ANNEME


.
.
.
.

Bizleri çileyle büyüttün ama
Biz senin gözyaşın silmedik anam.
Yılları acıyla öğüttün ama
İçinden geçeni bilmedik anam. 

Uykusuz geceler beşik salladın,
Ocağı harlayıp ekmek yağladın,
Ne zaman ayrılsak gizli ağladın
Yolları aşıp da gelmedik anam. 

Karnımız acıksa yemek istedik.
Yoruldun, daha da emek istedik.
Söylendik, daha da demek istedik!
Hastayken halini sormadık anam. 

Şehirde tütmüyor baba ocağı!
Aranmaz olur mu ana kucağı?
Oğlunun adresi sağlık ocağı,
Kendi yaramızı sarmadık anam. 

Hakkını helal et gülsün yüzümüz.
Hakka teslim olduk doğru özümüz.
Gönlünü almaya yetmez sözümüz
İnşallah kalbini kırmadık anam.                       

İsa YAR


* Türk Edebiyatı dergisi / Haziran 2003

BİLİRİZ


.
.
.
.

I. 

Ateş denizinde mumdan sandallar
Asuman kararsa duhân biliriz!


Bir yaprak ırgansa, bir dal kırılsa
Ah bâd-i sabâyı tufan biliriz 

Gerçi hak sözümüz, kısık sesleriz
Yoksa biz diyecek sühan biliriz 

Bilmesin teşâur itibârımız
Şuarâ şiirinde nihan, biliriz 

Nâdânlar ne bilsin derûnumuzu
Biz ömrü yekpare bir an biliriz. 

II. 

Ola ki bir gafil t’an etse bize
Cehline bağışlar, aman biliriz 

Nesebimiz belli oğuz nesliyiz
Mucipse gavgayı yaman biliriz 

Sabr u sükûn içre kalenderleriz
Ne ki takdir ola, zaman biliriz 

Türk-İslam tesmiye inkıyadımız
Yâr kimdir ağyâr kim heman biliriz 
 

İsa YAR

*Yakamoz dergisi 1.sayı/2005

GECENİN AYDINLIĞI


.
.
.
.

Geceler, ruhumun ışığı nuru;
Karanlık, akşamla kaldı gündüzde!
Her gece bulurum gerçek huzuru… 

Kapanır içime yalnızlaşırım,
Tövbe pişmanlıktır buğulu gözde,
Beynimin içinde akrep taşırım! 

Herkes uykuda mı; bir ben uyanık?
İfade takati kalmadı sözde!
Hislerim karışık, fikir bulanık… 

‘sen nesin’ deseler; sahi, ben kimim?
Bir hiçim, varlığım gizlidir özde!
Nefsimedir öfkem, kendime kinim… 

İnsanlar içinde ben yalnız adam.
Niyeti gizliyor maskeler yüzde!
Kitabım, kalemim, çayım ve odam…                        

İSA YAR   


*Türk Edebiyatı dergisi/Nisan 2003

HUZUR


.
.
.
.

seni sordum bugün;
yoktun.  

biz, bu diyarın insanları
bahar gözlü çocuklarız/
kırda bulduk nisanları…
lisanlarısükutun lûgatından!
biz bizi anlarız,
bize biz ağlarız.
köyde tattık hürriyeti
yitirdik şehirde!
bin nehirdeyıkanmaz kirimiz!
yürüyen cesetleriz;
köyde kaldı dirimiz…  

seni sordum bugün;
ben yoktum. 

İSA YAR


*Berceste dergisi/Ağustos 2005

SÜKÛTUM İHTİŞAMIMDIR


.
.
.

(bir âl-î Osman yüreği) 

bir okyanus derinliği yüreğim,
ırmaklar bende çoğalır,
su bende erer visale.
-ah yitik lale-
içimde birikir yorgun tortular,
korkular bende kalır;
benden doğar kardelen,
bulutlar bana ağlar,
çığ bana düşer, bana yaslanır dağlar… 

surlarım yıkıldı, içimde hisar!
intizar banadır, bende inkisar,
ve gördüm zirveyi; çıktım, uçurum!..
yeryüzü şahit; 
bir çığlık gibi salarım kendimi yalnızlığa
ve içimde yankılanırım.
sükutum bundandır.
sükutum ummandır. 

görenin gördüğü, görünen değil;
aynada suret, aynada ağyar.
yâr, içimde saklanan uslanmaz çocuk
kanatır kalbimin yaralarını
ve hece taşında biter yolculuk.
Ölsem de hoş, seda sürer kubbede. 

bir okyanus serinliği yüreğim,
yarın bende azalır.
-ah bende ölür lale-
gözlerim deniz ağlar, çağlar bana devrilir,
gözler bana çevrilir…
ve birgün kayıt düşülür zamana,
sığamadı mekâna,
muhteşem yaşadı ve gitti
bir semender gibi
bir ömr-ü heder gibi… 

dün şanım, bugün nişanımdır
sükûtum ihtişamımdır.  

İSA YAR


*Berceste dergisi / Ocak 2006

BERCESTE


  Berceste’den Dilaver Cebeci ve Cengiz Aytmatov’a vefa73. sayıda yer alan imzalar: İSA YAR, Bekir Oğuzbaşaran, KADİR KARAMAN, İsa Kocakaplan, Hüzeyme Yeşim Koçak, Mahir Adıbeş, Musa TEKTAŞ, Dilaver CEBECİ, İbrahim ŞAHİN, Ümit Fehmi Sorgunlu, Bahar Dileme, Kalender YILDIZ, Senem Gezeroğlu, Ahmet Tevfik Ozan, VEDAT ALİ TOK, Fatma Esti, Necati Kanter, Cihan OKUYUCU, Yusuf Akyüz, A.Vahap AKBAŞ, Filiz Kalyon, Hüseyin Türkmen ve SÜLEYMAN KOCABAŞ.

www.bercestedergisi.com 

YAKAMOZ DERGİSİ


.

 

Ünye Lisesi Öğretmen ve Öğrencilerinin, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Recai KESKİN yönetiminde çıkardığı kültür-Sanat ve Edebiyat dergisi YAKAMOZ 3. sayı ile arz-ı endam etti..
Alışılmış okul dergilerinin üstünde bir edebiyat dergisi hüviyetinde olan yakamoz, kapak/sayfa tasarımı ve seviyeli yazı muhtevası ile göz dolduruyor… Bu sayıda Ömer Can AYDIN, “gönüller sultanı Mevlânâ“yı hatırlatırken; İslam ÜRKMEZ  “mona rosa“dan bahisle Sezai Karakoç’u anlatıyor. Fatih ORDU “mısraların sakladıkları“nda Ahmet Haşim’in ‘bir günün sonunda arzu’ şiirini tahlil ediyor. Recai KESKİN “dostoyevski“yi anlatırken, adeta sibiryada birlikte odun kırdıkları zehabına  kapılıyorsunuz. Ahmet AYDIN ile “Sarıkamış“ta üşüyor, ürperiyor; O.Kağan KARAGÖZ’ün uzattığı “Gogol” palto’su ile ısınıyorsunuz. D.Ahmet ATACIK “Orta asya’dan Anadolu’ya Türkiye Türkçesi”ni taşırken; Mehmet KARAGÖZ sizi ‘beyaz gemi’ ile aynı coğrafyaya: Cengiz Aytmatov‘a, dolayısı ile “gün olur asra bedel” romanına, edebiyata, mankurta götürüyor; adeta sarı özek istasyonunda dilinizde aynı nakarat “bu yerlerde  trenler doğudan batıya, batıdan doğuya  gelir gider…gelir giderdi…”.  Hasan BEKTAŞ ile Osmanlıya “hayran” oluyor; Yahya Cumhur TAPÇI’dan “vuslat’ın ayrılıkla başladığını” öğreniyorsunuz. Necmiddin ŞEKER “Yükselen çığlık” başlıklı, geçliğin durumunu anlama/anlatma muhtevalı yazısı ile sizi düşündürürken; Hasan Fahri DURAL “ülkemin en güzel çiçekleri” hitabıyla gençlere sesleniyor. Muharrem EFİL “Edebiyat öğretmeni olma“nın güzelliğini anlatırken; Tuğba EKEN yaşadığımız dünyayı sorguluyor:”çok geç olmadan”…  Aslı KARAYEL “artık savaşa hayır“derken en çok çocukların zarar gördüğünü hissettiriyor…  Sevil UYSAL başarının sırrı“nda verimli ders çalışmanın yollarını gösterirken; Ferda DURAL  kaleme aldığı denemede hayatı anlamlandırıp, okuru düşündürüyor:”ebedî mezâr/mekân“…  Murat ŞEKER “görünüşte görünmeyen biz“de gençliğe genç bakışla yaklaşıyor…  Bakiye DEMİRCAN  güzelliklerin üzerini kirleterek örtmeyelim diyor: “yıprattığımız dünya“. Sevil YILDIRAN “Komşuluk“derken, neredeyse kaybettiğimiz anlamın altını çiziyor…  Aylin ÇELİK’den güzel bir deneme: “soğuk ve Mutluluk“…   Semra KOÇ “sabır üzerine“de sabır ağacının acı, meyvesinin tatlı olduğunu ifade ediyor… Fatmanur GENÇ’den dil yaramıza işaret eden bir yazı: “kendini seven dilini de sever“…  Dursun EYİPINAR “yakamoz çevre“de doğal dengenin önemine dikkat çekiyor…  
Yazılarda dilin ve edebiyatın imkanlarının güzel kullanıldığını görüyorsunuz.  Dergide Ergin SEZER, Dilek GÜLER, Ümran ATAR, Tuğçe KARAKURT, Dursun KOÇ, Yasemin İNCE, Dilek TÜRK ve Zeki ORDU şiir; Neslihan TEZCAN hikâye ile yer alırken; M. Halistin KUKUL “Yazar-Okur münâsebeti hakkında” vukuflu yazısı  ve İsa YAR ” aslan emmi”  denemesi ile destek sağlıyor. 

 

dibace


..

..

Sana hep yazdım dibace,
Sana hep konuştum,
Sana hep sustum…
Sustum dibace “susmalardan medet umarak”.
Bir yaralı kalb gibi kanadı mısralarım.
Muhakemesiz çırpınan malumatfuruş aklımı teskin ‘ilmihal’ ikliminde
Okudum sırrını kalbimin, mektûbat
Hafî korkularım içimde nihandı… 

Bilmem hangi zamandı!
Acıyı saklayan bir geceydi;
Acı, mısralara sığmayan iki heceydi,
Ah! Bilsen dibace içim nasıl da yandı.
Hani derler ya bıçak kemiğe dayandı!
Kim duyardı; duvar, dört yandı.
“karanlık kovulmaz düşüncelerden”
Işık, pencerem kadardı…
Sustum öfkeyle dibace; sabrım bu kadardı.
Ağladı kelimelerim, söz tükendi, şimdi sükût ar’dı,
Biliyordum her gecenin bir sabahı vardı
Beni yalnız O duyardı;
O ki hep yârdı…

Eşya yerindeydi; ev evde, sokak şehirdeydi
Deniz sahilde, yağmur bulutta, su nehirdeydi
Ya ben nerdeydim dibace?
Albümdeki resimde, aynadaki simde, taşıdığım isimde
Beş vakitte, dört mevsimde…
Her şey içimdeydi.
Kalem, kâğıt, satır, şiir…
Yazı, tamamlanmayan düşünce’ydi.
Sohbet-i yâran önceydi, ben gülünceydi!
Yalnızlık, bir idrakti;  sen/ben yere düşünceydi!

Ah! Hep çocuk kalsaydık dibace
Ah! Ebû Zer gibi doldurmak tenhayı,
Mümkün kılmak, kalabalıkta bulmak tenhayı
Medresenin önünde tenha bir derviş oğlu olmak
Ve dinlemek ötelerin çağrısını yosun kokan rüzigarın nefesinden
Dirilmek yeni bir hayata kendinden çıkarak ya da ölerek kendinde…
Kendinde olmak cinnetin eşiği
Gördüm dibace iskelede dalgın bir divane
Ve raks eden meydan dolusu avane…
Ben mi  ah!
Ne iskele ne meydan
A’rafta bir munzevî…

İsa YAR

*bizim külliye dergisi sayı 40 / 2009

 

Dibaceye mektup


.

 

(ömür, bir mevsimi resmeden dört renktir) 

1 (Hazan)
Ağaçlar yapraklarını döküyor dibace.
Kuşlar kayıtsız uçuyor; rüzgârda hüzün kokusu…
Dalgalar sahile yürürken; kumlar ıslanıyor, ben üşüyorum.
O metruk, eski iskele gibiyim; şimdi en çok martılar anlar beni. 

Kelimelerimi kaybettim dibace!
Dalından kopmuş bir yaprak nasıl bırakırsa kendini rüzgâra, işte öyle dilimde kelimeler; kopuk, dağınık, serkeş…
‘ya tahammül ya sefer’
Trenler geçmiyor bu istasyondan, gemiler limandan çoktan ayrılmış, itidâl ve öfkenin sarkacında, tam dilimin ucunda…
Oysa ben dengenin insanıyım dibace.
Ahenge vurgun bir tarafım var; ama vurgun yiyen taraflarım ahengini yitirdi dibace.
Düştüğüm yerden kalkmayı bilirim, bunu öğrendim.
Şimdi hüzün nihandır içimde, gam mihmandır.
Hiç vazgeçmedim yürümekten ve yorulmaktan.
Ben yenilmekten yorulmam, kavgadan kaçmam dibace; yılmaktan korkarım, yıkılmaktan değil…
Her gece kanayan bir yanımla sükût çığlık atar odamda.
Hiç de dostane değil bakışlar, aynaya bakınca gördüğüm adamda!

O günden beri dibace, baharımıza eylülün düştüğü sabahtan beri, sabahı özlemedim. 
Saklandığım gecenin aydınlığında gördüğüm hakîkat, günün gerçeğinde yoktu…
Yollara, sokağa, şehre bak; ölüler yürüyor maskeleriyle! 
Makyajlı ölü sûretler…
Ruhları yok onların; ruhlarından soyunmuş bedenler, gönülleri taşlaşmış nefsler gördüğün!
Sen de beni hiç görmedin dibace!
Kırk kapının ardında saklı olanı buldun da bir beni göremedin; çünkü yanındayım, yakınındayım; o kör noktadayım 

2 (kış)
Elhân-ı şitâyı söylüyor artık rüzgâr.
Yeryüzü bekliyor, kardelen bekliyor, asuman bekliyor;
Kuşlar, çocuklar, yollar, yolcular bekliyor…
“bekledim, beklenen bilmedi beni” diyen şair bekliyor.
Kar gibi yağmasını affın, dibace!
Yangın yeri coğrafya, yanan gönüller dibace, serinliğe hasret bekliyor.
“Hasta, sabahı; şeytan, günahı; taze ölüyü, mezar”
Ve yarın bekliyor: tarih, yazmak için yeni zaferleri; yeryüzü, yeni seferleri; serden geçen neferleri…
Hep bekliyoruz. 

Kış, ne güzel örtüdür dibace.
Doğuma hazırlanan toprağın örtüsü, kuru dallarda saklı yaprağın örtüsü…
ve duyarsan, bir bahar muştusudur rüzgarın söylediği…
Kış artık bahardır dibace… 

3 (nevbahar)
Bahar gelince dibace, burada hiç durmadan yağmur yağar.
Çisil çisil “bu yağmur, bu kıldan ince”…
Hüzün şiir gibi dilime gelince, sular ırmağa inince, yenildiğimi bilince, bahar istasyonumda durmuyor dibace… Toprak tohumu çürütüyor. Toprak unutmuş akından gelen atların nal seslerini; yaprak rengini, ses ahengini, yiğit dengini…
Kızlar elif’siz, evler kimsesiz-sessiz, mânâ sensiz dibace.
Rüyamızı çalan hangi densiz dibace?

4 (yaz)
Güneş gördüklerinden utanıyor dibace!
Bulutlar hicapta! Ağlıyor icabında, ben ıslanıyorum…

… yaz akşamlarında kaçarım gölgemi alıp şehirden.
Sığınırım gecenin aydınlığında, gecenin ve her şeyin sahibine.
Mehtap yakamozlanarak sürüklenirken sularda, bir yerlerde sabah kıyama durmuştur.
İstanbul’da bir Fatih, Bağdat’ta bir çocuk ağlar; içimde yolculuk ağlar dibace…
Altay’larda al taylar tayy-ı mekân etmişler…
Sesler duyarım! Ümitlenirim ve susarım dibace…
Orası artık sözün bittiği yerdir 

İsa YAR

(Sükût Dergisi 5.sayı 2007) 

* ‘dibace’ hiç kimsedir.


Dibace’ye mektuplar (2) 
Şehre bak dibace.
Bir uğultunun içinde kaybolan insanlar göreceksin.
Sürükledikleri gölgelerinin ardında kalan sahipsiz seslerini duyacaksın.
Makinelerin efendiliğinde ezilen insancıkları ya da şehirden kaçan ruhları göreceksin.
Belki göremeyeceksin.
Şehir kör eder insanı dibace; kör ve sağır.
 
Şehir biraz da geniş caddeler, mutantan meydanlar ve işlek yollardır. Lakin kalbe giden yollar kapalıdır bu hengâmede. Bir ‘lagar’ kapağı kadar kıymeti yoktur kalp kapağının.
Şehir insanları eşyayı severler ki belki bundandır. Onlar gözleriyle, mideleriyle severler. Aşklarını vitrinlerde, ekranlarda, sokaklarda sergiler ve seyrederler. Maşuklarını cüzdanlarında taşırlar. Onların sevdaları hesaplanabilir bir şeydir!  Kontörle yüklenen, banka kartıyla taksit taksit harcanan, tüketilen bir alışkanlık… Bir dolmuş bile hattını değiştirmezken, onların sevdaları ‘sim’lidir; değiştirilebilen bir telefon hattıdır en fazla… Aslında onların bir sevdası da yoktur dibace.
 

Bu hengâmede akıl firarda, gönül kuyulardadır. Kaç Yusuf masalı kaldı, kaç mecnun kaç Leyla? Kaçtı iffet kokan mâşuka ve göçtü sevda yüklü kervanlar… 

Çık şehirden dibace!
Burada yağmurlar bile kirli yağıyor; kirlenen suyu hangi su ile yıkarız?
Ruha kurulan pusuyu nasıl ruhsuzların başına yıkarız?
Bir gözyaşımız gerçek dibace,
Bir de;Şehirden çıkamamış, pimi çekilmiş bir bomba gibi kendi içinde dolaşan şair… 

İsa Yar (Nisan 2008)


YAZIYA KAÇIŞ


.
“İnsanlar kıyıcıydı, kitaplara kaçtım” Cemil Meriç

       Hepimiz kaçıyoruz!
       Nereye, hangi yöne kaçtığımız, bu kaçışın nasıl tanımlandığı o kadar da önemli değil. Bizi görenlerin, bize nereden baktıklarına göre değişen tanımları var. Durdukları yeri merkeze alarak, sizi tarif ederler; yakın/uzak bulurlar. Oysa siz, kendinizden kaçıyor da olabilirsiniz; Size biçilen rolden, kalıptan, sahte bir dünyadan kendi dünyanıza, aidiyetinize, fıtratınıza kaçar gibi sığınıyor da olabilirsiniz. C. Meriç, Tanzimat sonrası bir kaçıştan bahseder; “kimi Yunana, kimi Turana…” kaçanlar bellidir: mustağrib. Biz onlardan uzağız ve illa bir tanımlama yapılacaksa, adımız bellidir: muzdarip.
       Dünkü cemiyetin ruhundan tevarüs hafızasıyla, bugünkü ‘birey’ toplumunun kalabalığına/kabalığına mahkûm edilmiş insan elbette kitaba kaçacaktır. Bu kitaba kaçış onu yazmaya da vardıracaktır. Çünkü söyleme ihtiyacı içindedir. ‘birey toplumu’nda, başka bir ifade ile ‘yalnızlar kalabalığında’ insan kendini ifade edemeyince, muhatabına ulaşamayınca ‘yazmak’ bir imkân olarak belirir. Bu imkânı kullanmak ise her zaman mümkün olmayabilir. Çileli kafalar için ‘yazmak’ rahatlamaktır. O halde yazının evvelinde hafakan/buhran vardır. Kelam ve kalem imkânını kullanamayan muzdarip, tehlikeli bir sükûta müptela olur ki sükûnet bulamaz ise adeta fikrî ve hissî dalgalanmalarla kendi kıyılarını döver. Sahilini, sınırlarını tahrip eder. Sahilini yani öteki ile irtibatını. Kendi içine çekilerek bir derinliğe ulaşabilir belki, ancak bir okyanus yalnızlığıdır onu bekleyen.  Çünkü bu derinlik algısından ürker sığ suların müptelaları. O, artık uzaktan temaşası güzel ve fakat yaklaşılınca rahatımızı (kafa konforu) bozacak bir tehdittir!
      
Bu mânâda yazmak, yaşamakla emsaldir. Varlığını önce kendine duyurma ameliyesidir; yazmak ihtiyaçtır. Lâkin yazmak, sancılı, sıkıntılı bir süreci de yaşatır yazana…
       …
       Mesela ‘oturup şöyle, bir şiir yazsam’ deseniz, yazamazsınız. Yazsanız bile, o ne kadar şiir olur, bilemem. Yani şiire oturamazsınız. Şiir kendi gelir size; uğrar, yapacağını yapar ve gider veya sizde mihman bir gönül bulursa kalır istediği kadar, aşikâr olur, görünür/görülür… Sizin sesiniz, kelimeleriniz ya da sessizliğiniz olur. Doğrusu, şiir hep sizinledir. Herkese görünmese de vardır; kalbinize uğradıysa, aklınızı kuşattıysa ‘şairane’ bir sükût olur edanız. Eşyadan koparsınız, içinize çekilir, dışınıza yabancılaşırsınız. Bu haliniz biganelerce anlaşılmaz bir haldir; umursamazsınız.
      
Büyük öfkenizin küçük yansımaları şaşırtır insanları, anlayamazlar. Anlayamadıkları, sizinle aynı halet-i ruhîye içinde gâma müptela olmadıkları için, incinebilirlerde! Anlatamazsınız! Sizden yansıyanların, söze ve sükûta bürünen ifadelerinizin bir iç oluştan, ahenkten, derin hissiyattan tezahür ettiğini bilemezler. Bilemedikleri, böyle bir halin yabancısı oldukları için, sıradan tepkiler verirler. Biraz daha kapanırsınız içinize, belki orada başlar şairin yalnızlığı. Şiirin sesini duyamayanların gürültülü gevezeliklerinden kaçan şair hassasiyeti, ikamet ettiği bünyeyi tahrip ederken,  ruhun yaralarını ‘onarır’.
       Burada şairi yoran, aşındıran, şiirin ağırlığı değildir; belki şairin çevresidir. O çevre ki şairin de ‘herkes’ gibi olmasını ister, görünenin yanında bir suret olmasını bekler. Oysa şair şiire mihman olmak durumundadır. Şair ise aradığı sükûneti, tenhalığı bulamayınca hırçınlaşır:“dilde gam var şimdilik lutf eyle gelme ey sürur/Olamaz bir hanede mihman mihman üstüne”
       …
      
Ey dost,
      
Bu yazıda bir bütünlük, anafikir arama. Yorma zihnini. Kaçan bir adamın, hep yolda olan ve hiçbir yere varamayanın, a’rafta kendisiyle konuşması say. Bizim yaptığımız “bu gürültülü dünyadan kitapların asude inzivasına iltica etmek”. Oradan yazarak varlığımızdan haber vermek. Varlığımı fark etmem senin varlığını bilmemle mümkün; yazmam bundandır…   

       İsa YAR

*Berceste dergisi ağustos 2007