Halimiz bir lisan


“Sustum susmalardan medet umarak”  Özcan Ünlü

Susmak…

Söyleyecek sözümüz olsa da (olmalı), maksat hâsıl olmuyorsa,  söz gönülden gelmiyorsa; susmak…
Söz manadan kopuk ve sadece ‘laf’ ise; susmak…
Söz beliğ bir ifade değilse, bizi ifade etmiyorsa, kalbe girmiyorsa, yankı bulmuyorsa, anlatamıyor ve anlaşılamıyorsa; susmak bir vazifedir.

Konuşmak gereken yerde susmanın, sükût gereken yerde konuşmanın vebali olsa gerektir.
Ölçü: ‘sözlerin büyüğü, büyüklerin sözüdür’.
Şimdi biz de konuşuyoruz ve ‘geveze bir nesiliz’.

Halimiz bir lisan olmalı.
‘Dost aynadır’ ama biz aynaya dostça bakmayı unutmuşuz! 
Aynada gördüğümüz kendi suretimiz.
Sîretimizden habersiz, suretimize hayranız.
Becerebilsek, susmayı becerebilsek, ne sesler duyacağız kim bilir.
En başta içimizin sesini…

Kelimeler belki bizden davacı!
Sesin ahengi, kadim adamların, muhteşem ecdadımızın ‘iyi atlara binip gitmesiyle’ kayıp…
Sesimizi kaybettik. Sesimizi, yani kelimeyi!

‘Susma sustukça…’ diyen çığırtkan seslerle; insan sesi olmaktan çıkıp, hoparlörün mekanik sesine tebdil olunan ‘davet’ edemeyen seslerle ve yabancı/yalancı seslerle dolu mekânlarda sükûtu unuttuk…

Yürüyoruz ve hiçbir yere varamıyoruz!
‘Hiçbir yer’: gönüldür.
Vuslat ‘kalbi kuşanarak yürümek’ ve gözyaşımızın kurumamasına bağlı.

Efâlimizi yeni bir lisana tebdil etmenin vakti geldi. 

İSA YAR
*Türkiye Gazetesi/2004

ASLAN EMMİ


       

        Tuhaf adamdı.

        Ellili yaşlarda, evsiz, barksız ve yalnız! Üzerinde eski bir palto, elinde katlanmış gazete ve bir tomar kâğıtla hızlı ama dalgın yürürdü. Onu bir tümsek ya da kütük üzerinde, etrafında toplanan her yaştan insana hitap ederken görürdük. Heyecanlı, coşkulu bir politikacı edasıyla konuşur, ancak alkış ve “yaşa, helal olsun sana” sesleri arasında anlattıklarını biz anlamazdık; çocuktuk. Galiba gündemi gazetelerden takip ediyor, iç ve dış meseleler hakkında kendince yorumlar yapıyordu.

        Lakabı ‘deli aslan‘dı! Ama biz ona ‘aslan emmi‘ derdik. Köyümüzün en renkli simasıydı. Çocukluğumun iz düşümünde hala canlı bir fotoğraf gibi duran bu garip adam, yaz-kış demeden, balıkçı barınağında derme çatma tahta bir bölmede veya eski bir kayığın enkazında yatıp, kalkardı. Asarcık ismiyle bilinen küçük koyda, deniz manzaralı ve bol rüzgâr alan bu garip mekânında, iki taş arasında çalı-çırpı ile ateş yakar ve isli çaydanlıkta çayı eksik olmazdı. Bıyıksızdı, yüzü tıraşlıydı. Başında (Müteveffa şair Attila İlhan gibi) ‘kaptan şapkası’, etrafın farkında değilmişçesine, evet etrafın farkında olmadan başka bir dünyaya kaçarcasına yürürdü! Bazen türkü de söylerdi; ancak sesinde rindane lakaytlık, sanki umursamazlık fark edilirdi. Galiba, bu hali sırrını saklamak, dikkatlerden kaçırmak için örtü gibi kullanıyordu.  Çocuk dikkatimden kaçmayan asıl husus ise şuydu: insanlar ona deli muamelesi yapmıyordu ve zaten deli de değildi. Adeta garip bir saygı da duyuyorlardı. Toplumla arasında ölçülü bir mesafe vardı; esasen bu mesafeyi koyan Aslan Emmi’nin kendisiydi. Sıra dışı bir adamdı. Bilge değildi ama bilge konuşuyordu. Derviş değildi ancak ‘tenha’ydı! Sessizdi, kendi sükûtunu hiç çıkarmadığı bir sırlı elbise gibi kuşanmıştı lakin konuşunca coşardı; sel gibi, çığ gibi, denizin kabarması gibi. Çalışmazdı fakat bazen onun geçici işler yaptığına da şahit olurduk: odun kırmak, ufak tefek kazma-kürek işleri gibi. Kimseden para almazdı; bu işleri ise yevmiye karşılığı yapar, parasıyla da ekmek, çay, şeker, gazete, kâğıt, kalem ve cıgara alırdı. Tuhaf adamdı Aslan Emmi!

        Hikâyesini Babama sormuştum.

        -“Deli adam: evlendi, eşini evden kovdu, yuvasını dağıttı” demişti. O kadar. Onunki tercih edilmiş bir yalnızlıktı. Bu tercihinde asıl sebep neydi, bilmiyorum ama dünyevi olamamıştı. Daha sonraları ‘kitabî bilgi ve sosyolojik malumatımız’ çoğalınca, Aslan Emmi’yi bir tip ve karakter olarak tanımlamaya çalıştım. Roman karakterleriyle benzeşen yanları vardı ama gördüm ki, herkes kendi hikâyesini yaşıyor. Ne Cengiz Dağcı’nın ‘yurdunu kaybeden adam’ına benziyor, ne de Ernest Hemingway’ın ‘ihtiyar balıkçısına’. Şehir ve köy romanlarının karakterlerine de uymuyor; ne Dostoyevski tanır, ne de Tanpınar. Peyami Safa’nın salon tiplerinde esamisi geçmez. Ne Robenson, ne Cuma. Donkişot hiç değil; bir savaşı yok; Pançosu da.   

        Delikanlılık çağımda, daha lise öğrencisiyken kitap, dergi, yazı, şiir, kâğıt, kalem elimden eksik olmazdı. Bu taşınabilen ‘yükle’ sahilde, evde, bahçede, hemen her yerde görünür olduğumdan; bir gün annem (kim bilir hangi endişeden dolayı):

        -“Oğlum” demişti; “-Sen de diğer arkadaşların gibi gezip eğlensene, Aslan Emmi gibi okuyup, yazıp düşünüyorsun!” Aslan Emmi’de tezahür eden yalnızlık, ona benzeme ihtimali bile Annemi ürkütüyordu.

        Aslan Emmi hakkında duyduğum tecessüs üzerine sonraları çok düşündüm. Benzeyen yanımız, sadece soyadımızdı. Zamanla fark ettiğim şu oldu: O, insanlardan kaçıp bir dağ başına çekilmemişti. Bilakis, toplumun içinde kendisini tecrit etmişti. Balıkçıların, sabahın erken saatinden akşama kadar sahili dolduran seslerine sırtını döner, köşesinde bir şeylerle meşgul olurdu. Akşam olup ta, balıkçılar seslerini toplayıp evlerine çekilince, sahilde gecenin karanlığı, denizin sesi, rüzgârın ıslığı ve Aslan Emmi’nin yalnızlığı kalırdı… Benzeyen yanımız belki bu yalnızlıktı.  Onda yalnızlık müşahhas iken bizde mücerretti. Ve… Bunun da farkındaydık.

        Köyün velisi Hace İsmail’di belki -bu karakter ayrı bir yazının konusudur- ama delisi Aslan Emmi değildi. Biz ise, yalı mahallesinde Okçulu ve Kovanlı köylerini ayıran ‘Büyükağız’ deresinin denizle kucaklaştığı Dereköy sahilinde hayal kurmasını bilen çocuklardık. Kumsala uzayan bir avlu gibi geniş bahçenin içinde iki ayrı bina halinde ilk ve ortaokul yer alırdı ki bugün İlköğretim Okulu olarak faaliyettedir. Hemen yanında balıkçı barınakları, kayıklar, ağlar, balıkçılar… Okulun diğer yanında dere. Sonra evler, tarlalar ve yeşil bahçeler. Bir koy halinde sahile uzanan denizi, yay gibi takip eden Karayolunun üzerinde köprü. Yolun üst tarafında Kovanlı Cami ve köprüden sonra dönemecin bitiminde Dereköy Cami. Yine evler ve biraz ilerde Aslan Emminin mekânı: asarcık. (Yalı, Asarcık gibi mekân isimlerine Karadeniz sahilinde sık rastlanır.)

        Ve… Aslan Emmi yıllar önce vefat etti. Ortaokuldan sonra okuma maceramız bizi gurbete salınca Aslan Emmiyi de ancak tatillerde görür olmuştuk. Bir kış gününde ikamet ettiği köhne barınak kar ağırlığına dayanamayarak Aslan Emminin ihtişamlı yalnızlığının üzerine çökünce, oradan başka bir barınağa geçmişti. Yani; taşınma derdi yoktu. Aslan emmi artık yok; Hace İsmail de. Ama içimizde taşıdığımız bir çocukluk hep var. Bir de Aslan Emmininkine benzemese de, söze ve sükûta bürünen bir yalnızlık. Bu yalnızlığı bize unutturan ise başta ailemiz, dostlarımız ve hafızamızdır. 

       İsa YAR

*Yakamoz dergisi / 3. sayı / 2007 

*Bu yazı yayınlandıktan sonraları, Köyde görüştüğüm dereköy yalı cami imamı, Aslan Emmi ile ilgili şeyler anlattı… Mesela, tenha zamanlarda tek cematinin   Aslan Emmi olduğunu, caminin kitaplık bölümünde kitap okuduklarını, büyüklerin hayatına gıbta ettiğini ve ağladığını… İmam efendi henüz bekar iken, bekar evinde Aslan Emmi ile çay içerek uzun sohbetler yaptıklarını ancak evlenince Aslan Emminin eve daha gelmediğini… Tuhaf adamdı vesselam

 

SEVSİNLER STATÜNÜ!


 

.
.
          Statü, hiyerarşi içinde lazım bir tanımlamadır ve sistemik yapıda bir gerçeklik olmakla beraber, çalışanlar başta olmak üzere toplum nezdinde abartılarak daima yüceltilmiştir. O kadar ki statü adeta ‘insanın’ önünde yer alır hale gelmiştir; insanın yani statüyü temsil edenin.               

          Makam ve mevki, aynı zamanda o makamı temsil edene nispetle anılmalı iken, günümüzde durum statü lehine anlam kazanmış ve böylece “temsil eden” sıfırlanarak adeta konuşan, hareket eden bir makam (statü) olmuştur. Makamı terk ile bir bakıma elbiselerinden soyunmuş gibi üryan bir kimlik haline gelebilmektedir makam sahibi. Bu sistemde yani statik/seküler yapıda insan bir unsurdur sadece ve insanî meziyeti ile değil, idarî performansıyla muteberdir. Öte yandan “statü” sadece kamu ile alakalı bir kavram değil, cemiyetin bütün şubelerinde, yapılanmalarında adı ne olursa olsun var olan ve muhakkak “unvan” sahibinin ve hatta unvana yakın olanların nefsanî pay aldıkları bir cazibe merkezidir. Herkes isterse kendisine bir statü bulabilir… İşaret etmek istediğim problem unvanın insanı aşmasıdır.

          Oysa büyük addedilen şahsiyetlerin hâl bilgisini okuduğumuzda bulunduğu vazifeler anlatılırken merkezde insanı görürüz ve temsil ettiği makamlar sadece işaret taşlarıdır. O makama, imkâna gelirken de ayrılırken de mezkûr şahsiyet kendisidir. Büyüklüğü artmaz ya da eksilmez. Çünkü esas olan insandır; dolayısı ile müktesebi, ilmi veya kesb-i kemal-i hüner eylediği meşgaledeki ehliyeti, dirayetidir sahih ölçü. Şu modern zamanlarda böyle insanların işi zordur. Kemalâtını sergileme gibi bir imkândan mahrum olabildiği gibi, statünün istediği de bu değildir zaten.

          Plastik medeniyet bu olsa gerek. Ruhu olmayan bir yapı ve bu yapının idamesi ise insanın varoluş hakikatinden uzak bir eda ile sergilediği performansa bağlı… Bu yapıdır insanı ve dolayısı ile cemiyeti sıhhatinden eden. Batı menşeli bu anlayışın topluma sunacağı nihayetinde daha büyük hastaneler ve hapishaneler; tüketim pazarında huzur aramaya devam edecek tatminsiz bireylerdir. Statik anlayışın tahakkümü ve müdahalesiyle asli fonksiyonu zaafa uğramış aile yapısı gelenekten kopmanın ötesine de geçip, anlamını neredeyse büsbütün yitirecek ve böylece insanlık kendi sonunu bir sosyal bunalım eşiğinde yaşayarak tamamlayacaktır… 

          Görünürde böyle olsa da, toplumun hafızası diyebileceğimiz derin idrakte yine de belki şuuraltı ya da irfan tesmiye edebileceğimiz kirletilmemiş, bozulmamış bir hakikat algısı hep vardır. Toplumda bu şuuraltını şuura yükseltenlerin sayısını bilemiyoruz ve fakat S. Ahmet Arvasi’nin “ideal insan” diye tanımladığı irfan sahiplerinin sayıca az olduğunu da biliyoruz. Türk toplumunun sosyolojik yapısı dikkatle incelenirse hemen her ferdinde ortak bir idrak olduğunu görürüz. Bu idrakin ister farkında olunsun ister olunmasın, çoğu kez toplumun refleks cevaplarında tezahür ettiği görülür. Gerek toplum ve gerek ise “birey” ret ve kabullerinde tanımlayamadığı bu şuurdan hareket eder. İster fevrî ister düşünülmüş olsun her tavır ve fiil onu besleyen, tetikleyen bir arka plana dayanır. Bu ise şahsın/toplumun kendisini, öznesini oluşturan müktesebatıdır. Bir şekilde imkâna kavuşmuş olanların, statüyü temsil edenlerin, insanî bir hal karşısında ya da zor durumda kaldıklarında gösterdikleri doğal tepki toplumun herhangi bir ferdinden farksızdır.

          Nasıl ki heykel siluetin/suretin taşta donmasıdır; statü de kendisini temsil edeni bir şekilde kendisine bağlar, kelepçeler. Bu bağ ne zaman çözülür; müşkül mesele! Belki daha çok hakikatin bir anda idraki ya da insanî tarafın tetiklenmesiyle… Mesela tarlasında çalışan, ilkokul diploması bile olmayan, ama hayatı belki bir irfan penceresinden seyreden bir anne-baba ile ailenin akademik eğitim almış, statü sahibi olmuş, şehirde yaşayan evladı herhangi bir beşerî hal karşısında aynı doğal tepkiyi verir. Bir türküde hüzünlenmek gibi… Farkında olsun ya da olmasınlar geleneğe yaslanan bir ahlak anlayışına sahiptirler. İşte bu benzerlik/aynilik gösteriyor ki insanımızın özünde saklı kalan ve fevri olarak açığa çıkan hissiyat, hassasiyet, hak bilirlik vasfı, dayandığı esasların ihyasıyla toplumu kuşatabilir;  yine ve yeniden ideal insanın tesir ettiği “ideal toplum” oluşabilir. Ben bu ümidi muhafaza ediyorum. Bununla birlikte bu dirilişin kolay olmayacağının da farkındayım. Yıkmak kolay, inşa zordur. Bir insanın inşası ve daha da önemlisi kişinin kendisini düzeltmesi kolay olmasa gerek.

          Statü ruhun prangasıdır vesselam. 

          İsa YAR

AĞZIYLA BALIK TUTAN ADAM


Yazılarımı okuyanlar pekâlâ bilirler ve zannederler ki kalemimizi güya insana, hayata ve memleket meselelerine hasretmiş ve dahi iç dünyamızda biriken ne varsa kelimelere yüklemeye çalışmışızdır…  Fark ettim ki, insan da, hayat ve hayatî memleket meseleleri de kendi gerçekliği ile orta yerde durmakta. Zaman akmakta ve biz tökezleyerek olsa da yolculuğumuza devam etmekteyiz.  

Akla ziyan düşüncelerin, iç oluş sancılarının uzağında durmayı şiar edinmiş kalabalıklara karışmak ve orada biraz olsun gaflet etmek ihtiyacı ile çare ararken, fırsat ayağımıza geldi. ‘balığa gitmek’ daveti aldık! İşin içinde ‘gitmek’ vardı ve biz hep istasyonlarda kalıp, gelip geçen trenlere el sallamış olmanın usancıyla balığa da olsa ‘gitmenin’ ardına takıldık…

Vakit ikindi sonrasına devrilirken, ‘Küllük’ mekânından Harun Beyin arabasına doluşup şehrin cenubuna doğru hareketlendik.  ‘balık istifi’ doluştuğumuz vasıtamız gün akşama yaslanırken İn-Kur kasabasını biraz geçince, yeşillikler arasında asude dinlenen köye vasıl oldu. Hoş-beş derken baktık iki ‘pat pat’  motoru,  av levazımatı, pişirme edevatı ve dahi lüzumu kadar âdem ile yeni bir sefer hazırlığı var. Mihmandarımız Okuyucuzade Uğur’un karıncayı incitmeyen ricası ile yeni vasıtalara doluştuk ve akabinde bir patırtı ile yokuş aşağı (dere canibine) yol almaya başladık. Kıtmir mi yoksa kelb mi desem bir hayvan-ı sadık bize refakat etmekte idi. 

Dereye vasıl olduğumuzda biz manzaranın güzelliğini temaşaya dalmışkenAlucralı Kara Murat av hazırlıklarına başlamıştı bile. Akşamı edanın ardından doğan ay mehtaplı bir gecenin müjdecisiydi muhakkak. ‘serpme’ tabir edilen ve ‘Vona’ diyarında ‘saçma’ adıyla bilinen, bir ucu sol omuza, bir tutamı sağ ele tutuşturulan ve bir iple bileğe bağlanan ağ ile üç kişi saçmalamaya başladı.  Derenin gölleştiği yerlerde takılan saçmayı kurtarmak için Harun’un suya dalışı görülmeye değerdi. Bu arada biz de çocukken yaptığımız gibi taş altından el ile balık yakalama becerimizi sergiledik tabi. Lakin bu mahareti küçümseyen Beytullah ve Ceyhan: 
“- O da bir şey mi? Biz ağzımızla balık tutarız” dedilerse de, dere kenarında yavru balık yakalayıp ellerinde taşıdıkları plastik seyyar akvaryumda yaşatma derdine düştüler; çocukluk işte.

Neyse efendim. Gecenin üçte birisini suya verdikten sonra balıkları temizleme ve tavaya derc’eyleme işi yine Uğur ile biraderine kaldı. Çalı-çırpı ile tutuşturulan yer ateşinde ısınırken, derenin sesi, dağların karaltılı heybeti, mehtabın şairaneliği hazîrûnu gevşetmeye yetmişti… Kimi yan gelip yatmış, kimi balık közleme sevdasına düşmüş (Ceyhan), kimi de soğan közlemişti (Beytullah). Çaylar içildi, balıklar yenildi, pat-pat sesleri ile dereye veda edildi.  Cümbüşün birkaç noksanı da yok değildi; mesela: Esad Muhlis Beğ, İslam Hoca, Yıldıran Hüseyin Beğ, Yahya beğ ve elbette Muallim Zeki Bey ve Muallim Ahmet Bey gibi… O geceden yâd’ımda kalan şudur ki, bizim insanımızın misafirperverliği bir muhabbet olarak hayatın içinde devam etmekteydi.

Gece yarılandığında evimize avdet edebildik… Şimdi ne zaman Ceyhan’ı görsem elinde plastik kap ile ne zaman balığa gideceğimizi soruyor; Beytullah ise her ihtimale karşı çantasında közlemeye hazır küçük bir soğan taşıyor…O rüyayı bir daha görmek için ‘gitmek’ lazım.

İsa YAR

CEMİYET AH…


 

 

Sevemedim!

Yazıya, tek kelimelik ucu açık bir cümle ve hele olumsuzu çağrıştıran mana ile girmek tercihim olmasa da, kasdın anlaşılmasına dikkat çekmek maksadıyla, söylenmek istenilenin (makasıd) dibaceye yansıması ya da şuuraltının şuura yükselişi olarak kabul edilmesini istirham ederim ey kâri. 

Niyetim kimsenin kafa konforunu bozmak, rahatını kaçırmak, malumatfuruş bir eda ile ukalalık etmek değildir. Belki de öyledir. Bu hususta kararına müdahalem mevzuubahis olamaz bile ve fakat şöhrete müptela kalemlerin tesirinden bir an sıyrılıp, yazımın sonuna kadar bîkarar kalmanı umabilirim. Olaki senin dahi düşündüğün fikriyatı ifade etmişimdir. Belagat sergilemeye ihtiyacım yok, ‘retorik söylem’ ise uzak iklimlerin lisanı. O halde şurada iki kelam ile meramımı ifade edeyim. Yazının daha eşiğinde bu kadar eğlenmem isimi/yazarı merkeze alan şartlı bakışa karşı dikkatinizi uyarma ihtiyacındandır. 

Evet, sevemedim demiştim.
Muhabbeti, aşkı, sevdayı, sevgiyi yeryüzüne gönderilişimizin anlamı olarak gören ve bu esası merkeze alan bir medeniyetin mensubu, kültürün iktisab edeni ve dahi hayatı alperen dervişçesine yaşamış ecdadın vârisi bir kalbi kırık olarak ‘sevemedim’ demek, beni tekzip etse de; ısrarla söyleyeceğim: ‘bazı şeyleri’ hala sevemedim. Nedir bu ‘bazı şeyler’? Yazımızın başlığına dikkatinizi çekerek ‘sevilmeyen’ özneyi ya da ‘şeyleri’ imadan çıkarıp alenileştirelim. 

Sosyal bir gerçek olan ve modern toplumun aslında ilkel/ilkesiz(!) eğlencesine meşru zemin oluşturan basitlikleri sevemedim. Düğünlere, festivallere, bu adla temsil edilen eğlencelere bakın! İnsanî, içtimaî/sosyal, manevî (itikadî ve amelî),ananevî anlamları olması gereken ‘evlenme’, sünnet, kültürel etkinlik(!) vs. taşıması gereken anlamın ne kadar uzağında. Ne aidiyet renkleri, ne de irfan… Zafiyet, yabancılaşma, kokuşma vs. İşte bu tezahürü, ekranlarda/meydanlarda herkesin gözünün önünde/gözümüze soka soka tekrar/ikrar etmeleri; (bigane kalıp, iç ahengimizin asudeliğine kaçsak da) en yakınımızdakileri ayartıp dikkatimizi/öfkemizi kendilerine çekmeyi başarmalarını fark etmenin farkındalığıyla ‘avare(avarel)leştirilmeyi’ sevemedim… Sıradanı, basiti, kabayı, kimliksizi, taklidi ‘kendisi’ olamamayı, yabancılaşmayı ve aşksız, kişiliksiz, ikiyüzlü/maskeli yakınlıkları sevemedim… Kendini, aslını ve iddiasını inkâr eden bir cemiyet fotoğrafını sevemedim. 

Son söz üstadın:
Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle;
Ve cemiyet, cemiyet, yok eden güruhiyle… (NFK) 

Siz eğlenmenize bakın ve beni sükûnetimde çayım, kitabım ve kalemimle yalnız bırakın. 

İsa YAR 

*Bu yazı lügat okunması için kaleme alınmadı;  yine de siz yanınızda bir lügat bulundurun efendim.

İSLAM HOCA’NIN NUSRET ABİSİ


 

 

.
,
          Adını ilk defa İslam Hoca’dan duymuştum.
         
Küllük’te yaptığımız sohbetlerde, Necip Fazıl bahislerinde, hayata ve insana dair hasbıhallerde İslam Ürkmez’in “Nusret abi anlatmıştı”, “Nusret abi bir gün şöyle demişti” ifadelerine o kadar alışmıştık ki…         
         
İslam Bey’in -İstanbul’da edebiyat fakültesi talebesi olarak üniversite tahsili yaparken-  Küllük benzeri mekânlarda tanıdığı, muhakkak istifade ettiği Nusret abisini gıyaben biz de tanımıştık. Belki İslam Ürkmez de Ünye’nin “Nusret”iydi.  Önce ‘kar kelebekleri’ kitabını daha sonra ‘sokak sesleri’ni temin ettim. Sokak Lambası adlı radyo programımda bu eserlerden bahsettim. Zaten “sokak lambası”nı İslam Beyle birlikte sunuyorduk. Nusret Özcan’ı hiç görmedim (Ünye ziyaretinde küllük mekânına uğramışsa da, mekânda olmadığım pek nadir zamana denk geldiğinden görüşemedik, nasip değilmiş) ve fakat biliyordum ki İslam Ürkmez’i görmek Nusret Özcan’ı görmektir. Yusuf Ziya’nın İstanbul’dan her gelişinde, Küllükte İslam Beyle Nusret abi bahsi açılırdı. Yine küllükte tanıştığım ve Amerika’da bulunan Rihad’ın da bu isimden sitayişle bahsettiğine sıkça şahit olmuştum.
         …
          Yazar Mustafa Miyasoğlu ile kısa süreli mektuplaşmamızda, bir gün şöyle yazmıştı: “Fethi Gemuhluoğlu: ‘dostlarınıza, sevdiklerinize muhabbetinizi/sevginizi sıkça ifade ediniz’ derdi”. Evet, bu bizim ölçümüzdü. Bu ölçüdür bize dostlarımızı sevdiren. Bu ölçüdür güzel insan Vedat Ali Tok’u Ünye’ye getiren ve bizi kalben de olsa Kayseri’ye, Elazığ, Sivas, İstanbul’a götüren…  Benim, yüzünü görmeden sevdiğim insanlar vardır. Adeta, gönül birlikteliği ve ruh yakınlığı… Bu ruh gurbetinde, bu zaman diliminde, her şeyin “kullan at” tüketim alışkanlığında algılandığı, tüketildiği yabancılaşmış zeminlerde, dervişane duruşu olanlara ne kadar ihtiyacımız var.
         
Nusret Özcan hakkında niçin yazdım? İçimden gelmeyeni, hissetmediğimi ve inanmadığımı yazmam. Nusret abinin hikâyesinde hikâyemle örtüşen çok şey gördüm. 49 yaşında ‘dünya sürgününden firar eden’ ve benden sadece üç yaş büyük olan bu gönül insanı ile karşılaşsaydık sureta ne benzerlikler görürdük ve belki farkımız onun ruh ve gönül derinliği olarak kaydedilirdi…
         …
        
“iyi insanlar iyi atlara binip gidiyorlar” vesselam. 

         İsa YAR

www.sanatalemi.net (ölümler-kayıplar), “Hayy’dan Hu’ya Nusret Özcan” 2012/  sayfa:

SÖZÜN BİTTİĞİ YER


.
.
.
.

Yazmak yaşamaktır.’
Bu cümleyi ilk okuduğumda, yaşadığımı hissettim.
Yazmaktaydım; yazdığımı sanmaktaydım.
Sonra,
yaşar gibi yaşamak’ cümlesi buldu beni.
Bizim yaşamamız hangi cümledendi?

Baharı yazacaktım.
Nisan yağmurlarını, Karadeniz’de çisil çisil sis gibi çöken ıslaklığı ve Mayısı…
Toprağın dirilişini, uyanışı, heyecanı, huzuru, hikâyemizi/hikâyenizi yazacaktım.
Bir bebeğin gülüşünü, çocuğun sevincini, annenin şefkatini, babanın merhametini;
bizi yazacaktım, sizi yazacaktım.
Rüyalarınızı, hülyalarınızı…
Size yazacaktım.
Yazamadım! 

Anladım ki, biz ‘yaşar gibi yaşıyoruz’…
Zaten kelimelerimizi kaybetmiştik.
Anlamı olmayan ‘sözcükler’ tedavüldeydi.
Zaten zordu ‘yazmak’, müşküldü yaşamak…
Sonra, kime yazıyordum?
Muhatabımın umurunda mıydı yazdıklarım veya yazdıklarımın kim farkındaydı?
Kendi hakikatinin farkında olmayanlar, ‘yaşadığımı’ nerden bileceklerdi…

Biz, baharının içine ‘eylül gölgesi’ düşmüş çocuklardık!
Zaten hiç büyümemiştik; hep çocuk kaldık.
Belki bu yüzden bu kadar farkındayız…
Ya, bizim çocuklarımız!
Birden büyüyen çocuklar! Biz çocuk kalırken onlar büyüdü.
Rol çatışmaları varsa bundandır çünkü biz rol yapmamıştık; oysa onları (bize rağmen) yabancı ve yalancı bir hayatın/kültürün figüranı yaptılar…
Cemil Meriç’in ‘Bu Ülke’sini ondokuz yaşında okurken ne anlamıştım; bu ülkede yaşarken neler öğrendim?
Biz ki baharının içinden eylül geçen çocuklardık…
Hiç büyümememiz bundandır; hüznümüz de bundandır.
Bir yaprak dökümü sonrasında başladı yeryüzü maceramız,
Sahillerde hırçın dalgaların sesine karışan türküler söyledik,
Öz sesimizle Türk’ü söyledik.
Hep sert esti rüzgâr yüzümüze,
Sahici duruşumuz bundandır.
Biz hiç büyüyemedik,
Bir yanımız hep çocuk kaldı.
İçimizde başlanmamış yolculuk kaldı.

Yazmak yaşamaktır.
Şiire kaçıyorum artık;
Şiiri kuşanıyorum,
Şiir gibi susuyorum…
Evimizi ateşe veren kimler?
Bir yangın içimde,Bir yangının içinde
Su/su/yorum.
Susuyorum…
İSA YAR 

*Yakamoz/ 4. sayı

Sahilde Akşam


.

.

.

Yine bir akşam vakti, deniz ufkunda kuşlar
Sanırsın bir tabloda zamanı dondurmuşlar…  

Martılar çekilirken, suda yanıyor güneş!
Tutuşan hicranımdır, ruhun azabına eş.
Bu sanki bir yolculuk, gitmek başka âleme;
Ne kadar çok benziyor şu veda, bir ölüme!
Ufukta renk demeti, kanayan yarasıyla,
Baş başa kalsın gönül eski macerasıyla…
Ölüm düşüncesi ki çıban gibi zonklatır.
Veda deniz ufkunda siyah, uzun bir satır.
Ötelere iştiyak tesellidir her ruha
Yalnız melâl düşen his, inkâr eden güruha…
İçimde hoş duygular, deniz sakin, martı lâl
Uzaklarda yâr-ı can, yalnız sisli bir hayal… 

Ne hazin bir tablodur şu akşam vakitleri,
Ürpertir bir gönülde kalan son ümitleri…

İSA YAR


*Bizim Külliye dergisi/ Eylül 2006

SAKLI_SZLER

KİTAP SİPARİŞİ


    .


internet satış irtibat e-posta: isayar@isayar.com


KİTAP SİPARİŞİ:
Hüzün ve Sağanak:  210 Lira / Saklı Sözler:  390 Lira;

% 40 İNDİRİMLİ
Takım: 360 Tl

İSA YAR adına 09494330 nolu POSTAÇEKİ hesabına kitap bedelini havale ederek, isayar@isayar.com ‘a e-posta ile bilgi veriniz. (2 takım siparişe Kargo bedeli bizden)

Hzn_ve_saganak