceyi hissetmeye çalışıyorum; şehre hâkim bu tepede masaların en köşede olanında çayımı yudumlarken. Aşağıda ve karşımda karanlığa bürünmüş deniz, sahil yolunun ışıklı çizgisi, gözlerden nihan olmuş beton binalarda geceye kör bakan ışıktan pencereler…
Masamın üzerinde bir-iki dergi ve birkaç kitap: “ruhun malzemeleri, Tahir Sami Bey’in özel hayatı, waldo sen neden burada değilsin, suskunlar”…

Dün, ramazanın bir gün öncesi Samsun’da “cibran”da tanışıp, bir ruh akrabalığı ile susup konuştuğumuz Nevzat’ı hatırlıyorum. Mekânın sahibi ve fakat gurbeti ve hüznü gözlerinde saklayan güzel bir adam… “ben kalabalıklardan tenhaya kaçan bir adamım; ama görüyorum ki tenha da hayli kalabalık” diyorum. Güzel gülüyor yani yaralı… Birkaç güzel adamla tanışıyoruz… Çıkardıkları “kent kültürü” dergisinin birkaç sayısını takdim ediyorlar, mekâna “berceste”yi bırakıyorum. Nevzat Onmuş, şiir ve yazılarımı mesela neden yedi iklim, dergah ve hece’ye göndermediğimi soruyor… Cibran görülesi bir mekân, şu bizim küllük’ün akrabası hani…

İçim dışıma çıkmıyor, dışım içimi örtmüyor…Ve içimde bir şair, yazar, tutunamamış bir adam…
“-Uğur! Bir çay daha…”
Gece sürüyor.

22.08.2009

 


Ayyüzlüm

 

Bir yüzün benim, bir yüzün annen…
Benzediğin kadar uzaksın bana.
Ne bensin, ne başkası; bu sensin.
Bu sen olmalısın.
Bir şey ancak kendisi olur, başkası olmaz.
En çok, benzeyebilirsin bir başkasına ya da başkası sana. Hepsi bu.
Kendimi sende aramıyorum, bunu öğrendim.
Kendini bende arama, bulamazsın; bende bulduğun seni, kendinde taşıyamazsın.
Bir başkasında olmamak kendinde olmaktır. Kendinde ve kendin ol.
Doğumunla anneni eksiltmedin, belki onu anneliğine yükselttin.
Ben sadece tuttum yumuk ellerinden, gözlerindeki gülümsemeye eşlik ettim, sildim gözyaşını.
Belki sevindim/üzüldüm seninle ama senin gibi değil, kendim gibi…
Muhakkak babam da böyleydi! 

Şimdi; canın yansa yanar canım.
Tebessümün yüzümü aydınlatır
Ve fakat ay da bulut da sen olursun, bana yansır hüznün, neşen… 


Demem o kiİnsanlar yalnızdır ve insan bir o kadar kalabalık…
Say ki kalabalık bir deryadır; sahili nere, adası nerde?
Onu sen bulacak, sen bileceksin.Yanında olamayabilirim.
Büyümek şudur: gözyaşını kendin sileceksin.
Herkesi kendine uzak, bu uzağı yakın bileceksin.
Ruhumuz gibi…
Ruhumuz bu gurbete atılalı beri, ötelerin hasretinde.
Burada yakınlık, ruha uzaklıktır.
Bir rüya teneffüsünde saklıdır vuslat.
Yeryüzü ne kadar geniş değil mi?
Yeryüzü ruha ne kadar dar!
Demem o ki
Bu işte bir hasretlik var.
Vuslat ötelerde, visal maverada, kavuşmak ebediyette…
Kendin ve kendinde ol.

Müstakim ol, muti ol…

 

Baban  

3/8/2009


Posta Kutusu


 Kalemden kâğıda 
İnsanlar arasında uyumsuzluk probleminin önemli sebebi, ‘uyaranlar’ karşısında algılama farklılığıdır. Uyaranlar: dış ortamdan kaynaklanan ve kişiye temas eden ses, görüntü, fikir, his… dir. Kişiler algılamalarının hassasiyeti ölçüsünde tepki verirler. Bazı insanlar hassasiyetlerini o kadar yitirmiş ya da köreltmişlerdir ki sanırsınız kör ve sağırdırlar! Dolayısı ile FARKINDA değillerdir… 

Hassasiyeti olanlar ise adeta incelmiş, rafine bir idrak sayesinde olan biteni kavrar, süzer, yorumlar, tavır belirler.

Bu iki farklı seviyede idraki seyreden iki insanın bir arada olmaları problem teşkil etmez. Şayet bir yakınlık ve birliktelik zarureti varsa problem yaşanması kaçınılmaz olur. Aslında sıkıntı bir kişi için, katlanması gereken müdrik için vardır. Tahammül mülkü yıkılmadıkça zoraki, itiyadî ve adeta bir birliktelik sürer; ancak birisini perişan eder… 9.8.2007


(Bir Okur’a yazılan mektuptan)../../….  

Hepimiz öğrenmeye devam ediyoruz. Her gün, her hissediş, her fark ediş yeni şeyler öğretiyor… bildiklerimizin dahi, yaşanmışlıkla tamamlanması gereken gedikleri olduğunu fark ediyorum… yanlışlarımı fark ediyorum… doğrularıma bir kez daha iman ediyorum… ve anlıyorum ki, içimizde bozulmadan kalan çocuksu, fıtrî saflık bizi insan kılan… içimizin sesi fıtratın sesi ise yani kirlenmemişse rahat oluyoruz; kendimizden eminsek, başkaları da bizden emin olur…

kelimeler..kelimeler..kelimeler.. Mânâyı yüklenmeye memur ‘canlı’ ve tâkati sınırlı varlıklar… Kelimeler ne kadar önemli değil mi? Bazı kelimeler vardır; tek başına bir anlam ifade ederken, bazen eklemlendiği kelimeyi kanatlandırır, bazen başka bir kelime ile sıradanlaşır. “Güzel” kelimesi meselâ… ‘güzel kitap’ dediğimiz zaman, kastettiğimiz kitabı “güzel kitap”tan neyi anlıyorsak o anlama dâhil ediyoruz; “güzel insan, güzel davranış” gibi. Gördüğümüz, okuduğumuz bir kitap hakkında  ‘kitap güzel’ diyorsak, o kitabın özeli hakkında kanaatimizi beyan ederiz.”Yakınlık” da önemli bir kelime… yakınlık, asli manasıyla hısım olmanın ötesindedir: kalbî ve zihnîdir ama daha çok samimiyet ölçüsüdür..Tasavvufta meselâ ‘yakîn’ mertebesi vardır.

../../….Osmanlı’yı soruyorsun! Osmanlının farkı şu: Osmanlı, Türk-İslam tarihinin ve medeniyetinin toplamıdır… İçinde orta Asya da, Selçuklu da vardır. Biraz Bizans, yani Roma, yani Batı da vardır ama her şey kendisi olarak vardır. Çünkü Osmanlı hakiki manada kuşatmış ve ihata etmiştir. Osmanlı bütün tecrübelerin üzerinde inşa edilmiş bir zirvedir ve hâlâ aşılamamıştır. Zaten Osmanlı yaşıyor; Endülüs gibi bitmedi! Nasıl yaşıyor: tesirleri ile bu coğrafyada… ve tevarüs/temsil ettiğimiz tarafıyla bizde… Bu ülke önemli ve kadimdir. Bize ise güzel ve doğru yaşamak düşüyor… İnsanî ve (katlanmak zor olsa da) şairane…  

../../…. HERGÜN, KAYBEDECEKMİŞ GİBİ ENDİŞE DUYDUĞUNUZ BİRİLERİ OLDU MU HAYATINIZDA ?” diyorsun!

 Endişe!     Ne çok endişem var değil mi?   Bu insani his, elbette benden uzak değildir. Yalnız şunu biliyorum, his, fikir… Ne olursa olsun, şirazeden çıkınca yani ölçüsüz olunca ya da haddi aşınca insanı aşındırıyor ve günümüz şartlarında, hayatın “yaşanılabilir” tarafları kendini saklayınca ölçüyü muhafaza etmek zorlaşıyor… Belki o zaman şiire kaçıyorum! “benim söylemek için çırpındığım gecelerde siz yoktunuz” diyor, Özdemir Asaf; işte öyle… Kazanmak hırsım olmadı hiç; ancak kaybetmek korkusu yoklamıştır içimizi ve belki bu his o kadar olağan olarak bizimle var ki, böyle bir hissi yok bile sanabiliriz. Şöyle ki, “sahiplenmek” beraberinde “kaybetme” endişesini de taşır. Bu manada bizim kültürümüz (ki kaynağını maneviyattan alır) canın bile emanet olduğunu söyler bize. Emanet ise geçici olan bir şeydir ve asıl sahibi başkadır… Sevdiklerimi kaybetmekten endişe ederim. İnsanî vasıflarımın zaafa uğramasından, incitmekten ve incitilmekten, sevememekten/sevilmemekten, itidalimi koruyamamaktan endişe ederim. Elbette dostlarımı yitirmekten endişe ederim… Ailemi, eşimi, çocuklarımı yitirmekten… ve insanlara dair umudumu yitirmekten… Milletimin yine/yeniden insanlığın umudu olacağı hakikatini/hayalini taşıyamamaktan… Şairane hissedememekten, fikr’edememekten endişe ederim…

../../….Şarkımızı söyleyip gideceğiz. Arkamızda gök kubbede bir yankı kalmasa da, sözümüzü söylemiş oluruz; anlayanı olsa da/olmasa da… Aslında bütün sözlerimiz önce kendimizedir… Bilmiyorum doğru mu: ben herkeste kendimi, kendimde herkesi bulurum… Popüler kültür konusunda “…popülerin kendisi değil, neyin popüler olduğu önemlidir” demiştik. Nitelik ve nicelik… Hiç’in, basitin popüler olduğu bir dönemdeyiz; itirazımız seviyeye; daha doğrusu seviyesizliğe…   

Kılavuz konusu. “kılavuzu karga olan, kendisini kazık tepesinde bulur” demiş atalarımız. “kılavuzun gereği yok, yolun sonu görünüyor” dese de bir türkümüz, bir yol gösterici her zaman lazım.  Somutlaştırmak  istemiyorum; rehber bazen bir kitap, kişi, fikir, his ya da içimizdeki sestir… İnsan yaşadıklarını kendinde taşır ve biz buna hafıza deriz ki, hafıza kültürdür aynı zamanda. Milletlerin de hafızası vardır. Kişi o membadan beslenir.  Mesela, eski filmleri seyri severim; şu bakımdan: insan halleri, konuşma üslûpları, mekân, giyim vb. birçok unsur yaşanılana, geride kalana, değişene, yitiğe şahitlik eder. Ve o zaman anlarım, niçin sevdaların artık masal olduğunu, Leyla’nın Mecnun’la gittiğini, aşkın aslında memnu olmadığını -eğer aşk ise- vb.”iyi insanlar iyi atlara binip gittiler” der bir büyük âlim. Yine iyiler var, iyi şeyler de var. Görünen ise yüzeyde olan, ırmağın üstünde akan yani hafif olan. Değerli olan derinde ve insanın en kıymetli yerindedir. Kalpte ve derûnda… Hülasa: bu memlekette yaşamak güzeldir… Değerlerimiz, tarihimiz, dilimiz, insanımız ve coğrafyamız güzeldir. Hüznümüz de güzeldir.

../../…. Yeni bir gün! Bir başlangıç olsa da, dünün devamı ve yarının hazırlayıcısı aynı zamanda.  Bu cümleyi yazdığım ‘an’ geçti; yani zamanın ‘pulse’si yok.  Ve fakat zaman ‘dün-bugün ve yarın’ bütünlüğünde ‘yekpare bir an’ olarak tanımlanırsa ve bizim hayatımızın bu  kesintisiz ‘an’ içinde ‘var olduğunu’ düşünürsek;  muhayyel olarak zamanı bir film gibi ileri-geri sarabilir hatta dondurabiliriz… Nasıl dondurabiliriz? Bir resimde, bir hâtırada veya bir ‘günlükte… Neyse.

Musiki de önemlidir! İnsana tesir eden yanı var.  Mesela, Selçuklu ve Osmanlıda tedavide bir metot olarak kullanılmış.. Onunda şiir gibi sahiciliği veya sahteliği var… Kelimelerin de musikisi vardır ve biz ona ahenk deriz yani ritim. Şiirde ses ahengi, kelimelerin dizilişinin daha doğru bir ifade ile telaffuzunun musikisi ile sağlanır…

“yeraltından fısıltılar”…  Çağrışımları zengin… Dostoyevski’nin ‘yeraltından notlar’ adında bir eseri vardır ki, meşhurdur… Sizi samimi, içten, iç dünyası derin, ‘işte bizim insanımız, bizden biri yani: insan’ dediğimiz ruh yüceliğinde gördüm. İnsan suretin ardında gizlidir ve insan  kendi içinde mukimdir, diyebiliriz.

../../..

“Son günlerde,  Sanki içime çöreklenen bir hüzün bulutunun içindeyim. Belki hep içindeydim de kendini gittikçe hissettirir oldu. Sebepsiz, birden, ama bir birikmişliğin yoğunluğuyla o atmosfer kuşatıyor beni. O an gözlerim beni dinlemiyor ve o tuzlu sıvı yanaklarıma inerken daha çok doluyorum…  

     Türküler buluyor beni, nicedir kaçtığım türküler. Hüzünlü türküler… ve yazsam nice şiir olur ama yazsam o halden uzaklaşırım ve ben o halden de memnunum.. ne garip değil mi?

çok derin ama o kadar da insani ve fakat hüzünlü bu ‘his ve fikir ülkemde’ ikamet kolay değil. Sıradana kaçışlarım bundan, lakin orada da kalamayıp sıra dışına çıkmam da benim mizacım; yani med-cezr hali…

gittikçe hassaslaşıyor muyum, kim bilir!  

odamda, okuduğum kitaplardan daha çok içimde ve dışımda okunacak o kadar saklı hakikat var ki.

Belki bu program yapmayabilirim….

Kime ne anlatıyorum; kim oluyorum, ne biliyorum ki..

Kendimle buluşmak, çözülmek ve toparlanmak istiyorum…

Herkes kendi dünyasında, rüyasında, hülyasında iken; onlara ‘durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak’ demenin ne anlamı var?

çay içeceğim,

iyi gelir…  

/10/2007
öyledir Hatice,
Her ne yazdıysam, içimden geleni yazdım. Yani yazmak benim için bir ihtiyaç; söyleme ihtiyacı ya da içimde tortulaşmaması için, rahatlamak için… Yazdıklarımızda görünürüz; yazmadıklarımız belki yaşamadıklarımızdır. ve yazamadıklarımız da vardır ki, sözün bittiği yerdir hani. daha çok hisde kalır veya yüksek bir fikirdir..

bütün mesele sadece fark etmemiz… Kendimizi, gerçeğimizi fark etmemiz.

bir oryantalist bizi bizden daha iyi tanıyor neredeyse ve bu bilgi ışığında “kendimizle buluşmamızı/kendimiz olmamızı” bir anlamda engelliyorlar..

Bayburt ve pek çok Türk-İslam şehri bizi söyler aslında, Türkü söyler ah… ama kulaklarımız kendi sesimize yabancılaştı. Lakin bir yerde fark ediyoruz. Aslında o fark ettiğimiz ne ise zaten hep bizde/içimizde vardı. içimizde saklı olanın ne zaman ve nerede aşikar olacağını bilemiyoruz. Nasıl bilelim ki?

bazen öfkem beni öyle katılaştırır ki, kendi içimde kendime geçit vermem. ama küçük bir şey, bir dokunuş ya da içimin ince bir yerine dokunan bir şey, bir anda, öylesine öyle yumuşatır ki o katılığı ve ben o zaman ağlarım. Ben ağlarım Hatice…

Taş diye yanından geçtiğim bir Selçuklu kervansarayı, bir belgesel de bizi ağlatabilir.  Sebep ne olursa olsun; topraklarımız bize, biz topraklarımıza benziyoruz.

“Dede Korkut” boy boylasın, soy soylasın… Gözyaşlarımız kurudu yerimize o ağlasın…

Bu şahsiyetleri hakkıyla tanıtmadılar bize . Tanısaydık, soytarı popçuların histerik krizleriyle kendimizden geçmezdik. Siyasetin ilmî inceliğini bilmeyen politikacılar karşısında divana durmazdık…

Bayburt’u hisset Hatice. Orada bir hayat yaşandı ve belki hayatımızdan çekilen o muhteşem hayatın son izleri ve sessiz nefesleri saklıdır bu güne düşen gölgelerinde…

Biz onların yetimiyiz! her şeyimiz var ama yetimiz! ne garip zamandayız; zamanın kendisi garip olmuş.
….
Muhabbetlerimle 22/05/2008
      
Bayburt’ta Türkçenin güzel konuşulması fevkalade güzel; daha güzeli ise “fark etmek” değil mi?
      
Bu tablo -ki buna konuşmanın dışında bütün kültürel mahalli aidiyetleri de katarsak- benim de dikkatimi çekmişti. Sahil şehirleri bütün güzelliğine rağmen, sosyoloji bakımından yozlaşmanın ve köklerden uzaklaşmanın da ilk müşahede edildiği yerler maalesef. 

 

       Sanırın coğrafyanın/iklimin insan hallerine tesiri var. Hakikaten öyle. Mesela ne yaparsak yapalım, her şeyimizle Batılılara benzesek bile (benzememeliyiz) yine de Doğuluyuz yani şarklı, ve bu iyi bir şeydir. Bayburt ise anadolunun sahil dışında  olan diğer şehirleri gibi sert coğrafyanın yiğit insanlarına mekânlık eder. Kadını/erkeği daha muhafazakârdır. Çünkü mahfuzdur; mahrumiyet zannedilen şartlar aynı zamanda değerler için bir mahfaza da teşkil emiştir. Bozlak ya da başka bir türküde o sert kabuk kırılır ki içinden yumuşacık gönül çıkar…


Hayat bazen tekrardır. Güzeli tekrar ise, güzeldir…

Sancı, mesela sıkıntılıdır. ama doğum sancısı anlamlı ve güzeldir.

yazmak da öyle…

yazmanın öncesinde ya da esnasında en azından bir sızı vardır… Yazmaya zorlayan kalemi…

hissetmek canı yaksa da hayatiyettir, felç olan uzuv hissetmez… Yazamamak paralizi’dir…

yazmamak ise konfor!  yazmakda kafa konforu, yazmamakda basit konfor vardır…

öyle birşey işte…12/06/2008


11.06.2007  N. Tezcan’a
“Terk ediliş Şarkısı” üzerine…
Üslûbunuzu beğeniyorum.
Elbette kaleminizi de…
Kendi üslûbuma yakın bulduğumdan mıdır, bilmem.
Yazılan her ne ise (şiir, deneme, mektup vb) lisanın özelliklerini, imkânını en iyi şekilde taşısa bile, tesirini samimiyetten alır. Hissettiğini, fikr’ettiğini, inandığını yazan bir kalem makes yani karşılık bulur. Bunun içindir ki sevdiğimiz şiirler hislerimize tercüman olandır. Beğendiğimiz metinler idrakimize buyur edebildiğimiz, istifade ile kendimizden/içimizden sesler, renkler ve rayihalar taşıyan yazılardır.
Hepimiz insanız ancak içimizde unuttuğumuz, susturduğumuz insanî yanımız realiteden, suretadan değil; belki muhayyileden, tasavvur ve tahayyülden; daha doğru bir ifade ile kalbî hakikatten beslenir. İtminan bulur.
“terk ediş” değil “terk ediliş”  farkını fark eden kaç kişi var etrafımızda acaba? “benim korkum yüzlerdir karanlığın sakladığı” ifadesi hakkında saatlerce konuşulabilir. ‘yüzde saklanamayan karanlık ifade”den, ‘karanlığın örttüğü yüz’e kadar farklı yorumlar yapılabilir. Demem o ki: ‘dilin imkânı’ derken,  bir cümle ile ‘tedai’ yaparak zengin çağrışımlarla çok şey anlatabilirsiniz. Hakeza, “sürgün edilen çiçekler” de öyle…
Niçin bunları yazdım? Yazdıklarınızda değer, belagat ve insanı gördüğüm için. Hak ettiğiniz için. Kaleminize güvendiğim için…
“Baharın içinden geçen eylül” adlı bir yazı kaleme aldığım için…
Yazınız..
Yazmak, yaşamaktır…

 

 


  


Kısa Kısa


(Mektuplara cevap)
Dr.M.K.Turan’a…  06/2009

“benim söylemek için çırpındığım gecelerde siz yoktunuz” diyordu Özdemir Asaf yalnızlığı şiirleştirirken…
hepimiz bir sis’in ardında değilmiyiz hocam; bir sis’in ve sesin… belki bir kafesin!
bir şair yüreği taşımak hadi iyidir diyelim ve fakat bir şair ‘farkındalığı’ taşımak zor.
ama
lakin
adına yaşamak dedikleri günlük alışkanlıklar, rutinler, denizi görmeden bir deniz kenarında  yürümeler, balığa gitmek, kuşlar uçurmak  gökyüzüne ya da ince belli bardaktan çay içmek daracık mekanında Harun’un…
ve sonra gecenin dilini kuşanmak…
elhasıl: yazmak…
ve ben yazdıklarınızda bir şairin, ressamın, müzisyenin, kafa ve gönül sahibi bir hekimin
portresini görüyorum: sanatkar bir ruhun tasavvur ve tahayyülde zenginliğini…
Bir gün balığa gidelim; balık bahane…


Muammer Yeşilyurt’a:
Genç adam, hep yanımda buldum seni…  giderken de, geldiğinde de…
çünkü, evet çünkü sesimiz aynı kubbede yankılanıyordu…
ister mabed de, ister asuman.. bir de iç sesimizdi bu… sahiden, sahici, iç sesimizdi yani fıtrat; yani insan ve  elbette yalnız ve fakat dua gibi: adresi aynı…
yani kalbden, kalbin sahine…

“son mektup” mektubunu okudum, orada dediğin gibi “yorulmamalısın”…
yoldasın, yolbaşındasın, yoldayız çünkü yolcuyuz…

Bu bir yarışma değildi; anlamışsındır.
Bu, etrafına bakmadan “ben varım” diyen seslere kulak vermekti…
ve duyduğum seslerle yalnız olmadığımı hissettim. yalnız değilsin…
siz ses verdiniz, biz kitabla mukabele edeceğiz. Hepsi bu…
orada olduğunuzu bilmek güzel.
İsa 12/2008


Vedat Ali TOK’dan…/../.. 


“Şiirle ilgili yazdıklarınıza zeyl niyetine;
…Ve şiirin ayak sesleridir şaire hayat veren…
ve bir soru ağlamak şiiri bozar mı? Selam ve muhabbetle güzel dost…
Ne mısralar terk ettim
Bir gözyaşı uğruna
O yüzden eremedim
Şiirin doruğuna…”
 
Vedat Ali TOK’a ../../.. 
Sevgili dost,
Sualinizin cevabı, belki devamında yer alan mısralarda saklı… Biz ağlayamadığımız zaman şiir yazarız; ağlayabilmek için… Ya da ağlamak zaten şiir gibidir; gibisi fazla, belki şiirdir… Mahzun Nebî’nin aşıkı mümin gönüller bilir/tanır şiiri…
ah!
Arif Nihat Asya’nın ‘Naat’ı bir gözyaşı terkibi değil midir?
“Şimdi seni ananlar,
Anıyor ağlar gibi…
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi;
Düşkünlerin kanadıydın
Yoksulların sahibi..
Nerde kaldın ey resul,
Nerde kaldın ey nebi!..”
  
Üstadın deyişiyle: “ve ötesi hep”…
 
 Sonra halimize/halime bakıyorum. çekip gitmek geliyor içimden. çekip gidemiyorum. hani:”bende yok sabr u sükûn...” misali, ne tahammül ne sefer hali… ve şiir!
Cemil Meriç kitaplara kaçıyordu ve ifade etmese de şiire (aynı şey)… niçin? “insanlar kıyıcıydı“. Bence, kitapsızdan kitaba kaçıyordu; kitaba yani insana..
biz de kaçıyoruz. nereye kadar? kendi gerçeğimizden kaçamıyoruz. olsun!
farkındayızya ve dostlarımız da var.
o halde:
yolda olmaya, yolcu olmaya devam…
 kalbî muhabbetle güzel dostum.
İsa YAR

A.Kahraman’a  8/eylül/2007

sevgili dost, geciken cevabım için bağışla…
biz aynı ruh iklimindeyiz; bizi biz anlarız… garip zamanlardayız ve gariplerdeniz. üstadın ifadesiyle: “Garip geldik gideriz, rafa koy evi barkı Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı”

dışımızdaki kuraklık o kadar da mühim değil; yeterki iç alemimiz ve gözyaşı pınarımız kurumasın. Şunu da ifade edeyim, ölçülerini kaybetmiş kalabalıklar içinde ölçüsü olanlardanız, şükür.
Ölçü: “sen ki, beş vakit namaz kibriyle ferahtasın/ Hiç günahım yok derken, en büyük günahtasın” mısralarının şahane ifadesinde saklı…
hüznü tanımayan insandan gaflet kokusu gelir…
günümüzde nice kocaman laflar edip de, ızdırabı tatmamış, insanı sevememiş, hüzünlenmemiş zavallılar var.
“derdim bana derman imiş” dervişane ifade halimizi izaha kafidir.
Yüreğin yüreğimdir…
yüreğine mukayyed ol ki,yüreğim ölmesin…
muhabbetle kal
(A.Kahraman’dan14/ eylül/2007
Değerli Dostum;
…Ne kadar güzel özetlemişsiniz; gözlerinizden, duyularınızdan beyninize ve oradan da yüreğinize yansıyan yaşanmışlıkların bir özeti…
“biz aynı ruh iklimindeyiz; bizi biz anlarız…garip zamanlardayız ve gariplerdeniz.” muhteşem bir tespit. Evet garip zamanlardayız ve bizler gariplerdeniz. Ancak, sizinde ifade buyurduğunuz üzere, yürüdüğümüz bunca yol boyunca tüm kalabalıklara, yerli-yersiz yaklaşımlara rağmen ölçümüzü yitirmedik, yitirmeyeceğiz, elhamdulillah…Yürek; herkeste vardır elbet. Ancak yüreği yürek kılan yansımalardır. Bir nevi olup-biteni yürek derinliğinde görebilme, yaşayabilme sanatıdır. Ki böylesine yürekler; hüzünle hüzündedirler, sevmeyi vazife edinirler ve sevgileri söylemelikten ziyade yürekten yüreğe akışı andırır, kendi iç meselelerine ilişkin halleri çözebilmiş ve bu hallerin çilesine aldırmadan, mazlum ve çileli hallere yol alabilendir, arınmanın sevmekten geçtiğini, insanı ve varlıklar alemini sevmenin şükrünü bilendir…böylesine yürekler öylesine mutludurlar ki kimi zaman yolunu / yoldaşını yitirmiş, otta, toprakta dolanacağına ikamet ettiği binanın en üst katındaki konutun bembeyaz fayansı üzerinde gezinen karıncaya karınca ilacı verip yok etmek yerine onu şeker suyla beslemeyi huzur bilir… Sevgili Dost;Yüreğin yüreğimdir…yüreğine mukayyed ol ki,yüreğim ölmesin… İyi kal, güzel kal, sağlıklı kal, en kısa zamanda görüşmek dileklerimle… )
-/-/2007 Uğur Okuyucu’ya

Evet… öyledir Uğurcuğum.
Mutluluk içimizdedir ve biz onu dışımızda arama gafletinde bulunuruz. çünkü dikkatler hep dışa doğru. içe bakış, iç bakış ve içli bakış lazım…
bazen çok yaklaşırız ve o an hüzünlü anlardır ve fakat sebeplere, yansımalara, perdelere dikkatimiz takılır da tam kapının eşiğinden döneriz geri… kâh buruk tebessümle kâh canımız yanarak! oysa kapının önündeyiz hep ve aslında bir kapı da yok. İçimizle aramızda perdeler koyan biziz ya da sahte tezahürler…ne arasan içinde ara: Leyla ‘kâinat güzeli de olsa’ bir gönüle girince leyla olur; yoksa herhangi bir kopyadır hakiki güzelliğin yanında! ve Mecnun gönlünü tanıyınca, yani o evin sahibini; leyla’yı da unutur..böyle bir şey işte…
muhabbetle kal  

-Ahmet  Şahin’e) -/-/2007
Sevgili dost,Biliyoruz ki, tâbi olduğumuz, tevarüs ile temsile mecbur ve dahi memur olduğumuz “gözyaşı medeniyetinin” bütün şubelerini ve hususiyetle kelâma taalluk eden söz sanatlarını anlasak, nakletsek kâfidir. Bu sefil, fakir ve ah! hâkir zeminde  yeni sözlere ve hele büyük sanatkârlığa ne lüzum ne de vakit var.. biz irfanın, izanın, fikrin, edebiyatın elhasıl Türk-İslam medeniyetinin zaten zirvede olan asarını aşikar etsek, ayna olsak, köprü olsak yeter; değil mi efendim…
Bu çocuklar bizim ve biz de bir tarafımızla çocukuz. Özümüz yahşıdır; o halde imkânımız ölçüsünde ama ‘ihlâs ile’  say’edip, sıkıntılara sabır ile ‘hay hay’ edip, işimize bakalım…    


-/-/2007
BİR GÜN 

Hep o “bir gün”ü bekleriz. Ve o gün gelir; gelen o gün müdür, değil midir çoğu kez fark edemeyiz! Her gelen gün ‘bizim ertelediklerimizden’ habersiz kendi doluluğuyla gelir…
İçinde hem dün, hem yarın bulunan ‘GÜN’ esasen kesintisiz bir andır ve biz o günün içindeyizdir hep…
Uzaklaşmak isteği: hâl ve an’dan kurtulma arzusu… Uzaklaşmak, çoğu kez ruhen, muhayyel olabiliyor. Belki hakikati de bu. Bedenen uzaklaşma, sadece mekân değişikliğidir; değil mi ki kafamızı, kalbimizi yani kendimizi de beraber götürüyoruz. “halk içinde Hak ile olmak” denir ya; belki öyle bir şey. Yani nerede olursak olalım, yakınlık ve uzaklık hissetmekle alakalı sanıyorum.

Yan yana olup ta uzak olanlar ve akside varit… Neyse
-Özcan Ünlü’ye  _/_/2007

Çok şey yitirdik belki…Belki değil, evet çok şey yitirdik.Yitiklerimizin farkındayız, bu da bir şeydir, bu kadar ‘farkında olmayan’ arasında…Korkuyorum şair! Tahammülü yitirmekten…

Herkes olamamak ne zormuş…

-M.Halistin Kukul’a -/-/2006
“Geminiz sükûnet limanına demir atmıştır; lâkin sükûnetiniz: bir okyanus sükûneti… Sığ sularda görülen sathi dalgalanmalar ne kadar aldatıcıdır. Ya okyanus derununda hiç bitmeyen akış! Onun içindir ki, şairde tecelli eden ‘sükûn’ “bütün varlığını perişan eder”…
Şairin işi zordur; değil mi ki “insan olmak çok zor” ve bunu fark etmenin, tekellüm etmenin adı “pişmanlık” olsa da. Üstelik “herkes kahkahalar atarken”. ‘Çileli kafalar’ için “hayat fırtınalı olmalı”… Dışardan bakan göz fark etmese de, sükûnet gibi görse de, derunda hep bir fırtına vardır. Bu fırtınanın mahsulüdür yazı, şiir. Şair fırtınanın içindedir ah! Ama şiiri çisil çisil yağmur gibidir.”
 

Yahya Bey’e : 20.1.2008

Sevgili dost,
mesajı ve şiiri akşam okudum.. Şu an Küllük’deyim… Kısa bir cevap vereyim ve tafsilatlı değerlendirmeyi yüzyüze yaparız. değerlendirme derken, şiir hakkında sohbet eder, günümüz şiirini tartışır ve kendi yerimizi de tespit ederiz…
İlk merhalede size söyleyeceğim şudur.

*Bir kere şair yüreği taşıyorsunuz (bu iyi)

*Rahat değil, benim gibi rahatsızsınız (yani meseleniz, mefkureniz, davanız ve gamınız var ki şiir için  bu daha iyi)

*Kaleminiz, kelamının ve kelimeleriniz var; dile hâkimsiniz…

*Evvela: beyitler halinde (manzum) yazdıklarınızda çok başarılısınız. usul, vezin, ahenk vb. tafsilatı konuşuruz…

*Hece ile yazdığınızda aynı başarıyı gösteriyorsunuz ancak; söylemek istediğinizi (manayı) öne aldığınız için, ince dikkatlere her zaman eğilmeyebiliyorsunuz “Benim ne söylediğim önemli ve öncelikli, kelimeleri çok sanatlı kurgulamayla uğrşacak vaktim yok” der gibi…
*ve fakat gerek şiir gerek ise metinlerinizde, kendi içinize eğilip yazdığınızda, toplumu değil insanı merkeze aldığınızda, kabiliyet ve inkişafınızın mertebesi aşikar oluyor… (Bırak memleketi sonra kurtarırız; önce cümlemizi kuralım yani)

bak yine sözü uzattım!
Serbest şiir de yazmalısınız ve yazıyorsunuz da. ve elbette en iyi siz bilirsiniz: serbest daha zordur, çünkü vezin ve kafiyenin imkanından mahrumdur ve fakat kalıptan kurtulduğu için de şaire geniş imkan tanır… serbest şiirde ahengi, musıkiyi ve diğer unsurları, manayı zayıflatmadan yakaladık mı mesele kalmaz..
Sevgili dost,
Hece vezniyle olsun, manzume olsun o tarzını devam ettir. Öte yandan serbest yazmaya da devam et. Bu şiirinde olduğu gibi…
..
Meselemiz şu olmalı bence:
nasıl yazarsak yazalım, yazarken dilin imkanlarını en iyi şekilde kullanalım. ve bıkmayalım…

bu konu çaysız ve sohbetsiz gitmez…

muhabbetle  

HZN_VE_SAANAK

Hüzün ve Sağanak


.

 

 

 

 

 

 .

.

.

.

.

.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 .

 

..
.
.
Görse yâri ah bu gönül, o an bahtiyâr olur.

Şâir odur ki genç ölür, sanma ihtiyar olur.

Hüzün bizim, hasret bizim, payımıza gâm düşer;

Kervan göçer, çekip gider, kalan İsa Yar olur…