Ünye´de GECENİN RENGİ


                Aşikârdan saklı olana; insana, hayata ve şehre dair… 

           Gün, şehrin kirlenmişliğinden kaçarcasına, Şeyh Yunus türbesinin aşağısında Çakırtepe üzerinden süzülerek ve Ünye Kale’sinde solgun bir iz bırakarak çekildi semadan.

           Gecenin gizli saltanatı başlamadan, akşamın karanlık silueti sokakları kolaçan ederek sızdı şehrin hücrelerine. İnsanlar bir evleri olduğunu birden hatırlamışçasına, gecikmişlik telaşıyla boşaltırken sokakları, birkaç güvercin çatıları kollayarak uçtular. Kararan dev gölgelere benzeyen apartmanlarda peş peşe ışıklar yandı; sonra çekildi perdeler. Perdeler her yerdeler; gizlemeyen bilakis ifşa eden perdeler…

            Köşebaşındaki sokak lambası loş ışıkları ile bir tarafı aydınlatırken, diğer tarafın karanlığını çoğaltıyordu. Asırlık Saray Camiinden çıkan bir ihtiyar mütevazı adımlarla meydandaki ulu çınara doğru uzaklaşırken, şadırvana bir genç yaklaşıyordu. Tabakhane Deresi’nin denizle vuslatına tanıklık eden köprüden itibaren, deniz kenarında denizi görmeden, kendi dünyalarında sahil boyunca yürüyenler vardı. Çay bahçesinde köşedeki masada yalnız bir adam dergi okuyordu. Bir gurup genç, ellerinde cep telefonu, laubali şakalaşıyordu. Sanki Cengiz Aytmatov’un romanından kaçan mankurt sahilde, meydanda, sokakta anadiline küsmüş tabelaların altında dolaşıyordu! Ve şehir akşama, akşam geceye yaslanıyordu…

            Sokaklar giderek tenhalaştı. Kaldırımlar şairini, şair kaldırımları unutmuştu. Kuytuda bir köpek çöp bidonunu devirirken, bir kedi canhıraş kaçtı. Arastada çay ocağından bir şair uzaklaştı. Ay buluta yaklaştı. Deniz sahile taştı; bir adam yakamozlanarak ıslandı, ayyaştı. Bir mutfakta süt taştı; bir adamda sabır; bir sözden mânâ…

            Gecenin nabzı sükûtta atarken, bir anne bebeğini uyutuyordu. Bir baba, bir çocuğun yüreğini tutuyordu. Bir dost, bir dostu avutuyordu… Öğrenci yurdunun gurbet kokan odasında bir genç kitabını açarken, bir başkası yorgun, uykuya sığınarak gözlerini kapatıyordu.

            …

            Ve gece…
            “Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim
               Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları

mısralarında saklı anlamın, şiirin mekânı gece. Bir yüreğin kendisiyle baş başa kalması, idrakin deli gömleğini giymesine ramak kala teslim olması, aynalardan kaçan suretin kendisine yakalanmasının vakti, gece. Şehir bir örtüye sarınır gibi geceye saklanırken, insan maskelerinden soyunuyordu. Şairin:

           “binlerce maskem var
           çıkarmaya korktuğum 
              ve hiçbirisi ben değilim!

mısraları, gündüzde ve kalabalıkta bir anlam ifade ediyordu. İnsanın kendisiyle karşılaştığı, yüzleştiği sancılı bir zamandı gece. Her ne kadar ‘karanlık kovulmaz düşüncelerden’ mısraına yataklık etse de, gecenin aydınlığı aşikârdı.

           “Gece ki ruhumun ışığı, nur;
           Karanlık, akşamla kaldı gündüzde.
           Ben hergece bulurum gerçek huzuru”          
           …
         
Kamer şak olduğu geceyi arıyordu; şiir şairini. Rayiha gülle gitmişti mavera ülkesine; söz manayla, Leyla Mecnunla… Kalan sükûttu ki, hüzündü gecenin diğer bir yüzü. Gece Şeb-i Yelda idi; söz imsakta, vaat misakta idi. Gece iki heceye, ben geceye gizlenmiştim. İki koldan izlenmiştim. Şafağı ve sabahı muştulayan bir ses, alâmet yoktu. Nefes alıp vermekteydi zaman; uyumak ölümdü; değil mi ki uyku ölümün kardeşiydi. bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz…”

          Gün geceyle örtülü, doğru yalanla kuşatılmıştı. Sükûtun rengi, sesin ahengi ve sözün de dengi vardı. Bir yerlerde Sakarya yüzüstü akarken, Dicle Fırat’a bakıyor, karanın denize at sürdüğü Burunucu’nda gece feneri çakıyordu. Kadılar Yokuşunda ihtişamla uyuyan ve o rüyadan hâlâ uyanamamış tarihî ev, bozgunda fetih rüyası görüyordu. Rüyada hattat Mustafa Râkım Efendi Celî Sülüs gülüyordu. Eski bir bey konağında örümcek ağ örüyordu. Acısu çeşmesinden su akıyor, bir meczup dalgın karanlığa bakıyordu. Bir adam, yüzünü kitaplara döndüğü odasında, günlüğüne not düşüyordu: “Kendimi, yıllardır mesleğimin ve adına yaşamak denilen günlük alışkanlıklarımın içinde sakladım! O kadar gizlendim ki, kendimi orada unuttuğumu fark ettiğimde artık kendim değildim…”  Niksar caddesinden egzozu patlak bir araba geçti. Her şey geçip gidiyor, yine de bir şeyler kalıyordu; belki eksiliyordu, ama kalıyordu.

          O zaman, iki sözle düğümleyelim yazıyı: ‘gamım gitmez nedendir?’

            İsa YAR

*sükût dergisi 4. sayı (Ekim 2006)

Şiirden uzaklaşmak


.

‘Bende mecnundan füzun âşıklık istidadı var
Âşık-ı sadık benim, mecnunun ancak adı var 
                                 
Fuzuli’

        Günler geçerken, yaşamak telakki ettiğimiz sıradanlıktan bize kalan: tortular, yorgunluklar ve sükût-u hayaller… Sığ, sıradan ve renksiz bir hayatı yaşıyoruz.

        Hayatın şiiriyeti mi kayboldu; yoksa biz mi şiirden uzaklaştık? Oysa aharlanmış kâğıda ‘mor mürekkep’ ile ‘mavi lale’ çizmek vardı. Mecnunu ve tahammülü çölde bırakıp, ‘kalbi kuşanarak’ yeni seferlere çıkmak vardı. Efalimizi yeni bir lisana tebdil ile kekeme dilimizi beliğ bir avaza icbar edebilirdik. Mutedil olamadı öfkelerimiz. Öfkelerimizi yumuşatacak alanlarımız yok. Mesele/çare arasında mutemet bir sahamız kalmadı (Bu: bir dost, insan-ı kâmil veya kendimizle baş başa kalabilmek olabilirdi). Yani, fren mesafemiz yok ve tosluyoruz! Çarpıyor; kırıyor, kırılıyor, incitiyor, inciniyoruz…

        Hamlelerimiz yarım, irademiz zayıf, sabrımız kısa. Bizi dışımızdan kuşatan, ‘dayatılan’ tarza mukabil; içimizde derin ve sakin bir tevekkülle direnç yok. İç âlemimizi de biz daraltıyoruz. Eşyalaşmış duygularımız var! Nefsimizin dışında her şeyle kavgalıyız.

        …

        Güzel ve çirkin hep vardı; lakin çirkin güzeli böyle perdelememişti. Madde mânâyı, basit mükemmeli, yanlış doğruyu bu kadar kuşatmamıştı. Bu günün gündüzleri dünün gecelerinden daha mı karanlık; yoksa biz mi kör olduk? O halde, ‘hem tahammül, hem sefer’…

        Edepten bihaber edebiyat dersi vermeye kalkan ‘post-modernlerden’ ne kadar bizar olduk. Popüler ‘nesebi gayr-ı sahih’  kültürle hafızası mankurtlaşmış olanlara sözümüz yok! Kelimesi olmayanın düşüncesi, kelamı nakıstır. ‘Sözcüklerle’ kekeleyenler şiiri ‘imge’ye, metni ‘simge’ye feda ettiler. Bize sesimizi geri verin. Biz şarkın çocuğuyuz ve gözyaşı medeniyetinin garip varisiyiz. Alın ‘malumatfuruşlukla’ mülemma aklımızı; bize gönlümüzü geri verin! Ve o zaman görün; aşk ne imiş…

Yerin od etmedik kim var erbab-ı muhabbette
Semenderler gibi uşşak da sükkan-ı ateştir 
                            
Şeyhülislam Yahya
 

          İSA YAR


*Türk Edebiyatı Dergisi / haziran 2004

Kayıp zamanlar


.                                                                  

                                        Bekir Dervişoğlu’na

        Hiç bu kadar derin olmamıştı yalnızlık. Bu sahil böylesine kimsesiz, sahipsiz kalmamıştı. Daha dün, ayak izlerimiz vardı kumsalda. Deniz böyle hırçın, martılar çığlık çığlığa değillerdi.

        Yosunlu kayalarda belli belirsiz siluetimiz, içimizi yansıtan suretimiz ve söyleyecek sözlerimiz vardı. Islak çocuk ayaklarımızla çiğnediğimiz kumlar, bugün hangi beton binada sükût halinde donuk? Ve o ıhlamur ağacı; Dereköy Yalı Mescidinin bahçesinde, ezan taşının hemen yukarısında, yaprakları rüzgârla şakalaşırken gölgesinde kimler yoktu ki… Mütebessim çehresi ve beyaz sakalını ıslatan gözyaşı kadar gerçekti Hace İsmail. Bekir Âbi’nin ‘Sakarya Türküsü’ okuyan sesinde aşikâr çile ve Ali Yılmaz’ın münzevi sükûtunda saklı huzur.

        Ben ‘kendi sesinin yankısından kaçan çocuk’. ‘sustum susmalardan medet umarak’ diyen şairin sesinde nihan.  Ne çok severdim hazanı ve ‘hüzün ki en çok yakışandı bize’. Ağustos zafer ayımızdı, eylül vurgunumuz oldu. Ertelenmiş vâdelere kaldık! Bu sahil belki çok değişmedi; yoksa değişen biz miydik? Yoruldum suları kulaçlamaktan, her yanımız adacık ama ‘muammer’ bir iskele aradığımız…

        Şehre dönmeliyim yüzümü. Uzaklaşmalıyım bu metruk zamandan, sahili de ardımdan sürükleyerek. Yeni şafaklara uyanmalı. Betül gözlü bir bebeğin masumiyetinde bakmalıyım hayata ve orada insanı görmeliyim. İnsanı, yani kendimi, ihmal edileni… Üçüncü şahıslar iç dünyamızı karanlık bir pencereden seyrettiler! Belki içimizin aydınlığını, dışından karanlık bir perdeyle sütreledik ve gösteremedik. Durduğumuz zaman ve zemin itibariyle alacakaranlık kuşağına, geceyle sabahın birleştiği noktaya denk düştüğümüzden midir, bilinmez.

        Sükûtun lisan olduğu, insanın insan olduğu mahfillerde huzur… Sözün bittiği yerde yeni bir lisan başlar. Hâl dillenir; gönül ram olur ve tahammülden sefere, mâsivadan maveraya bir hicret sürer gider… Rindane, dervişane…

    İSA YAR

* Berceste Dergisi/ Şubat 2006

Baharın içinden geçen eylül


         Biz a’raftayız!

          Seksen kuşağı! ‘80 öncesi çilekeşler ile sonrası kayıp nesil arasında bir yerdeyiz. Anlamaya/idrak ve anlamlandırmaya/izah başladığımız dönemde koptu film. Sonra boşluk… Düştüğümüz o boşlukta ne kadar savrulduk, unutulduk bilemiyorum. İrtibatı koparmıştık ve belki ertelenmiştik.

          Köprü, sanki tam bizim bulunduğumuz noktadan kırılmıştı. Genç kalabalık kalakaldık! Ne ileri, ne geri (a’raf). Bizden öncekiler yürüdü, geride bir hicran yarası bırakarak; gittiler… Sonrakiler bizim hafızamıza sahip değillerdi. Sahte bir dünyanın,  ‘fanusun’ içinde yetiştiler. Ne kendilerini tanıdılar, ne hayatı bildiler. Ekran karşısında büyüdüler, gürültü kirliliği içinde seslerini yitirdiler. Seslerini, yani kelimeleri… Lisansız ve insansız bir dünyanın, kırık fay hatları suni çimlerle gizlenmiş zemininde, ölümden ve hayattan habersiz oyalandılar.

        Bir biz kaldık ortada… 
          
 
        Biz hiç rahat insanlar olamadık. Tebessümümüz dahi donuktur ve hep hüzündür yüzümüzden okunan. Baharımızın daha başında buldu bizi eylül. Biz acı nedir biliriz. Sevda nedir, aşk nedir… Bunun içindir, kalbimizden çekeriz mürekkebi kalemimize. Heveslerini sevda sananlar, surete aldananlar anlayamaz yüreğimizi; dilimiz anlamadıkları gibi… ‘Melâli anlamayan nesle aşina değiliz’ diyordu Ahmet Haşim. Biz de eylülü anlamayanlara aşina değiliz.
      
         Kimse tanımasa da biz biliriz Eylül Yusuflarını; adı Yahya olmuş, Bekir olmuş ne fark eder.  Öpmek istediği elin tokatladığı Ahmet Bey’in Sakarya akan gözlerindeki hüznü de tanırız. Zeki’nin şiirlerinde aşikâr hicran, bir vatan sevdasının bakiyesidir; biliriz. Yunus Emre’nin, “Şu dünyada iki şeye/ Yanar içim köynür özüm/ Yiğit iken ölenlere/ Gök ekini biçmiş gibi.” mısralarını en çok biz anlarız… Taşrada bir çay ocağında gamla demlenen çayı yudumlarken, tarihe bir bakıver imasıyla konuşan esafil-i şark misali adamlar vardır; ‘kökü mazide olan atiyiz’ derler de, muhteşem mazinin bugüne düşen gölgesinde bir gençlik görememenin sükût-u hayali ile gam içredirler, biliriz…
       
         Bir mirasyedi gibi harcadık zamanı ve yaşamadık biz yaşanması gerektiği gibi. Lügatlerde unuttuğumuz kelimeler, dilimizde sese tebdil olunca anlayanı da kalmamıştı.

         Takvimden kopan yapraklar ömrümüzden yılları götürürken, bir yanımız delikanlı serkeşliğinde hoyrat, bir yanımız hayatın yakasını bırakmış gibi! Yılların suskunluğunda biriktirdiğimiz ve artık söyleyecek ne çok sözümüz vardı. Okumuş çocuklardık! Ancak, demir leblebiyi çiğner gibi kelimeleri telaffuz etmekten yorulmuştuk. Muhatabımızla muhabbetsiz sohbetler yapmaktan ise sükûtun renklerini bürünmek daha güzeldi. Bu sebepledir ki, sesimiz kısık, sözümüz mecaza mütemayil ve halimiz dervişane, rind gibi bir istiğnadır şimdi… Buna mukabil sükûtumuz anlamlıdır: o sükûtta nice çığlık, figan, öfke ve yalnızlık gizlidir. 

         Ve biliriz ki baharda saklı bir eylül vardır… Yine biliriz ki, hazanda bir bahar tomurcuklanır.

 

          İSA YAR

*Sükût dergisi/sayı.2  haziran-temmuz 2006 / *Kadıköy Life dergisi Eylül-Ekim 2007 / Türkiye Gazetesi 2006

Kızıma


.
.
.
.
Hepimiz kuluyuz yüce Allah‘ın;
Bu dünya imtihan yeridir kızım.
Alma sakın ana-babanın ah‘ın
İslam, eskimeyen yenidir kızım… 

Kur‘an mü‘minin yüce kitabı,
Allah‘ın Resule nurlu hitabı.
Verecektir insan bir gün hesabı;
Sevap, günahlardan beridir kızım. 

Rabbini unutma, namazını kıl.
Her suale cevap veremez akıl!
İman-küfür hattı çok ince, bir kıl!
Beden, bu ruhun tenidir kızım. 

İsa YAR 

*Somuncu baba dergisi Ekim/2008

93 harbinin doğu ve batı cepheleri…


 

Zağra Müftüsünün Hatıraları / Tarihçe-i Vak’a-i Zağra Hüseyin Raci EfendiİZ YAYINCILIK

 Bu kitap, Ttürklerin vatan edebiyatında en samimi yüksek bir şaheserdir…” Bu sözler meşhur edip ve şiirimiz Yahya Kemal Beyatlı ‘ya aittir…

Bu kitap “93 Harbi” diye anılan 1877-78 Moskof Harbi ‘nde Rumeli ‘deki müslüman kardeşlerimizin başına gelenleri bizzat yaşamış olan Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi ‘nin hemen o günlerde kaleme aldığı hatıralarıdır…Bu kitap yıkılan büyük devletimiz Osmanlı ‘nın son asrında düşman hücumlarının vahşet ve dahşetinin bir zaptı: masum müslüman halkın çektiği ızdırapların acıklı bir destanıdır…Evet bu kitap ecdadımızdan bizlere bir mektup bir şikayet bir tezallüm bir vasiyettir


 

Yazarı : Mehmed Arif Merhum babamız [Mehmed Arif Bey], Erzurum’da iken, kaderin tecellisiyle milli tarihimizin son acıklı yapraklarını teşkil eden Rusya Savaşı’nda, Anadolu Ordu-yı Hümayunu Mühimme Başkitabeti’nde bulunmuştur. Savaşı başından sonuna kadar görerek, izlenimlerinin sonucunu bir araya toplayıp gelecek nesillere bir ibret olabilmesi için onları bir kitap haline getirmiştir.

 

Milleti saran hastalığı ve sebeplerini de sırası geldikçe açıklamıştır. Mısır’da bulunduğu süre içinde de bilgi sahibi olduğu olayları kısaca ekleyerek meydana getirdiği kitabını Başımıza Gelenler olarak isimlendirmiştir.

20 Nisan 1903

Dava Vekili Celaleddin Arif / Doktor Necmeddin Arif

“Rumeli kıtası, isyan ve savaş ateşiyle yanarken, devletler arası diplomatik haberleşme ve görüşmeler devam etmekteydi. İşin sonunda Rusya ile savaşın kaçınılmaz olduğu anlaşılarak hazırlıklara başlandı. Rumeli kıtasında Tuna ordusunun takviye edilmesine ve çoğaltılmasına çalışılırken, Anadolu tarafında da askerî tertibat ve hazırlıklar yapılıyordu. Akın akın Dördüncü Ordu askerleri silah altına alınarak Erzurum’a doğru gönderiliyordu. Bu sırada, Rusya Devleti de Kafkasya ordusunda aynı hareketi yaparak Gümrü Kalesi’ni askerle doldurmuştu.” bky

Kültür ve Edebiyatımızdan Manzum PORTRELER


 Bekir Oğuzbaşaran
Laçin Yayınları
;
Kayseri, 2007, 102 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9789944423366

 

BEKİR OĞUZBAŞARAN VE MANZUM PORTRELERİ
Vedat Ali TOK

Edebiyat dünyası Bekir Oğuzbaşaran ismini 40 yıl önce tanıdı. Edebiyat öğretmeni, öğretim görevlisi oldu. Bir taraftan hocalık, bir taraftan edebiyatçılık vasfını sürdürdü. Necip Fazıl Kısakürek’in rahle-i tedrisinden geçti. Zekâsı, sür’at-i intikali, hâfızası onunla bir saatlik sohbetinizde hemen dikkatinizi çekecek hususlarındandır. Dost canlısı, sohbetlere neşe ve canlılık katması ile bulunduğu mecliste hemen kendini gösterir.

Türkiye’nin neresinde hangi kitap, hangi dergi basılıyorsa Bekir Oğuzbaşaran’ın mutlaka haberi vardır. Küçük büyük her dergide bir yazısının, bir şiirinin neşredilmesi için elinden gelen mücadeleyi gösterir. Aslında hiç abartısız ciltlerce kitap yazabilecek ve onu da yayınlatabilecek kapasiteye sahip olmasına rağmen ondaki dergi tutkusunu beş altı yıldır tanıyan bu fakir bir türlü çözememiştir. Yayınlanan tek kitabı -ki o da piyasalarda yoktur- “Necip Fazıl’ın Şiiri” ismini taşıyor. Yine belirtelim elinde Necip Fazıl’la ilgili çoğu kimsede bulunmayan bilgi ve belgeler de mevcuttur. Bunların hâlâ kisve-i tab’a bürünmemiş olması şahsen beni çok rahatsız ediyor.

Yeni Türk Edebiyatı uzmanı olmasına rağmen Dîvan Edebiyatına, Divan Edebiyatına olduğundan fazla da halk edebiyatına vukufu vardır.

Türkiye onu yazar olarak tanımasına rağmen son yıllarda şiire yöneldi. Hece ölçüsü ile dörtlükler yazdı; fakat bunlara ısrarla rubai dedi. Çünkü yazdığı dörtlüklerde ölçü rubaiden farklı olmasına rağmen, rubai üslubu vardı. Hakikaten hikemî tarzda dörtlükler yazdı. Dörtlüklerinde uzun şiirlerinden daha büyük bir başarı gösterdi.

Kolay ve rahat yazabilen bir şair. İlhamını bilgi ve kültürüyle birleştiriyor. Dile, imlâya karşı son derece titiz. Şiirin sesini tanıyor. Âhengi yakalayana, kastettiği mânâya ulaşana kadar peşini bırakmıyor bir şiirin…

Yazdığı her dörtlüğü en az iki defa okutturduğu ve görüşlerine de başvurma nezaketi gösterdiği bu fakir, onun şiirlerinin birçoğunu hıfzetme durumuna geldiğini de bu arada zikretmeden geçemeyecektir.

Bekir Oğuzbaşaran, önce çeşitli konularda Türk dörtlükleri yazdı. Bunlar da bir kitap olacak keyfiyet ve kemiyette. Daha sonra gerek ebediyete göçmüş, gerekse hayatta olan ve kültürümüze, edebiyatımıza bir şekilde hizmeti olmuş; eser bırakmış yazarlar, şairler, sanatkârlar, akademisyenler, âlimler için manzum portreler yazdı. Bunlar dergilerde yayınlanmaya başladıktan sonra hoş tepkiler aldı. Bu kitap bir bakıma bu cesaretlendirilmenin semeresi…

Oğuzbaşaran’ın manzum portreleri okunduğunda bilgi, ilham, araştırma, hâfıza, hatır, ahde vefa hasılı aşk ve sevgi görülecektir. Onun hiciv türünde de kuvvetli portreleri var; fakat nedense bunları kitabına almak istemedi.

Manzum portre, edebiyatımızda bildiğim kadarıyla, bu kesafette hiçbir şair tarafından yazılmamıştır. Bu bakımdan bu şiir kitabı farklı bir özellik arz etmektedir. Kitaptaki şiirlere sadece şiir gözüyle bakmak kanaatimce doğru olmaz; çünkü onlarda edebiyat tarihimize not düşebilecek bilgiler, görüşler ve eleştiriler de mevcuttur.

Bu güzel eserin sanat erbabınca dikkatle ve zevkle okunabileceğini düşünüyorum. Manzum portrelerde okuyucu, şiir zevkinin yanında çeşitli bilgiler ve sanat âlemine yakınlığı kadar da ilginç hâtıralar bulabilecektir.

Oğuzbaşaran’ı kutluyor, bu eserin diğer kitaplar için bir başlangıç vesilesi olmasını temenni ediyoruz…

 

 

PERVANENİN RÜYASI


 

 

 Vedat Ali Tok
                 Laçin Yayınları;
                 Kayseri, 2007, 13,5 x 19,5 cm, 190 sayfa, Türkçe, Karton Kapak 

 

 

 

(Fuzûlî Romanı) 

           Vedat Ali TOK’un Türk Edebiyatının altın devrini yaşadığı 16. asrı ve özellikle şiirimizde bütün asırların büyük şairi kabul edilen Fuzûlî’yi anlattığı romanı Pervanenin Rüyası (I. Baskı, 190 s., Haziran 2007) okuyucularıyla buluştu.

             Pervanenin Rüyası, Divan şairlerinin, şiir meclislerinin, tezkirelerin şiir açıklamalarının ve dönemin tarihî ve siyasî  konularının  günümüz okuyucusuna hitap edebilecek tarzda bir roman türü ile tanıtılması açısından önemli bir eser.

ABDÜLHAMİD´İN KURTLARLA DANSI


 Mustafa ARMAĞAN

        Mehmed Akif, Birinci Dünya Harbi’nde Asım’ın neslinin kıt’a kapma oyunu oynadıklarından söz eder. Bu gençlerin kimi Galiçya’da, kimi Sina çölünde, kimi Kafkaslarda, kimi de Çanakkale’de emperyalizme karşı çağları alt üst eden bir mücadele veriyorlardı. Bugün de eğitim neferlerimiz aynı rolü oynamıyorlar mı? İnsanlığa bu defa Yunus’un gönüllerine ektiği güzellikleri demetleyip sunmuyorlar mı? Bu çağın vebasına inançlarından derledikleri güzellikleri derman olarak sürmüyorlar mı? Ve en önemlisi de, Bizden adam çıkmaz hurafesinin çatısını çatır çatır yıkmıyorlar mı? Bu bir Sonsuzluk Kervanı dostlar! Dün Tarık B. Ziyad’ın kutlu askerleri bu vazifeyi üstlenmişlerdi, bugün ise eğitim gönüllüleri. Dün Abdülhamid Han bu kervanın bir halkası olmuştu, bugün vazife bizim omuzlarımızda. Abdülhamid’in dansı devam ediyor dostlar.. Kurtlarla, yani insanlığın düşmanlarıyla insanlığın dostlarının ezeli mücadelesi..

Gül Hasreti


 

Vedat Ali TOKNa’t tahlili
Yayın evi : Sütun Yayınları
  

İslâm âleminde kendine münhasır bir yer edinmiş hemen her şairin rüyası; şiirlerine taç olacak bir naat yazmak ve O’nu (s.a.s.) anarak sözlerini kıymetlendirmektir. Genel manada İslâm dünyası için böyle olan bu hâl özelde Türk edebiyatı ve onun zirve şairleri için daha da bir böyledir…

Şairlerimiz daha sözlü edebiyat döneminden başlayarak en güzel şiirlerini Efendimiz (s.a.s.) için söylemişlerdir ancak biz bu kitaba sözlü edebiyat örnekleriyle değil, Yunus Emre’nin bir naatı ile başladık. Yunus Emre’den itibaren kronolojik sırayla divan edebiyatına uzanan yolculuğumuz, günümüz şairlerinin ‘seçkin’ naatlarından örneklerle son buluyor.

Vedat Ali Tok’un akıcı üslûbu ve zengin değerlendirmeleri ile daha da zenginleşen naatlar her yaştan insanın kolayca anlayabileceği örneklerden seçildi.

Eser; on üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar değişik şiir tekniklerinin ve kalıplarının -hece, aruz, serbest- kullanıldığı bir başucu kitabı