BAHAR GÖZLÜ ÇOCUKLAR


.
.
.
.

Bahar gözlü çocuklar büyüdü yangın gibi
Çok ergen büyüdüler, bizde kaldı çocukluk.
Bir sefer kaldı bizde bitmemiş akın gibi,
Onlar yola koyuldu, bizde kaldı yolculuk
Bahar gözlü çocuklar büyüdü yangın gibi… 

Çok ergen büyüdüler, bizde kaldı çocukluk
Oyunlar oynamadan, oyuncaklar kırdılar
Somurtkan duvarlara çarpıp hayallerini
Yakını tanımadan uzaklara vardılar
Çok ergen büyüdüler, bizde kaldı çocukluk… 

Bir sefer kaldı bizde bitmemiş akın gibi
Ertelenmiş vadeler geldi kendi yüküyle
“Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm”
Titreyip mücrim gibi, o nihavend türküyle
Bir sefer kaldı bizde bitmemiş akın gibi. 

Onlar yola koyuldu bizde kaldı yolculuk
Taştılar bir sel gibi lagar kapaklarından,
Kirletilmiş bir çağa isyan gibi aktılar,
Bir karanlık gecenin sahte şafaklarından
Onlar yola koyuldu bizde kaldı yolculuk… 

İsa YAR

 

 

Bizim Külliye dergisi 38.sayı / Aralık 2008

 

BU ŞEHİRDE SEN


.
.
.
.

dinlemez içini dışta uğultu
susarsın,
bir çay içimi bir tenha kuytu
ve o ses
“bir teselli ver”
zamanaşımı düşer sükûta.
bir hat çek zamana hafız osman,
rüya, çınar,  bey osman
bursa ve orhan
sonra gencebay…

cumbalı bir ev hayali sarkar sokağa
şehrin beton balkonları ağırlaşır
çocuklar ‘klavyeyi’ tokatlar
çağ sağırlaşır.
çocuklar sokağa dağılmış kelimeler
çocuklar parçalanmış hikâyeler…
çocuk!
senin hikâyen ne? 

içinde köy geçen romanları rafa koy
köyü şehre boşaltanlar utansın,
Şehrin taşra kokan çay ocağında
demlensin yalnızlığın
gören seni kalabalık sansın
“karıştır çayını zaman erisin”
sen bu şehirde bir ‘kızılderilisin’!
sen bu nehrin en derin yerisin
yıkasın çağ günahlarını sende
kirlenen sen değilsin
sen o çocuksun
Şehir, dışındaki kir
Şehir senden de fakir
sen ey!
çık şehirden
bu nehirden
gir kendi içine
kendi içine gir… 

İsa YAR 

*Berceste dergisi  / ocak 2008

 

Güzel gözlü körler!


.
.
.

                                   —hikâye-i yalnızlık

Suskunluğun tenhasında öfkeli bir adamın
Sükûtu çeker sizi, sözü dikkatinizi
Bilinir ki bir yanı uzak ülke, adamın
Bir yaraya dokunur gibi bastığınızdır izi
Bir yalnızlık gibi kuşatırken o sizi… 

Tenhasında bu şehrin ağırlaşırken başlar
Takılır, bakakalır ukala bir yalnıza
Şekvacı esnafların siftahsız bakışları
“kusura bakma” der nadan, kusura bakılır
Mekânda tutuk/lu sohbet, d/erken başlar
Gitmek için gelenler kalırlar çay içimi
Ölüm uyarılarak sigaralar yakılır
Dışının örtmediği hep üşüyen içini
Terk edip sehpasına ikiyüzlü mekânın
Alıp gamı gidemez,
“gitmek” kalır onda, giden ona gelir
Giden gider ona kalır yükleri
Bir söz bırakıp, içine köz bırakıp
Yangınını tutuşturanlar, ateşinde pişirirken putları
Yorulur yangınına su taşıyan karınca… 

Ey kendisini onda görenler!
Ey bu yangını aynada seyredenler,
Neden göremez hüznünü sizde?
Ve çekip gider, sahiden gider
Bırakıp yangınını şehrin orta yerine
Ararlar gölgesini kendini onda görenler
Bulurlar bir tenhada hâtırasını
Silerek gözlerinden dünyevilik pasını
Derler: yitirdik biz adamın en hasını… 

İsa YAR 

*berceste dergisi / Eylül 2008

Eksildim çoğalarak!


.
.
.
.

(dibace)

eksiliyorum
hergün bir parçamı bırakıp geriye,
bir olmazsa olmazı…
bu hafıza benim değil
siliyorum.

II
cumbasız evlerin beton balkonlarından bir fıtık gibi çıkmak sokağa!
sığınmak beton duvarlar arasında bir hayalin kafesine,
bir çay içimi gamlanmak,
denizi hissedip denizi görmeden bir deniz kenarında
martı çığlıklarından fırtına bestelemek,
bir genç kızın hayallerinde saklamak baharı!..
bir delikanlının hoyrat öfkesinde tokatlamak kaldırımı 

bir annenin umudunda,
bir babanın hüznünde okumak hayatı…
içinde ‘ağlayan adama’ inat,
bir çocuğun gözlerinden gülmek hayata.
ve çiçeği ve kuşları fark etmek:
ıtır, huzur, kâğıt, kâlem, satır, şiir,
yâr, ağyar, hatır, kir…
merhaba hayat ve ölüm!
uzun gecelerde ağrısa da başlar; yeni bir şiir başlar.
ıstırabın ahengi, gecenin rengi.
merhaba ruhum!

III
libasından soyunduğum dünyanın boğazı ellerimde,
ellerim bende değil!
kanatlarım taşıyamıyor boşluğu, dağlar eğil!
alın benden bu alkolsüz sarhoşluğu…
sarnıcın kopuk ipi boynumda!
kuyudan zirveye sarkan bir yalnızlık, iz olmuş!
ben, kuyudan zirveye düşen baş!
izahın ‘mâdem’inde bir âdem.

IV
çoğalıyorum…
o halde;
parçalanıyorum.
Böl, her parçamda bul beni… 

İsa Yar 

*Yakamoz dergisi  Ocak 2008 
*Yedi İklim Dergisi / Kasım 2009

 

gitsem diyorum


.
.
.
.

gün doğarken,
martılara bırakıp denizi
ardımda yaşanmışlık izi
alıp geceyi gitsem diyorum.  

hüzünlerini insanların,
yalnızlıkları
yüklenip gün ortasında,
terkedip yemi oltasında,
cümlemi bitirmeden
alıp heceyi gitsem diyorum.         

her şeyi, böyle yarım
bırakıp bir ikindi gölgesinde,
çocuk gözlerine bakıp
gözyaşı gibi akıp
alıp bilmeceyi gitsem diyorum. 

halâ buradaysam
halâ sürüyorsa kaçışım,
gün çekilmişse penceremden,
akşam geceye yaslanırken
gün sularda ıslanırken
alıp düşünceyi gitsem diyorum… 

İsa YAR 

*Berceste Dergisi  mart 2007

 

bu tahammül bu sefer…


.
.
.
.

ah! artık susmalıyım, kim anlar lisanımı
bu uğultu, izdiham, kalabalık tenhada
saklandım görünerek, bilmesinler sanımı
hep söyledim susarak, anlatırdım daha da… 

her kim bana aşina, gördüğü ben değilim
ağyar mihman içimde, dışımda yâr ağlıyor
sorma halim ey nâdan, bir diğer sen değilim
içim ateş-i sûzan; başımda kar ağlıyor… 

ben yine de beklerim ümidim var, korkum var
çatlasın artık koza kurtulsun can, gideyim
çoğaldıkça yeryüzü bana tenha yurdum var
silin kaydım kütükten, göçtü kervan, gideyim. 

İSA YAR 

*Berceste dergisi/ Ocak 2007  

 

Doğumla başlayan sancı…


.
.
.

                                        -elleri öpülesi babama

Mehmet ağa!
Erzurum hamidiye tabyaları,
seferberlik, kış, urus, bir ulu döğüş
terhis ve eve dönüş…
heybeti titreten, secdede titreyen
efsane adam, dedem
margurus, kaza, hastane ve ölüm…

-dedem, Mehmed ağa’nın vefatından üç ay sonra-
teşrin-i evvel, dokuzyüzaltmış
Mehmed ağanın torunu,
doğum/
dayı ocağında,
leğen, ibrik, kundak
eller boğum, ana kucağında… 

ihtimâl, ilk tekmeyi ihtilâlde atmışım,
ihtimâl, sevinmiş annem, babam muştulanmış;
ilk evlad, ilk tekme, ilk tepki
ben bu hüznü o günlerden kapmışım…
ihtilâl sonrası, teşrin-i evvel
bir hazan gibi doğmuşum hayata… 

akraba izdiham köyde
ölüm hak miras helal,
amca: hasan,hüseyin,bilal
terk-i diyar ferhat!
ihsana gark muhsin…

sahile sürgün gibi inen adam
babam!
kışın ortası, tenhada bir ev
deniz rüzgarı,mısır koçanı,ırmak
ahşap, biriket, eşik
anne ve beşik…
baba, gurbet
ıslak mendil, tahta valiz
baba deniz, baba İstanbul…

 -üç yıl sonra-
eski evin penceresinde
-sararmış bir fotograf karesinde-
saçları biriyantinli baba
İstanbul kokan.
anne, eşarbı şeherden.
saçları ipek kızkardeş
ve abi, ağzında emzik,
şair bakışlı…

İSA YAR

 

EFENDİM


.
.
.

(Na’t)

Dünya gurbetinde mahzun gönlümüz.
Terk edip neşveyi, hüzüne geldim. 

Efendim, sen bizim baharımızsın.
Ah, ahir zamanın güzüne geldim. 

Çevirip yüzümü bütün yüzlerden;
Yüzümüz yok ama yüzüne geldim. 

Unutup lisanım, sözü tüketip;
Hep doğru söyleyen sözüne geldim 

Arasın Leyla’yı Mecnun çöllerde;
Ben aşkın sendeki özüne geldim. 

Denizler gidermez susuzluğumu,
Gül kokulu suyun gözüne geldim. 

Yaktım gemileri, yorgan-döşeği;
Başımı koyacak dizine geldim. 

Karışık yollardan, yorgun yıllardan
O kutlu, mübarek izine geldim. 

Nefsim ‘varım’ sansın gölge hayatta
Ben ‘beni’ bırakıp ‘biz’ine geldim. 

Ömür sermayemi satıp pazarda,
Bir beyaz kefenin bezine geldim… 

İsa YAR 

*Berceste dergisi / Nisan 2005
Mansiyon

*TÜRK ŞİİRNDE HZ. PEYGAMBER 1860-2011 / Prof. Dr. İ. Çetişli / Akçağ yay. 2012  sayfa 512-513’de

 

MARTI


.                               

                                -Özcan Ünlü’ye

Beyaz kanatlarında taşıyorsun boşluğu!
Ufuklar yakın sana, denizler mavi ülken.
Süzülüşünde gizli hürriyet sarhoşluğu,
Sığınırsın kuytuna, gün sularda ölürken…
Sonsuzluk bestesini hıçkırır hür nefesin
Bilir misin şeklini; yeryüzünde kafesin?
Ey denizler âşığı; bulutlarla yarış sen,
Uğrama sahillere bir ummana karış sen… 

Yıllardır bu sahilin aşınası olduk biz.
Kayalarda bölünen bir hıçkırık sesimiz.
Âşık mısın denize, hep alçaktan uçarsın?
Neden, ey güzel martı, kimden böyle kaçarsın?
Senin de mi yuvanı bozdu baykuş kanadı?
Senin de mi yüreğin ta derinden kanadı?
Sınır mı çizdiler de o uzak mesafene;
Böyle yakın uçarsın bu sahile, derdin ne? 

Git, uzaklaş sahilden, ufuklarla kaynaş sen.
Bize muştular getir sonsuzluk ülkesinden… 

İsa YAR


*Türk Edebiyatı dergisi / kasım 2003 

DAYAN KALBİM


.
.
.
.

Çoğu gitti azı kaldı,
Dayan kalbim bu da geçer.
Bir incecik sızı kaldı,
Dayan kalbim bu da geçer.

Bir adın da hüzün oldu,
Hep maskesiz yüzün oldu,
Aşka dair sözün oldu
Dayan kalbim bu da geçer

Damar damar kanar için.
Bir sevdayla yanar için.
Gül kokulu bahar için
Dayan kalbim bu da geçer

İSA YAR

*Berceste dergisi/2006