Fenci Zeki Bey


.
.
.

“Fenci” kelimesi ilkin bir fen memurunun intibaını uyandırabilir sizde. Kim bilir belki de belediye fen işleri ile alakadar bir kişiyi. İş öğretmenliğe gelince bütün belirsizlik kalkar ortadan ve bir fen bilgisi öğretmeni tasavvuru kurarsınız tastamam.

Fenci Zeki Bey bu tasavvurların dışında bir Fenci. Zaten o yüzden de böyle bir köşe yazısında bahsetmek istedik ondan. Kaldıraçların, kurbağa solunumlarının, atomların, yerçekimlerinin dışına çıkmış yahut hepsinden daha fazla edebiyatın çekimine uğramış bir güzide insan.

Zannediyorum ona “fenci” denmesinin sebebi de bu. Hani el altından “Abi ayıp oluyor! Sen fencisin yahu!” gibisinden bir uyarı çekme sadedinde anlayacağınız. Bazı kaynaklara göre de ona bu lakabı Ahmet Şahin Bey münasip görmüş:

Bir gün Küllük’te Ahmet Şahin Bey, hâlihazırdaki edebiyat dergilerine gayet derecede sinirli iken, ahali gazaba mucib olma endişesi taşıyor iken eline bir dergi alıp demiştir ki: Efendim görüyorsunuz, bu dergilerin hiç birisi edebiyatla filan alakalı şeyler olmadığı gibi, bilakis tırıvırı işlerdendir. Oysa “Fenci” Zeki Bey, çıkardığı Sükût dergisi ile bu işin nasıl yapılacağını göstermektedir.

Fenci Abi bu krediye hiç halel getirmeden kullanmasını bildi. Hatta üzerine daha da ağır bir yük almış say u gayret sahibi insanlar gibi bakışları daha bir derinleşti, konuşmasının yazmasının insicamı bir kat daha eskileşti.

Ama en fazla biraz daha eskileşti o kadar. Hakikatte Fenci Abi, o kadar kolay değiştirilecek kadar hafifmeşrep bir adam değildir. Beni de en çok kendisine çeken onun bu yönüdür.

Sabahtan akşama, akşamdan sabaha ayrı ayrı karakter kesilmenin, beğenilen şarkıcı türkücüler gibi saç sakal edinmenin, seyredilen dizilerdeki tuhaf adamlar yahut kadınlar cinsinden konuşmanın yürümenin aşikâr olduğu bir zamanda Fenci Abi’nin hiç birine eyvallahı olmaması gayet derecede mühimdir. O, kimselere benzemeye çalışmaz. Sokaklarda dalgın fikirlerinin arasında yürümeyi, bir köşede şiirinin bir beytini düşürmeyi daha makbul saydığından etrafı görecek hali de pek yoktur zaten.

Bu sebeple de ben onu Abdülhak Şinasi Hisar’ın bu zamana kaybolup gelmiş bir kahramanı gibi görürüm. Öyle şaşmaz ölçüleri vardır Fenci Abi’nin. Fahim Bey gibi kimselerin ne olduğunu kestiremediği dosyalar kesip doldurur, Ali Nizami Bey gibi müstesna zevkler edinir, ‘Çamlıca’daki Enişte’ gibi kendi içindeki kayıp zamanlarda kaybolur, sırrolur.

Neden Fenci Abi Büyükada’da yahut Rumelihisarı civarında bir köşkte doğmamıştır? Öyle bir duruşu vardır ki, siz sanırsınız oralardan bu uzak yerlere gizli bir derdin peşinden gelmiş ve bir daha da dönememiştir.

Her zaman böylesine içli ve suskun değildir tabiî ki Fenci Abi. Hele bir keyiflenir de konuşmaya başlarsa susması için ancak ve ancak Mustafa Şıvgın telefon etmesi iktiza eder. İstidradî konuşur çünkü. Anlattığı konunun tam anlaşılabilmesi için anlatılan olayın içinde geçen bütün ana ve yardımcı kahramanın gelmişlerini geçmişlerini bir nessab titizliğiyle döker. Şeceresini sayar. Onun kahramanları tıpkı Topkapı sarayının odaları gibi hep bir başkasına açılır. Herkes öyle bir odada takılır kalır ki bir müddet sonra hiç kimse birbirini bulamaz.

İşin garibi bütün konuşmalarında Fenci Abi şaşmaz dikkatiyle ilk kaldığı yerden konuyu bağlamayı becerir. İşte bu aralık ilk elden İslam Hoca’nın sesi işitilir:

-El’an öyledir Fenci Abi, benim çocuklar vardı. Benim onları almam lazım. Hadi bana müsaade.Bu konuşmaların en titiz dinleyicisi Hüseyin Yıldıran’dır. Bir ayağını peykeye koymuş, sırtını duvara vermiş, şapkasını başından fırlayacakmış kadar havaya kaldırmış ve avucunun içini Audrey Hepburn gibi havaya kaldırarak cıgarasını çerkerken konu hakkında; ama konuyla uzaktan yakından alakası olmayan bir soru sorar ve Küllük’te zaman devam eder.           

Fenci Abi’de kim neyi görür bilinmez; lakin ben onda çok evvelleri kaybettiğimiz geçmiş zaman insanlarının şaşmaz itiyatlarını bulurum ve öylece de severim vesselam.

Fatih ORDU

Kibrit kutusunda hatıralar…


.
.
.

 

Bugünün çocuklarında nasıl tezahür eder bilmem ama şimdi anlıyorum ki bizim çocukluğumuzda her bir nesnenin hayata karışmış bir anlamı vardı. O nesne her ne ise sadece asli işlevi ile değil çağrışımlarıyla da anlamını çoğaltırdı. Şairin “her nesnenin bir bitimi var ama/ aşka hudut çizilmiyor Mihriban”  deyişi ise bahsimiz dışındadır. Hafızanın en muhkem, derin ve kalıcı yanı kanaatimce çocukluk hatıralarıdır. Hele, çocukluğunuz köyde veya kasabada geçti ise bazı nesnelerin çocuk muhayyilesinde kazandığı anlam, eşyanın fevkindedir. 

Elektriğin ve elektronik aletlerin imkânından mahrum ve fakat 14 numara gaz lambasının nice masal saklayan loş ışığında aydınlanan müstakil evlerde sükûnetle genişleyen ahenkli bir huzuru içten hisseden çocuklardık biz. Üç mevsim kuzine/soba yanan kırmızı kiremitli Karadeniz evlerinde ocaklık tabir edilen kısımda (betona yüz vermemiş Anadolu evlerinde hala mevcuttur)  umumiyetle fındık/kızılağaç odunuyla ocak yanar, sacayağı üzerinde bir yemek kazanı fokurdar, isli çaydanlıkta çay demini alırdı. Briket duvarda gölgeler şekillenir, ahşap döşemeye serili kilimin üzerinde ya da yer minderinin rahatlığında oyunlar oynardık. Ocaklığın üst kısmında bir çıkıntıda muhakkak içinde ‘vasatî’ kırk çöp olan birkaç kutu kibrit sıralanır,  hemen yanı başında bir çiviye takılı yarım rükûda gaz lambası asılı olurdu. “Lüküs” tesmiye edilen ve günün şartlarında lüks olan daha aydınlık lambalar her evde bulunmazdı. Bir kenarda muhakkak gazyağı, 7–14 numara lamba camı, lüks fitili ve kibrit yedeklenmiş olarak bulunurdu. Lamba yandıkça islenen camlar her gün parlatılır, kullanılmadığı sürede cam kısmı dantel kılıfla kapatılırdı.  

Babamızda gümüş renkli bir muhtar çakmağı illa bulunur ancak her evde ateş ya da lambayı yakmak için kibrit kıllanılırdı. Boş kibrit kutuları çocuk oyunlarımızda önemli bir malzeme teşkil ederdi. Birbirine ekleyerek tren/vagon imal eder ya da kutunun her bir yüzeyine “Bey, Çavuş, Onbaşı…” gibi şeyler yazar, sırayla düz bir zemin üzerine atar ve hangi yazı üste gelirse o an o rol bizim olurdu. Misket (biz pıtık derdik) oyunlarında gazoz kapağı, elbise düğmesi alışverişinde kibrit kutusunun geniş yüzeyi de tedavüle girerdi.   

Bizim çocukluğumuzda eşyaya/nesneye aşkın bir anlam yüklenmezdi belki, lakin kibrit deyip geçilmez, gereksiz yere bir çöpünün harcanması israf sayılırdı. Belki de halk irfanında her şey geleneğe yaslanan yetiştirme tarzının hayatta karşılığı olan unsurlarıydı. Hayat hayatın içinde öğrenilirdi. Kimse kimseye “gel sana hikmet öğreteyim” demezdi muhakkak, ancak öyle tabiî bir yaşayış sergilenirdi ki biz çocuklar almamız gerekeni oradan farkında olmadan alır, şuur altına atar ve ömrün herhangi bir safhasında o tevarüs edilmiş bilgi bir çıkmazda tutunduğumuz ip olurdu. Okul yıllarımızda olsun seçici/şuurlu okumalarımızda olsun, kitap bilgi ve kültürün kaynağıydı muhakkak ama ‘hayat bilgisi’ denilen şey ciltlere sığmaz da mesela bir kibrit kutusunda temerküz edebilirdi…  Bir kibrit kutusunda hikmet arama ya da felsefî çıkarım yapmak değil maksadım ancak eşyanın/nesnenin varlığında dahi bir ‘lazım’ sebep olmalı.  Kibrit, yanmak ve tutuşturmak için vardır. Belki budur varlık sebebi: yanmak ve tutuşturmak! Bu vazifeyi ifa etmeden önce herhangi bir nesnedir kibrit; kürdan inceliğinde yontulmuş odun parçasıdır, bir parça kükürttür, biraz potasyum klorat, tutkal veya nişastadır; kutu yan yüzeyinde fosfor, cam tozudur ve fakat (burnu) sürtünmeden yanamaz, yakamaz! Bir alev olur yanar, yandıkça bükülür, tutuşturur, kömürleşerek vazifesini tamamlar. Adeta anlık bir var/oluş! Kibrit artık ışıktır, ısınmaktır, ocakta pişen aştır; elhasıl ihtiyaçtır. Bacadan çıkan duman, hanenin-hayatın belirtisidir… 

İnsanın kibritten öğreneceği bir bilgi yok mudur? “Hamdım, piştim, yandım” diyen büyük mutasavvıfın işaret ettiği manayı, kibrite anlam olarak katmamız pekâlâ mümkündür. İnsan dahi kibrit gibi, yeryüzünde çileli bir sürünmeyi/hakikate sürtünmeyi yaşamadan hikemî yanmayı nasıl başarabilir. Yetişmiş ve yetiştirebilen kâmil insanlar böyleydi muhakkak. Onlar aşkla yandılar ve aşkla tutuşturdular maşuku; aşk olsun… 

İmdi, popüler kültürün dayattığı,  sözüm ona,  plastik medeniyetin “kullan-at” tüketim pazarında hiçbir çağrışımı olmayan elektrikli/gazlı çakmaklar kibritin yerini almış olsa da, kimsenin hafızasında bir kibrit çöpü kadar hatırası yoktur. Zaten kibrit kutusu gibi üst üste dairelerden müteşekkil apartmanlarda, ocaklığında kibrit istiflenmiş tek katlı evlerin geniş ferahlığı da yoktur. Kibrit, birçok nesne gibi artık muteber addedilmese de yüklendiği anlamı hâlâ muhafaza ederek varlığını sürdürüyor. Işıltılı şehir gecelerinde gökteki yıldızlar nasıl birden fark edilmez ama oradadırlar; kibrit de çocukluğumuzun uzak ikliminde pek çok hatırayla bir yıldız gibi bize göz kırpmaktadır…   

Demem o ki, kibrit, çocukluğumuz gibi bir hatıra olup hayatımızdan çekilirken, bize yanmak düştü vesselam. 

İsa YAR 

*Lamure dergisi / sonbahar 2009

 

BİREY


Sırılsıklam bir gündü.

Baharın nisan yağmurlarıyla ıslandığı, yeşeren dirilişin daha çok şehrin dışında hayata uyandığı bir gün… Sanki insanın içi üşümeyle karışık bir ürpertiyle doluyor. Nisan yağmuru da olsa, Karadeniz’de yağmur o bildiğiniz gibi; ipliksi, çisil çisil, kıldan ince…

Şehirden uzaklaşıp kırlara çıkma arzusu yokluyor içimi. Yağmurdan sonra o has toprak kokusu yok kaldırımlarda; ıpıslak toz kokusu, yapış yapış kasvet ve yalnızlığı çoğaltan öylesine kalabalık… “uzaklaş” diyor bir iç ses ve o sese eklemlenen uzak, derinden, yok hayır çok yakın hüzünlü bir başka ses: “bir çeşme başında uzanmak istiyorum”. Şehir soğuk “üşüyorum”…

Bu mart bir başka üşüttü içimizi, buz tuttu kelimeler, yaz yazabilirsen. Biz ki baharına eylül gölgesi düşmüş çocuklardık zaten, üşümemiz bundandı ve fakat niçin “ellerin yurdunda çiçek açarken/ bizim ile kar geliyor gardaşım”…

Nisandı; yağmur yağmıştı, denize bakan yamaçlarda menekşe kokulu fındık bahçeleri yeşermişti, sabah denizi yalayarak gelen sis yükselerek tepelere çekilmişti. Deniz çekilmişti kıyıdan, sis çekilmişti de, ‘çekilmiş ve tedavülden kaldırılmıştır’ zannedilen bir yürek sancılaması, bir fikir çilesi öyle ortada kalakalmış, çökmüştü baharın üzerine. Eski bir bahardan kalma olduğu aşikârdı; ertelenmiş, tortulanmış ve bilge…

Çıktım şehirden.

Sahil yolunda seyir halindeyim. Radyoyu açıyorum. Bir nihavendin son nağmeleri doluyor kulağıma: “kimseye etmem şikâyet ağlarım ben hâlime”. Deniz hafiften dalgalı, ufuk çizgisinde karaltı gibi bir gemi, yol boyu aydınlatma lambaları. Yağmur sonrası güneşin ‘şems-i şita’ halini terk edişinin ısıtan tebessümü. Ünye-Fatsa arasında ‘şehirden kaçamadın’ diyen betonlaşmaya mukabil az da olsa o eski, o dost kırmızı kiremitli Karadeniz evleri. Uzak bir ülke gibi hafızamı imdada çağıran çocukluğum…

Radyoda nihavend susuyor. Naif bir ses sohbete başlıyor. Hanımefendi, aile müessesesi ve evlilik üzerine konuşuyor. Belli ki kıymetli bir akademisyen; tavsiyeler, kitabî sözler… İyi anlatıyor derken, bir yerde “birey” diyor! Gerisini dinlemiyorum. Ud taksimi ve yol…

Birey!

Takıldım bu kelimeye… Akademik soğuk bakışın kimliksiz sözcüğü! Üniversite sağlık/psikoloji/sosyoloji ders kitaplarında sıkça rastladığımız o ruhsuz kelime: birey! İnsanı bütün tariflerden ve anlamından uzaklaştıran sayısal imge(!) birey…  “sen bir devsin, yükü ağırdır devin”  diyen şairane ses yankılanırken hâtırada, bugün ise hep o batılı formatın sesi: “sen bir bireysin!”  Bu sesle büyüyor çocuklar. Aslında büyüyemiyorlar; rüyası, hülyası, davası, meselesi, mefkûresi olmayan küçük ve yalnız ‘birey’ oluyorlar. Saygısız değiller ama hürmeti bilmiyorlar, saygı duyulmuyorlar ve sayılmıyorlar! Bir yerde sayılıyorlar: seçim sandıklarında “bir rey” olduklarında! Hepsi bu, bunun dışında bîrey…

Birey! Bir araya geldiklerinde sadece kalabalık diye tarif edilebilen; aile, cemiyet ve millet olamayan “urbalarla kemik, mintanlarla et”… Alperenler yetiştiren cemiyetten birey toplumuna d/evriliş. Belki bundandır günümüz şehirlerinin ıssızlığı; kalabalık ama ıssız! Kalabalık lakin yalnız! Her birey dünyanın merkezi; dünya onun etrafında dönmektedir ya da dönmelidir. Kendi menfaati, başarısı, kazanımı esastır. Zaten eğitim sistemimiz birey yetiştirmekte pek başarılıdır; ‘bireysel faaliyetler’ müfredatta mühim bahistir! Şehrin sokaklarında, bulvarlarda, açık kapalı mekânlarda bireyler yürürler, konuşurlar ve susarlar. Tüketirler ve tükenirler…

Ne şehirden uzaklaşmak ne de mevzudan kaçmak mümkün. Dönüyorum yeniden şehre yüzümü. İçimde saklı bir öfke, ne tahammül ne sefer hali…  Bireylerin arasından geçip, hâlâ sohbet edebilen birkaç ‘adamın’ mutlaka var olduğu mekânda buluyorum kendimi. Bir şehrin büyüklüğü hemhal olabileceğin dostların sayısı ile mütenasip madem, mekân büyüyor gözümde. Ocak başında Harun’un tebessümü; söylemeden çay geliyor; yudumluyorum… 

İsa YAR

*Berceste dergisi 2009

 

Doğmak sancısı


.
.
.
.
       Sorsalar, hayatımızı anlatmaya ‘doğumumuzla’ başlarız. Bu biyografik olarak doğru ise de, hakikaten hayatımız doğumla mı başlar? Yoksa biz bir hayatın içine mi doğarız?
      
Belki biz bir hayatın içine doğarız ve hikâyemiz başlar. İçine doğduğumuz hayat bizim hikâyemizi de belirler;  yola çıkış noktamız olur.
      
Biz bir hayata doğarız. Bu hayat, aynı zamanda bir kültür, medeniyet, mekân, coğrafya ve aidiyetler bütünüdür. Bizi, hikâyemizi şekillendiren, tanımlayan da önce bunlardır. Biz, bizden önce başlayan bir hayatın ‘dâhil olduğumuz’ safhasını yani kaderimizi yaşarız. (Bu kader, yaşarken bir keder/ruh gurbeti olabilir ancak bilmeliyiz ki bu keder ebedî bir saadetin bu tarafta gerçekleşen bir doğum sancısıdır…)
      
Dünyaya gelirken sancımızı annemiz çeker. Doğumla, bu a’rafta sancı taraf değiştirir ve bizim sancımız doğmakla başlar. Adeta bir sancı gibi bırakılırız yeryüzüne. Yaşamak dediğimiz ve gölge zevklerle süslenmiş, saklanmış, artan/azalan bir sızı gibi süren bu sancının adını koyalım: var oluş sancısı. Bazen fikir zannederiz, bazen his. Oysa, ruhun gurbeti hissetmesinin adıdır bu sancı.  Bu sancının niteliğinin farkında olana, var oluşun bilincini idrak edene şair diyebiliriz. Şair, mütefekkir, âlim, arif,  sanatkâr…
      
Demek ki biz bir hayatın içine doğarız ve hikâyemiz başlar. Bir yol hikâyesidir bu ve hep aynı yere çıkar ya da aynı kapıya: ölüm ve mezar! İçine doğduğumuz hayat bizden önce şekillenmiştir. Her doğan, yaşanmışın, bir hatıranın içine doğar ve o hatırayı taşır, adını alır, temsil eder, sonra kendisi bir hatıra olur. Tanımlanmış, yaşanmış/yaşanmakta olan, zaman-mekân çizgisinde kıyametini beklemektedir. Varlık ve insanlık âleminin büyük kıyametine ilerleyen bu zaman-mekân çizgisinde her insan ‘an gelir’ kendi kıyametini yaşar. Zaman-mekân sahnesinde rolü, imtihanı tamam olan için perde kapanır. Bir perdelik rol biter ve hayat asıl o zaman başlar. Ölüm, bize bahşedilmiş imkânın, sürenin, zamanın ve dolayısı ile sancının bittiğini ya muştular ya da o sancıyı aratacak bir azabı ilam eder. Muttakiler için bu sancı baş tacıdır. Ne ki bu fanide acıdır; belki ab-ı hayat ilacıdır…
      
Biz bir hayatın içine tertemiz doğarız.  Ruhumuz gurbeti idrak eder. An gelir, bedenimizi, gurbete/bütün kirlenmişlikleri örten mütevazı toprağa terk ederek, ruhun vatanına geldiğimiz gibi gideriz… Ardımızda bir yol hikâyesi bırakarak.

İsa YAR

“Ezansız semtler” üzerine…


.
.
.
.
“bir tel kırılır, âhenk ebediyen kesilir” Yahya Kemal 
           
       Yahya Kemal’in ‘ezansız semtler’ yazısını tekrar tekrar okudum bugünlerde. Her okuyuşumda aynı hisler kapladı yüreğimi ve anladım ki fikir dahi hissiyatla alakalıdır. Kalbe dokunan düşünceler gibi. Bu yazıya başka bir ad verilseydi “Müslümanlığın çocukluk rüyası” olurdu, eminim.
           
      
Bir yazı, yazarın düşüncesini, hissiyatını gösterdiği kadar karakterini de ifade eder bize. Karakterini, yani hayatın onda bıraktığı derin izleri; içinin siluetini, iç fotoğrafını… Evet, bir yazı bir suret gibidir ve hakikatli bir yazı aynı zamanda yazarın şahitlik ettiği çağın da yansıdığı ayna ya da tuval olabilir; görmeyi bilene. 1922’de Tevhîd-i Efkâr’da neşredilen ve Aziz İstanbul eserinde yer alan bu yazı, kanaatimce ortaya koyduğu fotoğraf,   tespit ve temsil ettiği idrak merhalesi ile bugünümüze de ayna olmakta; asırlık savruluşumuzun, inkırazın anlaşılmasında önemli işaretler taşımaktadır. 
           
      
Yahya Kemal, o günün ‘Şişli, Kadıköy, Moda’ gibi semtlerinden misal vererek, yaşayan Müslümanlığın ya da Müslümanca yaşamanın aşikâr olmadığı muhitlerde yetişen Türk çocuklarının “Müslümanlığın çocukluk rüyasını” göremeyeceğini tespit ederek giriyor yazıya. Devamında ise “işte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır ki bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler. Mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’ân’ın sesini işittiler, bir raf üzerinde duran Kitâbullâh’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gül yağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler…” Böylece ev, sokak, mahalle, semt ölçeğinde bir temsil olarak yaşanan, görünür/göz önünde olan Müslümanlığın şuur altına yerleşmesi (hafıza) ve şuura yükselmesi sonucu o müşahedeyi yaşayanların vardıkları idrak noktasını da işaret eder:  “…dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler. Türk oldular.”  Onlar, o günün Türk babalarıdır.
           
      
Biz de bir şekilde böyle bir rüyanın içinde yetiştik diyebiliriz. Yahya Kemal’in ‘çocuklukta yaşanana’ dikkat çekmesi fevkalade önemlidir. Biliyoruz ki şuurumuzu oluşturan, hayat karşısında yerimizi/tavrımızı belirleyen her ne varsa bu dönemde şekillenmeye başlar. Bir zamanlar şehir olsun köy olsun, memleket coğrafyasının belki en ücrasında bile şekillenen hayat aynı anlam haritasının bir parçasıydı, aynısıydı. ‘Bizi bir millet halinde tutan’ ne varsa ki Yahya Kemal ona “Müslümanlığın çocukluk rüyası” diyor, yer yer bir geleneğe bürünse de, bu topraklarda hep var oldu. Ta ki bu rüyanın yerini başka düş’ler/düşüşler alana kadar! Bizim neslimiz birçok kırılmaya/değişime şahitlik etmiş olmanın tecrübesiyle hem şanslı hem de şanssızdır! Şanslıdır, o rüyayı tanımış olmakla;  en azından bir hafıza olarak bizde mahfuz olan o yaşanırlık/yaşanmışlık bugün bize bir yol haritası çizer, bir sokak lambası olur, dönülecek bir ev mesabesinde bizim olan bir hâtırada yaşar. Şanssızdır, çünkü değişimi yaşamıştır, yitiklerini görmüştür ve dahası bizden sonrakilerin özünden kopuşuna müdahil olamamanın da ıstırabıyla şahitlik etmiştir. Çünkü bütün sahte tezahürlerin sanal/kurgulanmış haliyle, modernite marifeti ve popüler teknik imkânlarıyla topluma abanmasını görmüştür. Şairin dediği gibi: “her şey ben yaşarken oldu/ bunu bilsin insanlar”. Biz sesleri kendi tabiliği ile işittik. Gördüklerimiz (müptezel olanı bile) yaşanılan şeylerdi, insanî idi. Bugünün sesleri ise insanî vasfını neredeyse yitirmiş, kurgulanmış ve görüntülerle harmanlanarak adeta pazara çıkmış hissiz vokallerdir… Hayatın içinde yaşanan rüya, hayat alanlarından gittikçe çekilmiş ve ruhunu, aslîyetini kaybederek yerini başka bir şeyin dolduramadığı büyük bir boşluğa bırakmıştır.
           
      
“Bugünün çocukları (dikkat ediniz! Yıl,1922’dir) büyük bir ekseriyetle yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile değilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde, alafranga terbiye ile yetişirken, Türk çocukluğunun en güzel rüyasını göremiyorlar…” O günlerde bu tespiti yapan Yahya Kemal’in ne kadar haklı olduğunu zaman göstermiştir. Kaldı ki daha sonraları ezanlı semtlerde bile, alafranga terbiye ile yetişen Türk çocukları evvela tahassüsünü kaybetmişler ve takip eden yıllarda ise lisanının zevklerini, yani kelimelerini yitirmişlerdir. Artık mekânın rengi soluktur…
           
      
Mekânın insana ve insanın da mekâna tesiri vardır. Okumaya devam ediyoruz:“Ah! Büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi Frenk semtlerinde yerleşirlerdi. Fakat yerleştikleri mahallede Müslümanlığın nuru belirir, beş vakitte ezan işitilir, asmalı minare, gölgeli mescit peyda olur, sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır, hâsılı o toprağın o köşesi imana gelirdi.” Ecdadın muhite nüfuzunu böyle tasvir ettikten sonra, eski Türkler ile yeni Türklerin ruh farklılıklarını anlamak için, son asırda peyda olan semtlerde mekânda yapılan ruhsuz tasarruflara dikkat çeker. Günümüz şehirlerini betona gömen anlayışın da yolbaşıdır o günler. “Medenileştikçe Müslümanlıktan çıktığımızı tabiî ve hoş gören eblehler uzağa değil Balkan devletlerinin şehirlerine kadar gitsinler” diyerek, orada/batıda yenileşen şehirlerin çan kuleleri, Pazar ve yortu günleri ile manzarasının halkın dinini, milliyetini hatırlattığını belirtir. Önce sorar: “Artık Türk milletinin ruhu bir rahiya gibi uçtu mu?”. Sonra cevabını verir: “büyük kitlede o ruh var fakat biz son nesil bir sürü gibi büyük kafileden ayrıldık, uzaklaştık, kaybolduk; fakat daha uzağa gitmeyeceğiz, döneceğiz, tekrar büyük kafileye iltihak edeceğiz. Yeni tarzda yaşayışla cedlerimizin diyanetini mezcedip bizi bu çoraklıktan, bu ufunetten (çürüme, tefessüh) kurtaracak mürşidler, şâirler, edipler, hatipler yetişmedi, fakat gayet tabiî bir revişle büyük kafileyle, kendi kendimize döneceğiz.”  Bir anlamda ‘eve dönen adam’ olan Yahya Kemal için bu bir temennidir, arzudur, var olmanın olmazsa olmazıdır. Lakin ‘ezansız semtler’i kaleme aldıktan sonra, yaşanan sürecin de şahididir. Belki kahredici bir çaresizlikle şiire kaçmış fakat umudunu da hep korumuştur. Şâire yakışan da bu değil midir zaten; tavır ve ümit…
           
      
Ezansız semtler yazısının son bölümünde, Büyükada’da gittiği bir Bayram namazını öyle hissiyatla anlatır ki kendinizi gâh Yahya Kemal gâhî cemaatten biri gibi hissedersiniz… Cemil Meriç, bir yerde onun için: “Yahya Kemal’de tarih dekoratiftir, plastiktir. Yahya Kemal dilde Osmanlıdır, dekoru Osmanlıdır. Osmanlı Yahya Kemal’de müphem, daüssıla duygusu mevkiindedir. Bir gönül yarasıdır mazi onda” dese de, nihayetinde camiden içeri girer Yahya Kemal. Necip Fazıl’a göre ise: “dünyaları kavramakta en ileri (plastik) zevk hadlerinin mağrur inzivasına çekilmiş ve buradan büyük idrake yol bulamamış san’atkâr…”  Üstada göre o bir mustariptir:“Bu müthiş ıstırap nereden geliyor? Tek kelimeyle: Muvazenesini bulamamış bir iman yarasından.” Çocukluğunun Üsküp’ünde muhitten ve en mühimi annesinden aldığı telkin ve çocukluğunun Müslümanlık rüyası onu o büyük kâfileye dâhil eder.
           
      
Şu ifadelerle bitiyor yazı: “Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlamayacaklardır!” Günümüze ve halimize baktığımızda diyorum ki, ezansız semtleri yeniden okuyalım ve düşünelim. Biz nerede hata yaptık? Bize rağmen, kim yetiştirdi çocuklarımızı? Çocuklar bizim, ama neden bizim diyebileceğimiz bir rüya yok artık! Üstelik ezanlı semtlerde yaşarken…  Bu can yakıcı sualin cevabını, tefessühün sebebini Yahya Kemal söylemiş zaten: “ileride alafranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra… Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları…”
           
      
Yahya Kemal, iki farklı mekânda yetişen Türk çocuklarının durumunu ele alır. Biz ise bugün bir başka merhaledeyiz ve bu merhale, Türk çocukları için daha zor bir durumu ifade eder. Adını koyalım: “ezanlı semtlerde, alafranga terbiye ile yetişmek”. Esasen bu merhale de geçilmiştir. Ezanlar yine okunuyor ama okunanda insanî ses mekanik sese tebdil olmuş, dinleyende ise sese dikkat zaafa uğramıştır. Mekân ki o rüyanın renklerinden çok uzaktır, mekânın asli rengi soluktur. Kaldı ki yabancı terbiyenin icabı yani ‘format’ın neticesi, Yahya Kemal’in ifadesiyle, “ Frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı?”.  Aidiyetinden uzaklaştırılan ve dolayısı ile o rüyadan uzaklaşanlar, formata rağmen, asırlardır çatıştıkları ya da yan yana var oldukları ‘öteki’ne mensup olamadılar, olamazlardı. Böylece bir başka hayatı (kültürel bütünlük içinde) temellük edemediler, edemezlerdi. Lakin ‘öteki’nin hep tesir ve tasarruf ettiği bir mülk olmaktan da büsbütün kurtulamadılar, kurtulamadık.   Zaten kendi içimizde de, S. Ahmet Arvasî’nin tarifiyle, ‘ideal insan’ın tesirinde teşekkül etmiş bir cemiyette değil, ‘dramatik insan’ın teşkil ettiği bir toplumda yaşamıyor muyduk? 
      
Belki… Bütün sahte seslere kulağımızı kapayıp, gözlerimizi mekânın yabancılaşmasından sakınıp, hafızamızı çağırıp imdada, bir sevk-i tabi ile o rüyaya yönelebilirsek… Belki, o zaman zevk-i tabi halinde o rüya hayatımıza avdet edecek…

       İsa YAR 

*Berceste dergisi / Kasım 2008 

 

EFENDİM


.
.
.
.

       Bu ruh gurbetinde…
      
Daha geldiğimiz ilk günde adını duydu kulaklarımız.
      
O ilk ezan ki gül muştusuydu muhakkak. Kundak ve kefen arasında bütün arayışlarımızın adını hayat öğretti bize: gül arzusu…
      
Hicâbını kaybetmiş bir çağın çocuklarıyız! Lisanımın mahcûb kelimeleriyle seslenmek istesem, heyhât, lügatsiz ve dilsiz biçareleriz. Kaldı ki bütün kelimeleri imdada çağırsam, en güzel cümlelerimi kurabilsem bile hâsıl olacak mâna, seni tazimden aciz kalır…
      
Garibiz, efendim.
      
Gözyaşı medeniyetinin mensubu, yolunun yolcusu olarak bu garipliğimiz başımızın tacıdır. “Garip geldik gideriz, rafa koy evi barkı/ Tek dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı” diyen ‘Necip’ sesin tercümanlığı kabulümüzün ifadesidir.
      
Ve fakat ne gariptir ki garipliklerimiz var, üzerimizde iğreti bir elbise gibi duran! Ef’alimizi hâline uydurmak varken, garip hallere büründük; hâlsiz kalsaydık da bu hâllere düşmeseydik efendim… Cellâdına âşık mecnunlarımız, batının/bâtılın köhne yüzüne hayran “mankurtlarımız” var! Dahası, “Ebu Cehil kıt’alar dolaşıyor” diyen arifane sesleri duyamayan, “Bahira’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım” sedalı yağmura hasret yanık gönüllere mukâbil nefsini putlaştıranlarımız var… “Ey iman edenler! İman edin” ikazına muhatabız.
      
Ah efendim!
      
Adını gönüllere nakşeden, taşa işleyen, ‘çağrını’ al taylarla doğuya-batıya akıncı kanatlarında taşıyan ve gökkubbe’de “hoş bir sadâ’ bırakıp ‘iyi atlara binip giden’ ecdadın nesilleri şimdi kendi hânelerinde “adını” evlatlarına öğretme telaşında! Evlerimizin içine kadar giren yabancı/yalancı seslerin uğultusunda “şimdi seni ananlar, anıyor ağlar gibi”… Hüseyin Raci Efendi’nin ifadesiyle “Aziz-i vakt idik, adâ zelil kıldı bizi”…
      
Gelsin efendim;
      
Biz anarken adını ağlar gibi,
      
Zaman devrilsin; öteden, beriden toplansın âşıkların.
      
O kutlu çağlar gibi…
      
Hasretiz, ey sevgili! 
      
dünya gurbetinde mahzun gönlümüz”. Gelmek için kendimize ve dahi tekrar cihana, önce gelmemiz gerekiyor sözüne. Biz dünyevîleştik efendim! Bırakmıyor bizi, bırakamadıklarımız. Ne çok sahte sevdalara dûçâr olduk ki Kays görse halimizi kederinden mecnun olurdu.  Ecdat görse “iyi ki ölmüşüz de bu halleri görmemişiz” derdi; kim bilir. Onlar ki hem derdi, hem de ‘hemderd’i olan kimselerdi. Onlar ki “derdim bana derman imiş” derler de şükreder, dertsizlere acırlardı. Ne büyük insanlarmış…
      
Bu garip zamanda, bunca kirlenmişlik içinde, suçu zamana yükleyerek “yıkasın çağ günahlarını sende/kirlenen sen değilsin  desek de nefsimize,  kendimizi temize çıkaramıyoruz. Temyize yüzümüz yok; tuttuk eteğinden… 
      
Tut yüreğimizden “en sevgili”…
 

       İSA YAR 
     
* Berceste dergisi Nisan 2008

 

YOL DÜŞÜNCELERİ


.
“Çok hızlı gidiyoruz ruhlarımız arkada kaldı.”
.
.
       Hepimiz yolcuyuz.
      
Yolculuğumuzun izdüşümü mekânda tezahür etse de,  esasen zamanın içinde yol alıyoruz. Adına ‘yaşamak’ dediğimiz yol hikâyemizde başka hikâyelere, farklı dönemlere, oluşlara/yıkılışlara şahitlik ederiz. Bu müşahede tek taraflı değildir; mekân ve zaman da öte yandan var olma/yaşama hikâyemize şahitlik eder.
      
Tanpınar’ın “ne içindeyim zamanın ne büsbütün dışında”,  N. Fazıl’ın “nedir zaman nedir/iniş mi yokuş mu”; mutasavvıfların “vakit keskin kılıçtır” ifadelerinin zaman ve mekân algısının oluşum izahında düşünceye/tefekküre açılan kapılar olduğunu belirtmekle yetinip, kapının eşiğinde biraz eğleşip dışarı nazar etmeye devam edelim.
      
Yolcu yürüyüşüne devam ettikçe (yaşadıkça) ardında kalan mesafe ‘geçilmiş’, zaman ‘yaşanmıştır’. Geride kalan eskimiştir. Bulunduğun an’ın ilerisi ise henüz geçilmemiş ve yaşanmamış ‘gelecektir’. Gelecek ise hep yenidir. Ezber bozan bir sual: hakikaten böyle midir? Zaman ve mekân algımız bizi yanıltıyor olmasın! Zaman için eski/yeni kavramı böyle tanımlanırken, insan için aksini söyleriz. Bu manada bebek doğar doğmaz yaşlanmaya (yaş almaya) başlar. Yaşadıkça yaşlanır. Zaman kendi akış çizgisinde ileriye doğru yeni, her geçilen/geçen an eskidir. İnsan ise hayat çizgisi üzerinde ileriye doğru (yaşadıkça/yaş aldıkça) zamanın aksine yaşlanır. Öyle ya da böyle, ne fark eder ki?  Geçen zamanın kazası yoktur. Mekân ise bizi temsil eder/etmeli. İnsan için zamanın ve mekânın çok önemli olduğunu belirterek makas değiştirelim…
      
Modernizmin insana ve topluma dayattığı zaman tanzimi, hayatı öylesine kuşattı ki insanın ‘fark etmesine’ fırsat tanımıyor. Ya biz koşturuyoruz ya da her şey hızla geçip gidiyor yanımızdan. Algılayamadığımızı yok sayıyoruz; tanıyamadığımızı ise yabancı. Bu idrak fukaralığı içinde insan kendine bile yabancılaşıyor. Sonra, ver elini yalnızlık… 
      
Berceste’nin geçen sayısında A. Rahmi Şeyhoğlu’nun “Bir Daüssıla Rüyası: Mahalle” başlıklı yazısını okuyunca, böyle parçalanmış düşünceler içinde buldum kendimi. Bahaeddin Özkişi’nin “sokakda” romanını hatırladım. Malum: değişimi sokakta gözlemleyen eser, çözülüşün/çöküşün sokakta tezahürünü romanlaştırırken, çözümün adresini de verir: sokak! Sokak aynı zamanda mahalledir, hanedir ve sokak topyekûn insan, toplum ve kâh aşağı kâh yukarı merhaledir. Buradaki olumsuz değişimin mimarı ‘onlar’dır; onlar yani ‘iyi saatte olsunlar’…  Bu arada Mehmet Çınarlı’nın ‘onlar’  şiiri de yâdıma düştü: “Bizsiz ayakta durmaya yetmezdi güçleri/ Bizimle güçlenerek yettiler bize” . 
      
Evet, her şey ne kadar değişti! Şehirler, kasabalar, köyler gittikçe birbirine benzedi. Her mekânın anlamlı farklılıkları ve benzerlikleri vardı; nefes alınan mekânlardı hepsi. Şimdi ise, ev mahremiyetini taşıyamayan apartman dairelerinin bir fıtık gibi sokağa sarkan balkonlarda sunî teneffüs yapıyoruz.  Biz yine de bir hafızaya sahibiz. Bu sebeple, yitiklerimizin farkındayız. Ya bizden sonrakiler! Aidiyet fikrinden yoksun ‘bireyler’, modern ve ruhsuz oyuncaklardan başka bir şeye sahip olamamışlar, neye sahip olduğunu bilmeyenler neyi kaybettiklerini nereden bilecekler? Onlara ne verebildik? Hafızamızı kayıp mı ediyoruz?
      

      
Dedelerimiz bir hafızanın son temsilcileri idiler. Lüzumsuz konuşmayan, hâl ehli, yaşayan temsilî bir hafıza… Biz, bu temsilî tabloyu belki hakikatini anlamadan hafızamıza (şuuraltı) kaydettik. Dedelerimiz sahneden sessiz sedasız çekilirken yerini babamızın nesli aldı. Onlar ise sıradan ve yalnız insanlar (bu sıradanlık ‘yıkılmamak’ olarak anlaşılmalı) olarak yaşadılar. Köy ve şehir arasına sıkışıp kaldılar. Şehirde tutunamayan bu zorlu adamlar, evlatlarını okuttular. Ellerinden gelen yalnız bu oldu.  Ve biz! Hafızamızda dedemizin silueti, ruhumuzda darp izleri, babamızın izine basmadan adeta boşlukta yürüdük. Bir yere de varamadık. Hafızamızda o temsili miras deniz feneri gibi yol haritamız oldu. Kızılderili haklı: çok hızlı gidiyoruz, ruhlarımız geride kaldı… 

İsa YAR

*Berceste dergisi 2007

sıkı dostlardık


.
.
.
.

gûyâ
su sızmazdı aramızdan
gören gördü/adı dünya
haberdarız yaramızdan… 

şimdi, konuşan bir sükûta bürünür
şimdi koşuşan ölüler, görünür
kalabalıktır yol ki artık yalnız yürünür
su sızmaz yine belki, bir kuraklıktır hükümran
evimiz, arabamız elhasıl paramız
kuruş sızmaz aramızdan… 

çekip gidiyorum size her gün
çekip gitmişsiniz kendinizden
şiirden, şehirden, şu kara-denizden
çekip gitmişsiniz bastığınız izden
ölü bakıyor gözleriniz, görüyorum
bir hâtıra arıyorum içlerinde
bir hâtıra, bizden…

İsa YAR 

 

*sitem-i yârandır/yaramdır…

 

*Berceste dergisi Haziran 2011 sayı:108

 

YAZ KALEMİM


.
.
.
.

Sustun mu kalemim?
Sustun, bütün kelimelerini kalbine gömerek.
Oysa ne çok şeyler vardı yazacağın, yazmak istediğin…
Dilinin tam ucunda,
Bozuk para gibi avucunda,
Kalakaldın!
Kirletilmiş bir çağın hiç büyümeyen çocukları olmak ne zor!
Dışında bir dünya, içinle çatışmakta…
Başlayan her şey biter, sürüp giden çok şey gibi;
Fırtına diner, yangın söner, deli uslanır,
Rüzgâr en son bir buluta yaslanır…
Demem o ki her şey zamanla yatışmakta.
Lakin bir şey,
İçin, içinde sen,
Sende öfke ve hüzün yatışmıyor.
Bak
Saklayamıyor yüzün, ah! 

Sustun!
Konuşarak sustun, anlaşılmadı
Şimdi susarak konuş.
Kendinle, içinle, o büyümeyen çocukla konuş.
Her akşam eve dön, her sabah işe…
Bir Robenson olur ya da Cuma
Denize bıraktığın şişe…
Sen kumdan kaleler inşa et sahilde,
Yürü kumda ayak izlerin,
Kum yazıların
Ve denize saldığın sızıların…
Nasılsa gemiler geçmiyor açıktan
Bu sahil, bu liman, insan kadar ıssız…
Metropol, hayatımı çalan hırsız!
Metropol tenhasında dergi çıkaran adamlar
Unvanlarının ardında der gibi duran adamlar,
Arka sokakta akan damlar,
Bir göz, bir yüz, bir mendil, damlalar, damlalar… 

Biliyorum, susmayacaksın; susmak ölmektir.
Biriksin içinde mürekkebi gözyaşının
An gelince, zaman gelince, o sızı: ince
Yaz kalemim!
Derinden bir sesin yankısında:  
beni kimsecikler okşamaz madem
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem” 

İsa YAR  

17.02.2009

BENDEDİR


.
.
.
                     İslam Ürkmez’e 

Yar bendedir
Âşıkın aradığı o yâr bendedir.
 

“meydanında yığınlar gezer, yolların”
Hepsinin gittiği diyar bendedir.
Tenhada dolaşır nice yalnızlar
Onları bir kulak duyar, bendedir.
Sanırlar uçurum şu yeryüzünde
Görseler içimi, o yar bendedir.
İçim ki, kaybolur düşen içine
İçim ki o yâr’a gizli bende’dir. 

Yara bendedir
Bir doğuş sancısı yara bendedir. 

Dışımda aramak beyhude çaba
Dolaşır kanımda yara bendedir.
Ben beni göremem aynaya baksam
Sen seni bulursun ara, bendedir.
Dostlar meclisinde sözüm tartılır
Harcanır metaım, dara bendedir.

Yâr bendedir, ey vah yara bendedir
Okyanus bende ah, kara bendedir… 

İsa YAR

*Berceste dergisi 2009