YAZIYA KAÇIŞ


.
“İnsanlar kıyıcıydı, kitaplara kaçtım” Cemil Meriç

       Hepimiz kaçıyoruz!
       Nereye, hangi yöne kaçtığımız, bu kaçışın nasıl tanımlandığı o kadar da önemli değil. Bizi görenlerin, bize nereden baktıklarına göre değişen tanımları var. Durdukları yeri merkeze alarak, sizi tarif ederler; yakın/uzak bulurlar. Oysa siz, kendinizden kaçıyor da olabilirsiniz; Size biçilen rolden, kalıptan, sahte bir dünyadan kendi dünyanıza, aidiyetinize, fıtratınıza kaçar gibi sığınıyor da olabilirsiniz. C. Meriç, Tanzimat sonrası bir kaçıştan bahseder; “kimi Yunana, kimi Turana…” kaçanlar bellidir: mustağrib. Biz onlardan uzağız ve illa bir tanımlama yapılacaksa, adımız bellidir: muzdarip.
       Dünkü cemiyetin ruhundan tevarüs hafızasıyla, bugünkü ‘birey’ toplumunun kalabalığına/kabalığına mahkûm edilmiş insan elbette kitaba kaçacaktır. Bu kitaba kaçış onu yazmaya da vardıracaktır. Çünkü söyleme ihtiyacı içindedir. ‘birey toplumu’nda, başka bir ifade ile ‘yalnızlar kalabalığında’ insan kendini ifade edemeyince, muhatabına ulaşamayınca ‘yazmak’ bir imkân olarak belirir. Bu imkânı kullanmak ise her zaman mümkün olmayabilir. Çileli kafalar için ‘yazmak’ rahatlamaktır. O halde yazının evvelinde hafakan/buhran vardır. Kelam ve kalem imkânını kullanamayan muzdarip, tehlikeli bir sükûta müptela olur ki sükûnet bulamaz ise adeta fikrî ve hissî dalgalanmalarla kendi kıyılarını döver. Sahilini, sınırlarını tahrip eder. Sahilini yani öteki ile irtibatını. Kendi içine çekilerek bir derinliğe ulaşabilir belki, ancak bir okyanus yalnızlığıdır onu bekleyen.  Çünkü bu derinlik algısından ürker sığ suların müptelaları. O, artık uzaktan temaşası güzel ve fakat yaklaşılınca rahatımızı (kafa konforu) bozacak bir tehdittir!
      
Bu mânâda yazmak, yaşamakla emsaldir. Varlığını önce kendine duyurma ameliyesidir; yazmak ihtiyaçtır. Lâkin yazmak, sancılı, sıkıntılı bir süreci de yaşatır yazana…
       …
       Mesela ‘oturup şöyle, bir şiir yazsam’ deseniz, yazamazsınız. Yazsanız bile, o ne kadar şiir olur, bilemem. Yani şiire oturamazsınız. Şiir kendi gelir size; uğrar, yapacağını yapar ve gider veya sizde mihman bir gönül bulursa kalır istediği kadar, aşikâr olur, görünür/görülür… Sizin sesiniz, kelimeleriniz ya da sessizliğiniz olur. Doğrusu, şiir hep sizinledir. Herkese görünmese de vardır; kalbinize uğradıysa, aklınızı kuşattıysa ‘şairane’ bir sükût olur edanız. Eşyadan koparsınız, içinize çekilir, dışınıza yabancılaşırsınız. Bu haliniz biganelerce anlaşılmaz bir haldir; umursamazsınız.
      
Büyük öfkenizin küçük yansımaları şaşırtır insanları, anlayamazlar. Anlayamadıkları, sizinle aynı halet-i ruhîye içinde gâma müptela olmadıkları için, incinebilirlerde! Anlatamazsınız! Sizden yansıyanların, söze ve sükûta bürünen ifadelerinizin bir iç oluştan, ahenkten, derin hissiyattan tezahür ettiğini bilemezler. Bilemedikleri, böyle bir halin yabancısı oldukları için, sıradan tepkiler verirler. Biraz daha kapanırsınız içinize, belki orada başlar şairin yalnızlığı. Şiirin sesini duyamayanların gürültülü gevezeliklerinden kaçan şair hassasiyeti, ikamet ettiği bünyeyi tahrip ederken,  ruhun yaralarını ‘onarır’.
       Burada şairi yoran, aşındıran, şiirin ağırlığı değildir; belki şairin çevresidir. O çevre ki şairin de ‘herkes’ gibi olmasını ister, görünenin yanında bir suret olmasını bekler. Oysa şair şiire mihman olmak durumundadır. Şair ise aradığı sükûneti, tenhalığı bulamayınca hırçınlaşır:“dilde gam var şimdilik lutf eyle gelme ey sürur/Olamaz bir hanede mihman mihman üstüne”
       …
      
Ey dost,
      
Bu yazıda bir bütünlük, anafikir arama. Yorma zihnini. Kaçan bir adamın, hep yolda olan ve hiçbir yere varamayanın, a’rafta kendisiyle konuşması say. Bizim yaptığımız “bu gürültülü dünyadan kitapların asude inzivasına iltica etmek”. Oradan yazarak varlığımızdan haber vermek. Varlığımı fark etmem senin varlığını bilmemle mümkün; yazmam bundandır…   

       İsa YAR

*Berceste dergisi ağustos 2007

Ünye´de GECENİN RENGİ


                Aşikârdan saklı olana; insana, hayata ve şehre dair… 

           Gün, şehrin kirlenmişliğinden kaçarcasına, Şeyh Yunus türbesinin aşağısında Çakırtepe üzerinden süzülerek ve Ünye Kale’sinde solgun bir iz bırakarak çekildi semadan.

           Gecenin gizli saltanatı başlamadan, akşamın karanlık silueti sokakları kolaçan ederek sızdı şehrin hücrelerine. İnsanlar bir evleri olduğunu birden hatırlamışçasına, gecikmişlik telaşıyla boşaltırken sokakları, birkaç güvercin çatıları kollayarak uçtular. Kararan dev gölgelere benzeyen apartmanlarda peş peşe ışıklar yandı; sonra çekildi perdeler. Perdeler her yerdeler; gizlemeyen bilakis ifşa eden perdeler…

            Köşebaşındaki sokak lambası loş ışıkları ile bir tarafı aydınlatırken, diğer tarafın karanlığını çoğaltıyordu. Asırlık Saray Camiinden çıkan bir ihtiyar mütevazı adımlarla meydandaki ulu çınara doğru uzaklaşırken, şadırvana bir genç yaklaşıyordu. Tabakhane Deresi’nin denizle vuslatına tanıklık eden köprüden itibaren, deniz kenarında denizi görmeden, kendi dünyalarında sahil boyunca yürüyenler vardı. Çay bahçesinde köşedeki masada yalnız bir adam dergi okuyordu. Bir gurup genç, ellerinde cep telefonu, laubali şakalaşıyordu. Sanki Cengiz Aytmatov’un romanından kaçan mankurt sahilde, meydanda, sokakta anadiline küsmüş tabelaların altında dolaşıyordu! Ve şehir akşama, akşam geceye yaslanıyordu…

            Sokaklar giderek tenhalaştı. Kaldırımlar şairini, şair kaldırımları unutmuştu. Kuytuda bir köpek çöp bidonunu devirirken, bir kedi canhıraş kaçtı. Arastada çay ocağından bir şair uzaklaştı. Ay buluta yaklaştı. Deniz sahile taştı; bir adam yakamozlanarak ıslandı, ayyaştı. Bir mutfakta süt taştı; bir adamda sabır; bir sözden mânâ…

            Gecenin nabzı sükûtta atarken, bir anne bebeğini uyutuyordu. Bir baba, bir çocuğun yüreğini tutuyordu. Bir dost, bir dostu avutuyordu… Öğrenci yurdunun gurbet kokan odasında bir genç kitabını açarken, bir başkası yorgun, uykuya sığınarak gözlerini kapatıyordu.

            …

            Ve gece…
            “Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim
               Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları

mısralarında saklı anlamın, şiirin mekânı gece. Bir yüreğin kendisiyle baş başa kalması, idrakin deli gömleğini giymesine ramak kala teslim olması, aynalardan kaçan suretin kendisine yakalanmasının vakti, gece. Şehir bir örtüye sarınır gibi geceye saklanırken, insan maskelerinden soyunuyordu. Şairin:

           “binlerce maskem var
           çıkarmaya korktuğum 
              ve hiçbirisi ben değilim!

mısraları, gündüzde ve kalabalıkta bir anlam ifade ediyordu. İnsanın kendisiyle karşılaştığı, yüzleştiği sancılı bir zamandı gece. Her ne kadar ‘karanlık kovulmaz düşüncelerden’ mısraına yataklık etse de, gecenin aydınlığı aşikârdı.

           “Gece ki ruhumun ışığı, nur;
           Karanlık, akşamla kaldı gündüzde.
           Ben hergece bulurum gerçek huzuru”          
           …
         
Kamer şak olduğu geceyi arıyordu; şiir şairini. Rayiha gülle gitmişti mavera ülkesine; söz manayla, Leyla Mecnunla… Kalan sükûttu ki, hüzündü gecenin diğer bir yüzü. Gece Şeb-i Yelda idi; söz imsakta, vaat misakta idi. Gece iki heceye, ben geceye gizlenmiştim. İki koldan izlenmiştim. Şafağı ve sabahı muştulayan bir ses, alâmet yoktu. Nefes alıp vermekteydi zaman; uyumak ölümdü; değil mi ki uyku ölümün kardeşiydi. bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz…”

          Gün geceyle örtülü, doğru yalanla kuşatılmıştı. Sükûtun rengi, sesin ahengi ve sözün de dengi vardı. Bir yerlerde Sakarya yüzüstü akarken, Dicle Fırat’a bakıyor, karanın denize at sürdüğü Burunucu’nda gece feneri çakıyordu. Kadılar Yokuşunda ihtişamla uyuyan ve o rüyadan hâlâ uyanamamış tarihî ev, bozgunda fetih rüyası görüyordu. Rüyada hattat Mustafa Râkım Efendi Celî Sülüs gülüyordu. Eski bir bey konağında örümcek ağ örüyordu. Acısu çeşmesinden su akıyor, bir meczup dalgın karanlığa bakıyordu. Bir adam, yüzünü kitaplara döndüğü odasında, günlüğüne not düşüyordu: “Kendimi, yıllardır mesleğimin ve adına yaşamak denilen günlük alışkanlıklarımın içinde sakladım! O kadar gizlendim ki, kendimi orada unuttuğumu fark ettiğimde artık kendim değildim…”  Niksar caddesinden egzozu patlak bir araba geçti. Her şey geçip gidiyor, yine de bir şeyler kalıyordu; belki eksiliyordu, ama kalıyordu.

          O zaman, iki sözle düğümleyelim yazıyı: ‘gamım gitmez nedendir?’

            İsa YAR

*sükût dergisi 4. sayı (Ekim 2006)

Şiirden uzaklaşmak


.

‘Bende mecnundan füzun âşıklık istidadı var
Âşık-ı sadık benim, mecnunun ancak adı var 
                                 
Fuzuli’

        Günler geçerken, yaşamak telakki ettiğimiz sıradanlıktan bize kalan: tortular, yorgunluklar ve sükût-u hayaller… Sığ, sıradan ve renksiz bir hayatı yaşıyoruz.

        Hayatın şiiriyeti mi kayboldu; yoksa biz mi şiirden uzaklaştık? Oysa aharlanmış kâğıda ‘mor mürekkep’ ile ‘mavi lale’ çizmek vardı. Mecnunu ve tahammülü çölde bırakıp, ‘kalbi kuşanarak’ yeni seferlere çıkmak vardı. Efalimizi yeni bir lisana tebdil ile kekeme dilimizi beliğ bir avaza icbar edebilirdik. Mutedil olamadı öfkelerimiz. Öfkelerimizi yumuşatacak alanlarımız yok. Mesele/çare arasında mutemet bir sahamız kalmadı (Bu: bir dost, insan-ı kâmil veya kendimizle baş başa kalabilmek olabilirdi). Yani, fren mesafemiz yok ve tosluyoruz! Çarpıyor; kırıyor, kırılıyor, incitiyor, inciniyoruz…

        Hamlelerimiz yarım, irademiz zayıf, sabrımız kısa. Bizi dışımızdan kuşatan, ‘dayatılan’ tarza mukabil; içimizde derin ve sakin bir tevekkülle direnç yok. İç âlemimizi de biz daraltıyoruz. Eşyalaşmış duygularımız var! Nefsimizin dışında her şeyle kavgalıyız.

        …

        Güzel ve çirkin hep vardı; lakin çirkin güzeli böyle perdelememişti. Madde mânâyı, basit mükemmeli, yanlış doğruyu bu kadar kuşatmamıştı. Bu günün gündüzleri dünün gecelerinden daha mı karanlık; yoksa biz mi kör olduk? O halde, ‘hem tahammül, hem sefer’…

        Edepten bihaber edebiyat dersi vermeye kalkan ‘post-modernlerden’ ne kadar bizar olduk. Popüler ‘nesebi gayr-ı sahih’  kültürle hafızası mankurtlaşmış olanlara sözümüz yok! Kelimesi olmayanın düşüncesi, kelamı nakıstır. ‘Sözcüklerle’ kekeleyenler şiiri ‘imge’ye, metni ‘simge’ye feda ettiler. Bize sesimizi geri verin. Biz şarkın çocuğuyuz ve gözyaşı medeniyetinin garip varisiyiz. Alın ‘malumatfuruşlukla’ mülemma aklımızı; bize gönlümüzü geri verin! Ve o zaman görün; aşk ne imiş…

Yerin od etmedik kim var erbab-ı muhabbette
Semenderler gibi uşşak da sükkan-ı ateştir 
                            
Şeyhülislam Yahya
 

          İSA YAR


*Türk Edebiyatı Dergisi / haziran 2004

Kayıp zamanlar


.                                                                  

                                        Bekir Dervişoğlu’na

        Hiç bu kadar derin olmamıştı yalnızlık. Bu sahil böylesine kimsesiz, sahipsiz kalmamıştı. Daha dün, ayak izlerimiz vardı kumsalda. Deniz böyle hırçın, martılar çığlık çığlığa değillerdi.

        Yosunlu kayalarda belli belirsiz siluetimiz, içimizi yansıtan suretimiz ve söyleyecek sözlerimiz vardı. Islak çocuk ayaklarımızla çiğnediğimiz kumlar, bugün hangi beton binada sükût halinde donuk? Ve o ıhlamur ağacı; Dereköy Yalı Mescidinin bahçesinde, ezan taşının hemen yukarısında, yaprakları rüzgârla şakalaşırken gölgesinde kimler yoktu ki… Mütebessim çehresi ve beyaz sakalını ıslatan gözyaşı kadar gerçekti Hace İsmail. Bekir Âbi’nin ‘Sakarya Türküsü’ okuyan sesinde aşikâr çile ve Ali Yılmaz’ın münzevi sükûtunda saklı huzur.

        Ben ‘kendi sesinin yankısından kaçan çocuk’. ‘sustum susmalardan medet umarak’ diyen şairin sesinde nihan.  Ne çok severdim hazanı ve ‘hüzün ki en çok yakışandı bize’. Ağustos zafer ayımızdı, eylül vurgunumuz oldu. Ertelenmiş vâdelere kaldık! Bu sahil belki çok değişmedi; yoksa değişen biz miydik? Yoruldum suları kulaçlamaktan, her yanımız adacık ama ‘muammer’ bir iskele aradığımız…

        Şehre dönmeliyim yüzümü. Uzaklaşmalıyım bu metruk zamandan, sahili de ardımdan sürükleyerek. Yeni şafaklara uyanmalı. Betül gözlü bir bebeğin masumiyetinde bakmalıyım hayata ve orada insanı görmeliyim. İnsanı, yani kendimi, ihmal edileni… Üçüncü şahıslar iç dünyamızı karanlık bir pencereden seyrettiler! Belki içimizin aydınlığını, dışından karanlık bir perdeyle sütreledik ve gösteremedik. Durduğumuz zaman ve zemin itibariyle alacakaranlık kuşağına, geceyle sabahın birleştiği noktaya denk düştüğümüzden midir, bilinmez.

        Sükûtun lisan olduğu, insanın insan olduğu mahfillerde huzur… Sözün bittiği yerde yeni bir lisan başlar. Hâl dillenir; gönül ram olur ve tahammülden sefere, mâsivadan maveraya bir hicret sürer gider… Rindane, dervişane…

    İSA YAR

* Berceste Dergisi/ Şubat 2006

Baharın içinden geçen eylül


         Biz a’raftayız!

          Seksen kuşağı! ‘80 öncesi çilekeşler ile sonrası kayıp nesil arasında bir yerdeyiz. Anlamaya/idrak ve anlamlandırmaya/izah başladığımız dönemde koptu film. Sonra boşluk… Düştüğümüz o boşlukta ne kadar savrulduk, unutulduk bilemiyorum. İrtibatı koparmıştık ve belki ertelenmiştik.

          Köprü, sanki tam bizim bulunduğumuz noktadan kırılmıştı. Genç kalabalık kalakaldık! Ne ileri, ne geri (a’raf). Bizden öncekiler yürüdü, geride bir hicran yarası bırakarak; gittiler… Sonrakiler bizim hafızamıza sahip değillerdi. Sahte bir dünyanın,  ‘fanusun’ içinde yetiştiler. Ne kendilerini tanıdılar, ne hayatı bildiler. Ekran karşısında büyüdüler, gürültü kirliliği içinde seslerini yitirdiler. Seslerini, yani kelimeleri… Lisansız ve insansız bir dünyanın, kırık fay hatları suni çimlerle gizlenmiş zemininde, ölümden ve hayattan habersiz oyalandılar.

        Bir biz kaldık ortada… 
          
 
        Biz hiç rahat insanlar olamadık. Tebessümümüz dahi donuktur ve hep hüzündür yüzümüzden okunan. Baharımızın daha başında buldu bizi eylül. Biz acı nedir biliriz. Sevda nedir, aşk nedir… Bunun içindir, kalbimizden çekeriz mürekkebi kalemimize. Heveslerini sevda sananlar, surete aldananlar anlayamaz yüreğimizi; dilimiz anlamadıkları gibi… ‘Melâli anlamayan nesle aşina değiliz’ diyordu Ahmet Haşim. Biz de eylülü anlamayanlara aşina değiliz.
      
         Kimse tanımasa da biz biliriz Eylül Yusuflarını; adı Yahya olmuş, Bekir olmuş ne fark eder.  Öpmek istediği elin tokatladığı Ahmet Bey’in Sakarya akan gözlerindeki hüznü de tanırız. Zeki’nin şiirlerinde aşikâr hicran, bir vatan sevdasının bakiyesidir; biliriz. Yunus Emre’nin, “Şu dünyada iki şeye/ Yanar içim köynür özüm/ Yiğit iken ölenlere/ Gök ekini biçmiş gibi.” mısralarını en çok biz anlarız… Taşrada bir çay ocağında gamla demlenen çayı yudumlarken, tarihe bir bakıver imasıyla konuşan esafil-i şark misali adamlar vardır; ‘kökü mazide olan atiyiz’ derler de, muhteşem mazinin bugüne düşen gölgesinde bir gençlik görememenin sükût-u hayali ile gam içredirler, biliriz…
       
         Bir mirasyedi gibi harcadık zamanı ve yaşamadık biz yaşanması gerektiği gibi. Lügatlerde unuttuğumuz kelimeler, dilimizde sese tebdil olunca anlayanı da kalmamıştı.

         Takvimden kopan yapraklar ömrümüzden yılları götürürken, bir yanımız delikanlı serkeşliğinde hoyrat, bir yanımız hayatın yakasını bırakmış gibi! Yılların suskunluğunda biriktirdiğimiz ve artık söyleyecek ne çok sözümüz vardı. Okumuş çocuklardık! Ancak, demir leblebiyi çiğner gibi kelimeleri telaffuz etmekten yorulmuştuk. Muhatabımızla muhabbetsiz sohbetler yapmaktan ise sükûtun renklerini bürünmek daha güzeldi. Bu sebepledir ki, sesimiz kısık, sözümüz mecaza mütemayil ve halimiz dervişane, rind gibi bir istiğnadır şimdi… Buna mukabil sükûtumuz anlamlıdır: o sükûtta nice çığlık, figan, öfke ve yalnızlık gizlidir. 

         Ve biliriz ki baharda saklı bir eylül vardır… Yine biliriz ki, hazanda bir bahar tomurcuklanır.

 

          İSA YAR

*Sükût dergisi/sayı.2  haziran-temmuz 2006 / *Kadıköy Life dergisi Eylül-Ekim 2007 / Türkiye Gazetesi 2006

Halimiz bir lisan


“Sustum susmalardan medet umarak”  Özcan Ünlü

Susmak…

Söyleyecek sözümüz olsa da (olmalı), maksat hâsıl olmuyorsa,  söz gönülden gelmiyorsa; susmak…
Söz manadan kopuk ve sadece ‘laf’ ise; susmak…
Söz beliğ bir ifade değilse, bizi ifade etmiyorsa, kalbe girmiyorsa, yankı bulmuyorsa, anlatamıyor ve anlaşılamıyorsa; susmak bir vazifedir.

Konuşmak gereken yerde susmanın, sükût gereken yerde konuşmanın vebali olsa gerektir.
Ölçü: ‘sözlerin büyüğü, büyüklerin sözüdür’.
Şimdi biz de konuşuyoruz ve ‘geveze bir nesiliz’.

Halimiz bir lisan olmalı.
‘Dost aynadır’ ama biz aynaya dostça bakmayı unutmuşuz! 
Aynada gördüğümüz kendi suretimiz.
Sîretimizden habersiz, suretimize hayranız.
Becerebilsek, susmayı becerebilsek, ne sesler duyacağız kim bilir.
En başta içimizin sesini…

Kelimeler belki bizden davacı!
Sesin ahengi, kadim adamların, muhteşem ecdadımızın ‘iyi atlara binip gitmesiyle’ kayıp…
Sesimizi kaybettik. Sesimizi, yani kelimeyi!

‘Susma sustukça…’ diyen çığırtkan seslerle; insan sesi olmaktan çıkıp, hoparlörün mekanik sesine tebdil olunan ‘davet’ edemeyen seslerle ve yabancı/yalancı seslerle dolu mekânlarda sükûtu unuttuk…

Yürüyoruz ve hiçbir yere varamıyoruz!
‘Hiçbir yer’: gönüldür.
Vuslat ‘kalbi kuşanarak yürümek’ ve gözyaşımızın kurumamasına bağlı.

Efâlimizi yeni bir lisana tebdil etmenin vakti geldi. 

İSA YAR
*Türkiye Gazetesi/2004

ASLAN EMMİ


       

        Tuhaf adamdı.

        Ellili yaşlarda, evsiz, barksız ve yalnız! Üzerinde eski bir palto, elinde katlanmış gazete ve bir tomar kâğıtla hızlı ama dalgın yürürdü. Onu bir tümsek ya da kütük üzerinde, etrafında toplanan her yaştan insana hitap ederken görürdük. Heyecanlı, coşkulu bir politikacı edasıyla konuşur, ancak alkış ve “yaşa, helal olsun sana” sesleri arasında anlattıklarını biz anlamazdık; çocuktuk. Galiba gündemi gazetelerden takip ediyor, iç ve dış meseleler hakkında kendince yorumlar yapıyordu.

        Lakabı ‘deli aslan‘dı! Ama biz ona ‘aslan emmi‘ derdik. Köyümüzün en renkli simasıydı. Çocukluğumun iz düşümünde hala canlı bir fotoğraf gibi duran bu garip adam, yaz-kış demeden, balıkçı barınağında derme çatma tahta bir bölmede veya eski bir kayığın enkazında yatıp, kalkardı. Asarcık ismiyle bilinen küçük koyda, deniz manzaralı ve bol rüzgâr alan bu garip mekânında, iki taş arasında çalı-çırpı ile ateş yakar ve isli çaydanlıkta çayı eksik olmazdı. Bıyıksızdı, yüzü tıraşlıydı. Başında (Müteveffa şair Attila İlhan gibi) ‘kaptan şapkası’, etrafın farkında değilmişçesine, evet etrafın farkında olmadan başka bir dünyaya kaçarcasına yürürdü! Bazen türkü de söylerdi; ancak sesinde rindane lakaytlık, sanki umursamazlık fark edilirdi. Galiba, bu hali sırrını saklamak, dikkatlerden kaçırmak için örtü gibi kullanıyordu.  Çocuk dikkatimden kaçmayan asıl husus ise şuydu: insanlar ona deli muamelesi yapmıyordu ve zaten deli de değildi. Adeta garip bir saygı da duyuyorlardı. Toplumla arasında ölçülü bir mesafe vardı; esasen bu mesafeyi koyan Aslan Emmi’nin kendisiydi. Sıra dışı bir adamdı. Bilge değildi ama bilge konuşuyordu. Derviş değildi ancak ‘tenha’ydı! Sessizdi, kendi sükûtunu hiç çıkarmadığı bir sırlı elbise gibi kuşanmıştı lakin konuşunca coşardı; sel gibi, çığ gibi, denizin kabarması gibi. Çalışmazdı fakat bazen onun geçici işler yaptığına da şahit olurduk: odun kırmak, ufak tefek kazma-kürek işleri gibi. Kimseden para almazdı; bu işleri ise yevmiye karşılığı yapar, parasıyla da ekmek, çay, şeker, gazete, kâğıt, kalem ve cıgara alırdı. Tuhaf adamdı Aslan Emmi!

        Hikâyesini Babama sormuştum.

        -“Deli adam: evlendi, eşini evden kovdu, yuvasını dağıttı” demişti. O kadar. Onunki tercih edilmiş bir yalnızlıktı. Bu tercihinde asıl sebep neydi, bilmiyorum ama dünyevi olamamıştı. Daha sonraları ‘kitabî bilgi ve sosyolojik malumatımız’ çoğalınca, Aslan Emmi’yi bir tip ve karakter olarak tanımlamaya çalıştım. Roman karakterleriyle benzeşen yanları vardı ama gördüm ki, herkes kendi hikâyesini yaşıyor. Ne Cengiz Dağcı’nın ‘yurdunu kaybeden adam’ına benziyor, ne de Ernest Hemingway’ın ‘ihtiyar balıkçısına’. Şehir ve köy romanlarının karakterlerine de uymuyor; ne Dostoyevski tanır, ne de Tanpınar. Peyami Safa’nın salon tiplerinde esamisi geçmez. Ne Robenson, ne Cuma. Donkişot hiç değil; bir savaşı yok; Pançosu da.   

        Delikanlılık çağımda, daha lise öğrencisiyken kitap, dergi, yazı, şiir, kâğıt, kalem elimden eksik olmazdı. Bu taşınabilen ‘yükle’ sahilde, evde, bahçede, hemen her yerde görünür olduğumdan; bir gün annem (kim bilir hangi endişeden dolayı):

        -“Oğlum” demişti; “-Sen de diğer arkadaşların gibi gezip eğlensene, Aslan Emmi gibi okuyup, yazıp düşünüyorsun!” Aslan Emmi’de tezahür eden yalnızlık, ona benzeme ihtimali bile Annemi ürkütüyordu.

        Aslan Emmi hakkında duyduğum tecessüs üzerine sonraları çok düşündüm. Benzeyen yanımız, sadece soyadımızdı. Zamanla fark ettiğim şu oldu: O, insanlardan kaçıp bir dağ başına çekilmemişti. Bilakis, toplumun içinde kendisini tecrit etmişti. Balıkçıların, sabahın erken saatinden akşama kadar sahili dolduran seslerine sırtını döner, köşesinde bir şeylerle meşgul olurdu. Akşam olup ta, balıkçılar seslerini toplayıp evlerine çekilince, sahilde gecenin karanlığı, denizin sesi, rüzgârın ıslığı ve Aslan Emmi’nin yalnızlığı kalırdı… Benzeyen yanımız belki bu yalnızlıktı.  Onda yalnızlık müşahhas iken bizde mücerretti. Ve… Bunun da farkındaydık.

        Köyün velisi Hace İsmail’di belki -bu karakter ayrı bir yazının konusudur- ama delisi Aslan Emmi değildi. Biz ise, yalı mahallesinde Okçulu ve Kovanlı köylerini ayıran ‘Büyükağız’ deresinin denizle kucaklaştığı Dereköy sahilinde hayal kurmasını bilen çocuklardık. Kumsala uzayan bir avlu gibi geniş bahçenin içinde iki ayrı bina halinde ilk ve ortaokul yer alırdı ki bugün İlköğretim Okulu olarak faaliyettedir. Hemen yanında balıkçı barınakları, kayıklar, ağlar, balıkçılar… Okulun diğer yanında dere. Sonra evler, tarlalar ve yeşil bahçeler. Bir koy halinde sahile uzanan denizi, yay gibi takip eden Karayolunun üzerinde köprü. Yolun üst tarafında Kovanlı Cami ve köprüden sonra dönemecin bitiminde Dereköy Cami. Yine evler ve biraz ilerde Aslan Emminin mekânı: asarcık. (Yalı, Asarcık gibi mekân isimlerine Karadeniz sahilinde sık rastlanır.)

        Ve… Aslan Emmi yıllar önce vefat etti. Ortaokuldan sonra okuma maceramız bizi gurbete salınca Aslan Emmiyi de ancak tatillerde görür olmuştuk. Bir kış gününde ikamet ettiği köhne barınak kar ağırlığına dayanamayarak Aslan Emminin ihtişamlı yalnızlığının üzerine çökünce, oradan başka bir barınağa geçmişti. Yani; taşınma derdi yoktu. Aslan emmi artık yok; Hace İsmail de. Ama içimizde taşıdığımız bir çocukluk hep var. Bir de Aslan Emmininkine benzemese de, söze ve sükûta bürünen bir yalnızlık. Bu yalnızlığı bize unutturan ise başta ailemiz, dostlarımız ve hafızamızdır. 

       İsa YAR

*Yakamoz dergisi / 3. sayı / 2007 

*Bu yazı yayınlandıktan sonraları, Köyde görüştüğüm dereköy yalı cami imamı, Aslan Emmi ile ilgili şeyler anlattı… Mesela, tenha zamanlarda tek cematinin   Aslan Emmi olduğunu, caminin kitaplık bölümünde kitap okuduklarını, büyüklerin hayatına gıbta ettiğini ve ağladığını… İmam efendi henüz bekar iken, bekar evinde Aslan Emmi ile çay içerek uzun sohbetler yaptıklarını ancak evlenince Aslan Emminin eve daha gelmediğini… Tuhaf adamdı vesselam

 

SÖZÜN BİTTİĞİ YER


.
.
.
.

Yazmak yaşamaktır.’
Bu cümleyi ilk okuduğumda, yaşadığımı hissettim.
Yazmaktaydım; yazdığımı sanmaktaydım.
Sonra,
yaşar gibi yaşamak’ cümlesi buldu beni.
Bizim yaşamamız hangi cümledendi?

Baharı yazacaktım.
Nisan yağmurlarını, Karadeniz’de çisil çisil sis gibi çöken ıslaklığı ve Mayısı…
Toprağın dirilişini, uyanışı, heyecanı, huzuru, hikâyemizi/hikâyenizi yazacaktım.
Bir bebeğin gülüşünü, çocuğun sevincini, annenin şefkatini, babanın merhametini;
bizi yazacaktım, sizi yazacaktım.
Rüyalarınızı, hülyalarınızı…
Size yazacaktım.
Yazamadım! 

Anladım ki, biz ‘yaşar gibi yaşıyoruz’…
Zaten kelimelerimizi kaybetmiştik.
Anlamı olmayan ‘sözcükler’ tedavüldeydi.
Zaten zordu ‘yazmak’, müşküldü yaşamak…
Sonra, kime yazıyordum?
Muhatabımın umurunda mıydı yazdıklarım veya yazdıklarımın kim farkındaydı?
Kendi hakikatinin farkında olmayanlar, ‘yaşadığımı’ nerden bileceklerdi…

Biz, baharının içine ‘eylül gölgesi’ düşmüş çocuklardık!
Zaten hiç büyümemiştik; hep çocuk kaldık.
Belki bu yüzden bu kadar farkındayız…
Ya, bizim çocuklarımız!
Birden büyüyen çocuklar! Biz çocuk kalırken onlar büyüdü.
Rol çatışmaları varsa bundandır çünkü biz rol yapmamıştık; oysa onları (bize rağmen) yabancı ve yalancı bir hayatın/kültürün figüranı yaptılar…
Cemil Meriç’in ‘Bu Ülke’sini ondokuz yaşında okurken ne anlamıştım; bu ülkede yaşarken neler öğrendim?
Biz ki baharının içinden eylül geçen çocuklardık…
Hiç büyümememiz bundandır; hüznümüz de bundandır.
Bir yaprak dökümü sonrasında başladı yeryüzü maceramız,
Sahillerde hırçın dalgaların sesine karışan türküler söyledik,
Öz sesimizle Türk’ü söyledik.
Hep sert esti rüzgâr yüzümüze,
Sahici duruşumuz bundandır.
Biz hiç büyüyemedik,
Bir yanımız hep çocuk kaldı.
İçimizde başlanmamış yolculuk kaldı.

Yazmak yaşamaktır.
Şiire kaçıyorum artık;
Şiiri kuşanıyorum,
Şiir gibi susuyorum…
Evimizi ateşe veren kimler?
Bir yangın içimde,Bir yangının içinde
Su/su/yorum.
Susuyorum…
İSA YAR 

*Yakamoz/ 4. sayı

ACİL SERVİS



.
.
.
Güneş henüz doğmamıştı.
Hastahanenin bahçesinde kimse yoktu. Karadeniz’den gelen serin esintinin ağaç yapraklarını hışırdatmasından ve seherde ötmeye başlayan kuşların cıvıltılarından başka bir ses duyulmuyordu. Şehir ise saklandığı sükûnette, doğan gün için uğultu bestelerken; Acil Serviste hastalar sabahı, beyaz gömlekliler nöbetin bitmesini bekliyorlardı… Hayır, beklemiyorlardı; onlar hep oradaydılar ve zaman bölünerek ve adeta bir lastik gibi uzayıp kısalarak, herkesi bir yerlere sürüklüyordu…
Sükûta anîden (aşina) bir ses düştü; cankurtaran (ambulans), ürperten ve fakat şifalı ve ümitli sesiyle süratle yaklaştı… Sedye, hasta, serum, müdahaleler…
__”Damar yolunu açalım… Evet, tamam.
__Şimdi ‘kombivent’ verelim; Tansiyonu aldık mı?
—Sakin olun hanımefendi! Korkulacak bir şey yok…”
         İzdihamın sükûnet olarak algılandığı yer acil servis! Ancak yanıltıcı bir sükûnet bu: bütün insanî hislerin iç içe harmanlandığı, temerküz ettiği/toplandığı bu sakinlik -duruma göre- bir feryada veya hayatı keşfetmenin sevincine dönüşebilir.
         Dışarıda kendi mecrasında zamanın sardığı hayat; burada incelir, çözülür, kopar ve düğümlenir… Acil servis -idrak eden için- hayatın nabzının sayıldığı yerdir. İnsanın, tanımadığı başka bir insana ‘insanî’ müdahalesidir acil serviste müşahede edilen. Nihayetinde bütün çabalar insana yardıma yönelik ve hayata dairdir.
         Burada hayat dokunulabilir bir şeydir! Aczin şuura yükseldiği bu mekânda, acil servis personeli ‘gafleti’ misafir edemeyecek kadar meşguldür. Teyakkuz hali burada o kadar iyi saklanmıştır ki, ancak acil vakıa bütün telaşı ile servise intikal edince kendini gösterir. Bu zuhur ise öyle sakin tezahür eder ki; fark edemezsiniz bile. Soğukkanlı ama süratli ve mahirane hareketlerle yapılması gereken yapılır.
 
         Burası insanı hayata bağlayan ipin/bağların aşikâr olduğu yer. İnsan; dış tesirlerle veya iç âleminde yaşadığı kırılmaların/sarsıntının tahribatı ile öyle bir hâle gelir ki,  vücut bir şeylerin iyi gitmediğinin işaretlerini verir. Hasar uzuvlarda/bedende ise iş nispeten kolaydır. Tıbbi müdahale, başarısını sadece bedene tasarruf ederek gösterebilir. ‘Psikosomatik’ tabir edilen rahatsızlıklarda bile -ki sebebi hissidir-, iğne/ ve ilaçla şuurun/idrakin neredeyse geçici iptali temin edilir.   Eğer asabî/hissî bir kırılmadan sonra ‘mahiyetini bilemediğiniz’ ruhunuz incinmişse yine acil servise düşer yolunuz; lâkin ilacınız kendi içinizdedir. Muhtevasında ‘muhabbet’ yazan bir tablet, şurup, ampul, serum… henüz üretilemedi! Karşınızda, sizi anlamaya ve yardımcı olmaya çalışan insanlar bulursunuz; bu da bir şeydir. Biliyoruz ki hayatı anlamlı kılan biraz da acılarımızdır. Şairin ifadesiyle: “bu âlemde gamsız âdem olmaz/onun için, gamsız olan âdem olmaz”
         Gün doğar, yükselir, zevale yaklaşır, akşam olur ve gece… Acil serviste zaman böyle tanımlanmaz. Orada zaman an’dır. Orada zaman hastadır ve mekân hayattır. Burada beklemenin ne manaya geldiğini en iyi şairler ifade eder: ”Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir / Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat” diyen şair uzayan/geçmeyen zamanı; ”Ne hasta bekler sabahı / Ne taze ölüyü mezar / Ne de şeytan bir günahı / Seni beklediğim kadar”(N.F.K) diyen şair ise, beklenene hasreti…
         Ve insan yüzleri, yüz ifadeleri… Yüzler maskesizdir burada, ifadeler samimi, insanîdir. Hasta yüzleri: önce endişeli, belki korku dolu ama ümitli; maddi imkânı/mevkii ne olursa olsun, aczini idrak ile canı verene tevekkül, tababeti temsil edenlere kendini teslim… Sonra rahatlama, hayatı fark etme, insana bürünme…
         Ve beyaz gömlekliler… Ev, aile, çocuk, özel/mahrem dünyalarını bir an için unutmuşçasına kendini işine yani ‘hayatı kurtarma vesilesi olmaya’ adamış güzel insanlar… Öyle ki başka bir yerde/zamanda birbirinden farklı düşünen değişik ilgileri olan bu insanlar, Acil Serviste bir tek şey için seferberdir: hasta, yani insan. Hasta veya hasta yakını olarak geldiğiniz bu serviste endişeden kurtulup evinize, işinize, uykunuza dönebilirsiniz. Ama beyaz gömlekliler hep oradadır. Siz sancılarınızı bırakıp, uykunuzu alıp gidersiniz; Onlar yeni sancılarla rahat uykuları mübadele için orada kalırlar. Esasen sağlık kuruluşlarında bu hep böyledir. Acil Servis ise bunun özetidir, bir tabloda resmedilmesidir.
         Oraya herkesin yolu düşebilir: bir cankurtarana yol vermeyen sürücünün de, beyaz gömleklileri sadece bir ücretli gibi görenlerin de… Çünkü Acil Servis mekân olarak belki hastanenin içindedir ama esasen hayatın içindedir. Sizin gibi…
         Kim bilir! Bir gün acil servise yolumuz düşer ve oradan ötelere yol buluruz; kıpırdayan dudaklarımızda şu mısralar:
“Garip geldik gideriz, rafa koy evi barkı!
Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı…”
Hastanenin önüne iki araba yanaştı.
Hayata tutunan bir hasta, yakınlarının yardımı ve ihtimamla arabaya bindirildi. Acil servisin önünden ayrılan araba, içinde tebessüm ederek şakalaşan insanlarla şehrin içine doğru uzaklaştı…  Başka bir kapının önünde ise, arabaya bir tabut yerleştiriliyordu. Araba, içinde hıçkıran gözü yaşlı insanlarla, ‘morg’ yazan kapıdan uzaklaşarak şehrin dışına yöneldi… Hastanenin içinde ‘doğumhane’den bir bebek ağlaması duyuldu, duyanlar gülümsedi.  İki araba da uzaklaşmıştı.
 
(Bu yazı Ünye Devlet hastanesi Acil Serviste 24 saat’lik müşahade/gözlemin sonrası kaleme alınmıştır.)
*Berceste dergisi/ 52.sayı-ekim 2006
 
*tss dergisi sayı 16 (2008)